90’lar Derya Olmuş Mustafa da
Bir Sandal...

Gökyüzünde otağ kurdum oturdum 
Yeryüzünde hayat başka ruh başka 
—Ferdi Özbeğen, “Kaderimde Hep Güzeli Aradım”, 1983

18 yaşındaki Mustafa Sandal,
dost meclisinde
müzik CD’lerini karıştırırken,
kaynak: @mustafasandal24

Kurt Kocayınca, Kuzunun Rimeli (mi) Olur

İslam dinine göre, ödüllendirme/cezalandırma süreci mezarda başlar; ölülerin ilk sorgulamaları, Münker ve Nekir adında, birbirine benzeyen iki melek tarafından yapılır. İslam Ansiklopedisi’nin ilgili maddesinde, Münker ile Nekir’in inançsız veya inanmış gibi görünen insanlara karşı “şiddetli davranan”, “kalplerine korku salan” manevi varlıklar olduğu belirtiliyor.

Stand-up gösterilerinde sık sık din referanslı şakalar yapan Cem Yılmaz’ın –abisi Can Yılmaz’la birlikte senaryosunu yazdığı– G.O.R.A.’daki unutulmaz sorgu sahnesi için temel ilham kaynağının Münker ile Nekir olduğunu düşünürdüm: Başkarakter Arif Işık’ın yabancı gezegene adım atmadan önce sorgulanması, sorgu odasına beyaz bornoz giydirilerek alınması, sorgusunun birbirine benzer-hiddetli iki android tarafından yapılması, sorgu sonrasında kendisiyle ilgili çok net bir tespitin (“Agresif!”) yapılması… Bu öğeler argümanımı destekliyordu.

2004 yapımı G.O.R.A.’daki
sorgu sahnesinden bir kolaj

Fakat heyhat, yanılmışım. Bunun ayırdına, Barış Manço’nun 4 × 21 Doludizgin adlı televizyon programının –1993 tarihli– bir bölümünü izlerken vardım. Manço, devlet kanalı TRT’de Türkiye pop/rock tarihinin 60’lı ve 70’li yıllardaki bir diğer önemli simasını, Cem Karaca’yı ağırlıyordu. Bugün meraklısı –Moğollar’ın da orkestra kontenjanından katıldığı– bu bir saatlik programı, haklı olarak, ikilinin şahane düetiyle hatırlıyor. Ama akılda tutulması gereken başka bir şey de var: Sahnedeki ‘iki kocamış kurt’, stüdyodaki genç ve orta yaşlı konuklar (‘kuzu’) tarafından –hem müzikal olarak hem de siyasi olarak– adeta sorguya çekilmişti!

Programın finaline doğru bir kuzudan gelen “Cem Karaca bugünkü müziği pek beğenmediğini söylüyor… Acaba geçmişte ne gibi hatalar yaptınız da bu kötü müziğe şimdi talep var; özeleştiri yapabilir misiniz Barış ve Cem Bey?” şeklindeki soru, bahsi geçen sorgunun peak noktasını temsil ederken, benim asıl dikkatimi çeken soru(lar), yan yana oturan iki kardeş kuzudan geldi. Cem Yılmaz’ın G.O.R.A.’daki malum sahne için ilhamını da –Münker ile Nekir’den değil– doğrudan bu ikiz kardeşlerden aldığını işte böyle keşfettim. (“Ne diyorsun!”)

İşte Hendek İşte Deve / Ya Atlarsın Ya Düşersin

Pink Floyd hayranı olmaları dışında haklarında pek bir şey öğrenemediğimiz uzun saçlı-genç-gözlüklü (ve muhtemelen üniversite öğrencisi, tabii ki de benim gibi lisztomaniac!) kardeşlerin başlattığı sorguyu –YouTube’da yer alan kötü kaydın imkân verdiği kadarıyla– özetleyerek aktarmam şart:

4 × 21 Doludizgin;
videodan ekran görüntüsü,
Cem Karaca ve Barış Manço’yu
sorularıyla şaşırtan ikiz kardeşler

• Birinci Kardeş, Karaca ve Manço’nun, arkadaş gruplarında zevkle dinlenen müzisyenler olduğunu belirterek yumuşak bir girizgâh yapıyor ve “Bizim yaş grubumuzun ya da yeni gelecek nesillerin sizi daha iyi dinleme imkânı bulması için, eski parçalarınızın ağırlıkta olduğu bir kaset çıkarır mısınız?” şeklinde bir soru soruyor.

