August Sander,
“Küçük Kasaba Kadınları”,
yaklaşık 1913, baskı: 1973,
20. Yüzyıl İnsanları projesinden,
© August Sander/
VG Bild-Kunst, Bonn,
kaynak: NGV
August Sander ve Fotoğrafın Tikelliği

August Sander’in portrelerinin huşu uyandırdığı kadar, sevinç veren, ama yer yer rahatsız da eden bir aura’sı vardır. Bir Sander portresine baktığınızda, ne hissedeceğinizi ne hissetmeniz gerektiğini pek de bilemezsiniz. Oysa, standart bir portreden beklenen her şey vardır onlarda: Apaçık, berrak bir surat, doğrudan fotoğraf makinesine bakan gözler, görece düzgün bir postür, keskin bir odak, düzenli bir kadraj… Ama yine de pek bir gariptirler; belki de çoktan geçip gitmiş bir zamana ait oldukları için, kimbilir.

Gerçi, Sander’in portrelerinin çekiciliği, bana sorarsanız, tarihselliklerinden, yani sözümona tarihsel değerlerinden ileri gelmiyor. Erken dönem yirminci yüzyılın insanını kaydediyor Sander; evet, onun fotoğraf külliyatı (People of the 20th Century) bu anlamda, kuşkusuz değerli bir arşiv materyali oluşturuyor. Ama bu, söz konusu portrelerin salt tarihsel bir gayeyle çekilmiş olduğu veyahut yalnızca bu açıdan değerlendirilmeleri gerektiği anlamına gelir mi, işte ondan epey şüpheliyim.

Bir fotoğraf ya da fotografik kayıt, çoğunlukla tarihsel bir özden, nüveden fazlasını içerir. Sander’in portreleri söz konusu olduğunda da durum farksız değildir. Bir Sander fotoğrafına baktığınızda, gördüğünüz bir portredir. Bir figürdür. Şu ya da bu kimsedir. Ama bundan da fazlasıdır. Eğer tarihsel açıdan bakacak olursanız, örneğin, Sander’in “Soldat” [Asker] adlı fotoğrafı, yirminci yüzyılda yaşamış olan bir askerden fazlasını görünür kılmayacaktır. Asker, üniformasıyla oradadır. Askerdir, o kadar. Ama gördüğünüz, aslen yüzeydir. Yüzlerce askerin içerisinden çıkıvermiş olan herhangi bir askeri gördüğünüzü düşünerek bu fotoğrafa bakarsanız, evet hakikaten, bu bir askerden fazlası değildir. Ama zaten, sorun da tam olarak burada başlar. Sander’in fotoğrafı, size yüzlerce askerin içerisinden çıkıvermiş bir askeri, yani anonim bir şahsı —her ne kadar bu askerin kim olduğunu bilmiyor olsanız da— göstermez aslında; ama yalnızca, olduğu hâliyle bir askeri gösterir. Bir askere baktığınızda, çoğu zaman, onu ait olmuş olduğu bir güruhun, onu aşan bir kolektifin, yani askerlerin, ordunun veya diyelim ki, askeriyenin bir parçası olarak görmeye eğilimlisinizdir. Askerden haberiniz yoktur çoğu zaman, sizin için askerler vardır, o kadar. Denebilir ki, parçayı değil ama bütünü görürsünüz. Ya da daha doğrusu, parçada bile bütünü görürsünüz. Parçaya bütünü dayatırsınız. Her ne kadar bütünün parçalardan oluştuğunu pek tabii bilseniz de… Sander, bunu yapmaz. Asker, artık bütünün bir parçası değil ama başlı başına bir bütündür. Bu, bütünün parçası olan askerin değil ama doğrudan doğruya askerin portresidir. Tüm tikelliğiyle baktığınız, askerdir. Sadece asker. Ama her şeyden önce insan olan bir asker. Bir asker, bir insan…