• 12 Eylül 1980 askeri darbesi öncesindeki sıkı solculuk günlerini ve buna bağlı olarak o dönemki ‘militan’ parçalarını hatırlayan Karaca, “Kuşkusuz, birtakım tarihe mal olmuş parçalar var. Ama onlar, ekip arkadaşlarımın ve benim o dönemki dünya görüşümü, hissiyatımı, ruhsal yapımı yansıtan şeyler. Bir, ben o Cem değilim; iki, onlar öyle kalmalı” diyor.

• Siyasi bir derdi bulunmayan Birinci Kardeş’in, Karaca’nın ve tabii Manço’nun eski parçalarının, şu anki parçalarından salt müzikal bağlamda daha güçlü olduklarını ima ettiği anlaşılıyor.

• Manço, moderatör kimliğiyle ortamı yumuşatmak için araya giriyor ve kendisine de zaman zaman bu türden sorular yönetildiğini ama eski parçaların yer aldığı bir derleme albüm yapmanın bazı hukuki zorlukları olduğunu anlatıyor; Karaca da bu konuya dair birkaç cümle sarf ediyor. Sonrasında Manço, “Ben soruya katılıyorum aslında, eskilerin lezzeti başkaydı!” gibi muğlak bir cümle kurarak konuyu rafa kaldırıyor ve hemen başka bir seyirciye söz hakkı vermek istiyor.

• Gel gör ki, mikrofonu yan tarafta oturan İkinci Kardeş alıyor! İkizinin düşüncelerine katılmakla birlikte, başka bir soru soracağını söylüyor ama az evvel kapatılmaya çalışılan konuya devam ediyor: “Günümüzde pop müzik daha çok ticari amaçla piyasa sürülmekte... Kardeşimin de dediği gibi, ikinizin albümlerinde eski kaliteli müziği ben bulamadım!”

Videodan ekran görüntüsü,
kardeşleri ‘ağzı açık’ olarak dinleyen
Cem Karaca

• Karaca’nın, kendisini sorgulamaya niyetli kardeşleri düşünceli bir şekilde incelediği görülüyor. Manço’dan “Bulamıyorsunuz, değil mi? Şarkımızı artık fazla elektronik buluyorsunuz?” cevabı gelince, İkinci Kardeş “Diğer yeni bitme pop sanatçılara ayak uydurmaya çalışmanız, bilemiyorum yani…” sözüyle düşüncelerini daha açıkça ifade ediyor.

• Muhabbet tam da burada bir kara deliğe giriyor; tuhaf bir şekilde, Karaca’nın pop müziğe dair olumsuz, Manço’nun da elektronik müziğe dair olumlu görüşlerini dinliyoruz… Sorgu, İkinci Kardeş’in ağzındaki baklayı çıkarmasıyla sona yaklaşıyor: “Gesi Bağları, Dağlar Dağlar, Gülpembe, Dönence…. Eski Cem Karaca’yı Barış Manço’yu tekrar aramızda görmek istiyoruz!”

• Manço’nun bu isteğe cevabı çok net oluyor: “İşte zaten görüyorsunuz Cem Karaca ile Barış Manço’yu!” Karaca ise şu vurucu sözleri sarf ediyor: “Pop müzik ve hafif müzik için, ben en büyük kayıbım... Ben ve Barış, memlekette bu işi hâlâ en iyi yapmaya gayret eden iki kişiyiz. Korkunç bir şey bu yani! Baksanıza, ikimiz de ellişer yaşında adamlarız, saçlarımız hâlâ buramıza kadar uzun!”

Bak Şu Hâlime Bak da Gör / Al O Kadarını Al Bir de Benle Böl

En son Beni Ağlatma adlı otobiyografisiyle kuzuların karşısına çıkan, saçlarını ilk günkü gibi kısacık ve simsiyah tutan, elli yaşındaki Mustafa Sandal’a bugünlerde her kulak verdiğimde, Barış Manço ve Cem Karaca’nın söz konusu programdaki çırpınışlarını anımsamadan edemiyorum.

90’lı yıllara ait başka birçok konu gibi, Mustafa Sandal konusu da Türkiyeli müzikseverleri tam ortadan ikiye bölme gücüne ulaşmış durumda: Birinci grupta, Sandal’ı ilk albümleri –özellikle Suç Bende (1994) ve Gölgede Aynı (1996)– sebebiyle bağrına basan ak koyunlular varken; ikinci grupta, Sandal’ın müziğini ‘ucuz pop’ gibi ne idiği belirsiz bir genre’a hapsetmek isteyen kara koyunlular var.

Mustafa Sandal’ın ‘vampirliğine’
halel getiren tek şey, zaman zaman taktığı yakın gözlüğü olabilir,
kaynak: @mustafasandal24

‘Şahsıma’ göre, iki grubun da hâlihazırdaki Mustafa Sandal imgesinde çeşitli gedikler mevcut. Örneğin, ak koyunluların sevgisinde, çocukluk-gençlik yıllarının Sandal’ın hit parçalarıyla iç içe geçmiş olması çok belirleyici; tamamen nostaljik bir bağ kuruyorlar, dolayısıyla kendileri ‘büyüdükten’ sonra, Sandal’ın açık denizde falan gözden kaybolduğunu düşünüyorlar! Ak koyunlular için Sandal, “Bize Gidelim”, “Gidenlerden” gibi sadece ilk parçalarıyla yaşıyor.

Müzik kulağı gelişmişlerin çoğunlukta olduğu kara koyunluların reddini ise, genel olarak, Türkiye’deki popüler kültüre karşı mesafeli duruşlarıyla ilişkilendirmek mümkün. Bu insanların duygu-düşünce dünyalarında, yaş aldıkça egemen olan his, koca bir kandırılmışlık hissidir; memleketin kültür ikliminin devlet ve piyasa tarafından mütemadiyen manipüle edildiğini, dolayısıyla Sandal’ın da tıpkı diğer 90’lar popçuları gibi ‘suni gübreyle’ filizlendirilmiş isimlerden biri olduğunu düşünürler. Onlar için Sandal’lar, Kenan Doğulu’lar, Serdar Ortaç’lar, Tarkan’lar hem yoktur hem vardır ama nihayetinde yoktur. (Bununla birlikte, üç dört tek atmış çoğu kara koyunlunun playlist’indeki dehlizlere inildiğinde, Mustafa Sandal’dan İbrahim Tatlıses’e değin, –“bastırdıkları”– bazı müzisyenlerin “iyi” parçalarıyla karşılaşılabilir.)

İşte, ortada kendisiyle ilgili böyle birçok köşeli imge varken ya da daha tuhafı, 90’lar Türkçe pop, 2000’lerde doğanların yüreğini kıpır kıpır eden ‘taze’ bir müzik türüne dönüşmüşken, Sandal’ın kişisel-müzikal yolculuğunu anlatmaya (başka bir deyişle, ‘resmi tezini’ kabul ettirmeye) çalıştığı Beni Ağlatma’nın yayımlanmış olmasını çok önemsiyorum. Ve yine kitabın, müziğimizin yakın geçmişine meraklı kişiler tarafından da koşulsuz (bittabi şükranla) okunması gerektiğini düşünüyorum. (İmza: Gri koyunlulardan Özgün. Biliyorum, vallahi jest oldu, oh!)

20’li yaşlarındaki bir Twitter fenomeni, 90’lar Türkçe pop sevgisini böyle bir görselle anlatmış... Tweet’inin 30 bin küsur kişi tarafından beğenilmiş olması, 
yeni neslin müzik zevkine dair
düşüncelere sevk ediyor
.

Bir İz Bırak Burda / İz Bırakanlar Unutulmaz

Gönül dünyasındaki devinimlerini takip etmekte zorlandığım celebrity’lerimizden Cem Yılmaz’ın 2016 yılında –Ebru Şallı’yla yaşadığı kısa süreli ilişkiye atfen– mırıldandığı bir parça, Mustafa Sandal müziğinin kulaklarımızdaki ve zihinlerimizdeki karşılığının ne olduğuna dair iyi bir veri sunuyor: Yılmaz, magazincilerin ilişkisinin akıbetiyle ilgili soruları karşısında ilkin “Aşka inanmıyorum!” demiş, sonra da Sandal’ın “Ateş Et ve Unut” parçasının (2009) nakaratını hatırlatmıştı.

Yine, eski(meyen) Türkiye’nin popüler gazetesi Hürriyet’in önceki genel yayın yönetmenlerinden Ertuğrul Özkök, bir köşe yazısında Tarkan, Kenan Doğulu, Mustafa Sandal gibi ‘eski toprak’ müzisyenleri, COVID-19 pandemisi nedeniyle evlerinde kalan vatandaşlar için sosyal medya konserleri yapmaya çağırmıştı. “Üşüyoruz... Hadi Instagram’da bize ‘kazak ördür’...” diyen Özkök, Sandal’ın “Bu Kız Beni Görmeli” (1994) parçasını hatırlatmıştı.

İlk dinlenmesinin üzerinden yıllar geçse bile, Mustafa Sandal’ın müziği –hem Yılmaz’ınki gibi bireysel hem de Özkök’ünkü gibi toplumsal ‘ecel teri dökme’ zamanları da dahil– sığınılan/akıldan çıkmayan/kulağa basılan bir müzik olmuştur ve bu huyunu dayılarından/halalarından değil, albümlerinin çoğunda söz yazarı-besteci-aranjör olarak görünen kendisinden alır.