Zaten, portre de bunu yapar. Şeyleri izole eder. Ve bunu, şeyleri bütün denen müphem şeyden tastamam koparmak için değil ama onlardaki bütünlüğü az da olsa algılanabilir, duyumsanabilir kılmak için yapar. Aslına bakarsanız, bütün bir icattır. Dolayısıyla, parça da öyledir. Bir eczacıya baktığınızda, mesela, yüzlerce eczacıdan birini değil ama eczayla, yani ilaçlarla uğraşan birini görürsünüz. Herkes kendi payına eczayla uğraşır. Eczacılar değil ama eczacı vardır. Keza, bir rahibeye baktığınızda da, gördüğünüz, rahibelerden bir rahibe değil ama olduğu hâliyle bir rahibedir. Önemli olan, gördüğünüz rahibedir. Ondan bir tane daha yoktur. Ve olmayacaktır. O tektir, o kadar. Sander de bunu anlamış gözükür ki, portrelerinin adına şeylerin çokla bağlantılıymışçasına veyahut çoktan kopmuşçasına tekliğini belirten belirsiz harfitarifi koymaz: “Apotheker”, “Nonne”, “Kunsthändler”, “Kontoristin”, “Alter Bauer”, “Gerichtsdiener”, “Sportflieger,” “Zirkusartisten”…* Evet, Sander insanları sosyal statü ve mesleklerine göre ayırır, böyle sınıflandırır. Ama bu, sadece ilk bakışta görünendir. Sander’in fotoğraflarında söz konusu olan, aslen ne bütünün bir parçasını ne de parçalı bir bütünü görmektir. Önem teşkil eden, olsa olsa, parça olarak algılanandaki bütündür. Kendinde bütündür. Görülmesi gereken, odur. Ve portre de budur. Sander’in gelmiş geçmiş en iyi portre fotoğrafçılarından biri olmasının nedeni, bana sorarsanız, portre denen şeyin tikelleştirici gücünü görmüş ve onu sınırsızca kullanmış olmasıdır. Bir yüzyılı, insanı, yani dünyayı portrede görmek ve göstermek, Sander’in yaptığı buydu.

Aslına bakarsanız, dünya, portreden yalıtık değildir. Dünya, portreye damıtılan şeydir. Dünya denen şeyin bir portresi yoktur belki; ama her portrenin, özellikle de Sander’inkilerin, bir dünyası vardır. Portreler, küçük birer dünyadır. Her insan bir dünyadır demeyeceğim. İnsan, dünya olan değil ama daha çok, dünyaya açılan, dünyada olan şeydir. Bir portreye baktığınızda, insanı dünyadan gördüğünüz kadar, dünyayı da insandan görürsünüz. Belki de bu nedenledir ki, bir portreye, özellikle de uzak bir geçmişe ait olan bir portreye baktığınızda, gördüğünüz, sanki bir dünyadır. Var olmayan, ama yine de orada, fotoğrafta olan bir dünyayı görürsünüz portredeki o insanda… Yabancısı olduğunuz bir dünyadır bu, ama yine de bir dünyadır. Yabancısı olduğunuz bir insandır bu, ama yine de bir insandır. Sonuçta, insan insan, dünya da dünyadır. Ve portrenin gösterdiği de budur. Sander’in portreleri, insanları kayda alırken, ister istemez, onları çevreleyen, kuşatan dünyayı da kayda alıyordu. Ne olursa olsun, o insanlar, o dünyaya aitti. Bir insana fiziksel olarak ne kadar yaklaşırsanız yaklaşın, kadraja her zaman, az da olsa dünya sızacaktır. Dünyayla fotoğrafın ortak bir yönü vardır. İkisi de ışıktır. Fotoğraf biriktirmek, dünyayı biriktirmektir demişti Susan Sontag (On Photography). Haksız değildi.

Doğrudan doğruya kameraya bakmanın, bir filmi film olmaktan çıkardığı söylenir. Gerçi, film için de yanlıştır bu kanı; ama fotoğraf için, tamamıyla yanlıştır. Hakikaten, kameraya ne denli yoğun bakılırsa, fotoğrafın gücü de o denli artar. Öyle gözüküyor ki, filmde yasaklanan fotoğrafta kuraldır. Filmin çok sonraları öğreneceği bir şeyi, fotoğraf doğumuyla beraber, hemencecik öğrenmişti: Kameraya bakma cüretini… Bakanına bakan, yani bakışı olan bir fotoğrafı üretenler, kameraya bakanlar, bakmaya cüret edenlerdir. Nitekim, Sander’in portrelerinde de durum benzerdir. Onlar, —en azından çoğu— göz kaçıran portreler değil ama doğrudan doğruya göz diken portrelerdir. Siz onlara bakarsınız pek tabii; ama onlar da size bakar. Usul usul, düşünceli, bön, neşeli veya buruk, ama her daim bakma hâlindedirler. Kameraya bakmak ister onlar. Ve bakan bir fotoğraf olurlar. Ve tabii ki, bakılırlar. Bakılacaklar.

Bir portrenin, bir poz olduğu söylenir. Doğrudur. Ama bundan çıkarılan, portrenin, portresi çekilen kişiyi hakkıyla yansıtmadığıdır. Yanlış hatırlamıyorsam, Susan Sontag bir yerlerde, fotoğrafın gerçeği yansıttığını düşünmemize karşın, fotoğraf çekilirken poz vermeye devam ettiğimizi ve bunun da paradoksal olduğunu, çünkü bir pozun hiçbir şekilde gerçeği, yani poz verenin gerçek kişiliğini yansıtmadığını söylemişti. Ve bana kalırsa, yanılıyordu. Pozunuz aslen, siz farkında olmadan çekilmiş bir fotoğrafınız kadar, gerçeği, gerçeğinizi yansıtır. Pozunuz, yani poz verişiniz, sizsinizdir. Pozunuz isterseniz bir rol, bir taklit, bir oyun olsun; fark etmez. Rol yapan, sonuçta rolü olmaz, olsa olsa rolünü kendinin yapar, o kadar. Poz vermek “-mış” gibi yapmaksa, siz “-mış” gibi yapışınızda ya da “-mış” oluşunuzda, hâlâ sizsinizdir. Pozunuz, ister inanın ister inanmayın, sizle ilgili birçok şey söyler. Siz farkında olmadan çekilmiş alelade bir fotoğrafınızla bilinçli bir pozunuz arasındaki fark, olsa olsa kategorik bir farktır. İlkinde kameradan bağımsız poz alırken; ikincisinde doğrudan doğruya kamera için poz verirsiniz. Farklı da olsanız, ikisi de sizsinizdir. Zaten, kimse sizden bir tane olduğunu söylemedi ki! Bazen, kendine bakmak için bir aynadansa, bir fotoğrafa bakmak daha verimlidir. Çünkü fotoğrafınki, daha derin bir bakıştır. Siz ona bakmaktan kaçınsanız da fotoğrafınız size bakacaktır, siz ona baktığınızda… Sakın unutmayın: Pozunuzdan öğreneceğiniz çok şey var!

August Sander, “Asker”,
yaklaşık 1940, baskı: 1990,
© Die Photographische Sammlung/
SK Stiftung Kultur - August Sander Archiv, Cologne; DACS, London, 2019,
kaynak: TATE

Belli ki, portreler hem poz hem de gerçekler. Yalın olarak gerçek değil ama kamera için gerçek onlar. Yani, kamera için üretilmiş gerçekler. Ama bu, onların yapay olduğu anlamına da gelmiyor. Bir portrenin, gerçekle kameranın karşı karşıya geldiği noktada ortaya çıktığını söylemek gerekir. Gerçeklik, kameraya bakar. Ve kamera için gerçeği, yani pozu üretir. Kamera, gerçekliğe bakar. Ve basılmış ışığı, yani fotoğrafı üretir, ki fotoğraf da halihazırda, yeniden üretilmiş olan gerçekliktir. Dolayısıyla, çift taraflı bir ilişki söz konusu: Hem gerçeklik kamera için bir imge üretir, hem de kamera gerçeklik için bir imge üretir. Biri, pozla imgeyi üretirken; diğeri, fotoğrafla üretir. Ne poz kendi kendine ürer ne de fotoğraf… İşlem, Sander’in portrelerinde de böyledir. Onlar, hem poz hem de gerçektirler. Pozdurlar, çünkü kameraya bakarlar, onu bilirler. Gerçektirler, çünkü dünya tarafından kuşatılmışlardır, oradadırlar. Poz, artık [surplus] bir gerçeklik veyahut gerçekliğin bir artığı değildir. Poz, daha ziyade kamera için, olduğu hâliyle gerçekliktir. Fotoğrafın gerçekliğe bir etki ve katkısı da, denebilir ki, fotografik pozun üretimidir. Poz, gerçekliğin kameraya verdiği yaratıcı bir tepkidir. Sander’in portreleri, birer poz oldukları için sahte değil ama tam da birer poz oldukları için gerçektirler. Asker, poz verdiği içindir ki, tikelliğine kavuşur. Poz vermemiş olsaydı, kaba bir gerçek olarak kalırdı. Gerçek olurdu belki, ama kendisi olmazdı.

* Sırasıyla: eczacı, rahibe, sanat simsarı, muhasip, yaşlı çiftçi, mübaşir, spor pilotu, sirk sanatçıları.

August Sander, fotoğraf, gerçeklik, Hasan Cem Çal, imge, portre, poz