90’lı yıllara ait bir
Mustafa Sandal kartpostalı,
kaynak: EfemeraTurk

Gücü de Doritos cipslerinden değil, çalışkanlığından, ekipçiliğinden, sade-samimi müzik görgüsünden ve tabii özünü tekrar etmek konusundaki inadından gelir. Başka bir deyişle, müzikal muhafazakârlığından: Sandal bu inadıyla, muhteşemlikte birbiriyle bir bütün olarak yarışan –Türkiye’nin en iyi 100 albümü listesinde de geçen– Suç Bende ile Gölgede Aynı (3 milyon 600 bin adet sattı) albümlerini yaptı, doğrudur. Ama yine bu inadı, 1998 tarihli üçüncü albümü Detay’dan itibaren (2 milyon 300 bin adet sattı) onu salt ‘hit maker’ kalıbına sıkıştırdı (ya da nirvanasına ulaştırdı!) Ve bence Sandal’ın bu mayhoş inadı/isyankârlığı, 2002 tarihli Kop albümüne, belki daha da uzatıldığında, çok başarılı bir ‘dönüş’ albümü de olan 2007 tarihli Devamı Var’a kadar sürdü.

Tam da burada, Sandal’ın kitabında bahsettiği “Küşt Depti” vakasıyla, büyük hitlerinden biri olan “Araba”nın yazılma hikâyesini hatırlamak yerinde olur: Türkmenistan’ın bilmem kaç yüzyıllık türküsü, yaptığı düzenlemeyle neredeyse kendi hit parçalarından birine dönüşmüş! “Araba”yı da, Mirkelam’ın efsanevi “Her Gece” parçasını televizyonda gördükten sonra, “gaza gelerek” bir gecede yazmış. ‘Özbeöz’ pop müzikten bahsediyoruz sonuçta; hit parça üretmek gocunacak bir şey değildir.

Para Parayı, Network de Network’ü Çeker

Adorno’nun da demediği gibi, doğru yaşam, yanlış yaşanamaz: Sandal’ın bir müzisyen olarak adını duyurmadan önce, yani çocukluğunda-ilk gençliğinde, boşanmış bir çiftin tek evladı olmak dışında, elle tutulur bir probleminin olmadığı görülüyor. Kilyos’un, Akmerkez’in dutluk olduğu zamanları bilecek kadar İstanbullu (Arnavutköylü) olan Sandal, ilk öğrenimini memleketteki bir kolejde, orta-lise öğrenimini İsviçre’de tamamlıyor.

Müzik aşkı galebe çalınca da, ABD’deki işletme eğitimini yarıda bırakıp Türkiye’ye dönüyor. Bu radikal kararı için ikna etmesi gereken ‘iktidar’ odağı kesinlikle babası falan değil; varını yoğunu satarak –bu sefer de– kendisini ABD’ye göndermiş olan ve gerçekten hayatında önemli bir role sahip annesi. (Kitabında annesi için şöyle diyor: “Şu anki hayat görüşüm, olaylara bakış perspektifim ve dünyanın herhangi bir noktasında kendimi en iyi şekilde ifade edebilme kabiliyetim, hepsi annemin benim üzerimde yaptığı yatırım sayesindedir.”)

Küçük “Musti” ve annesi Tülin İleri

Sandal, TRT saz sanatçısı Hüseyin İleri’nin de torunu. Dededen miras network’ü, çocukluk anılarını İzmir Fuarı günleriyle süslediği gibi, ilerleyen yıllarda da profesyonel müziğe başlamasının temel vesilesi oluyor: ABD’den döndükten sonra, bir çocukluk arkadaşının bağlantısıyla (o sıralar Garo Mafyan’la çalışan TSM sanatçısı Yüksel Uzel’in kızı), İstanbul Gelişim Orkestrası stüdyosuna adım atan Sandal’ın adını ilk defa bir parçada söz yazarı-besteci-aranjör olarak geçiren hikâyenin arkasında işte bu network var. (Sözü geçen parça, Ajda Pekkan’ın 1991 tarihli Seni Seçtim albümünde yer alan, İsmet Topçu’nun elektro bağlamasıyla döktürdüğü, muhteşem “Vazgeçme”.)

Neredeyse tüm müzisyenlerin müzikle ne kadar erken tanıştıklarını kanıtlamak için adeta birbiriyle yarıştıkları dünya gezegeninde tabii Sandal da boş durmuyor: Kitabında dedesinin etkisiyle birlikte, çocukken flört ettiği kişiyi etkilemek için Orhan Gencebay dinlemesinden, Cenevre’de okuduğu yıllarda DJ’lik yapmasından veya aile evindeki odasının duvarını Sahibinden İhtiyaçtan albümünün kapağının (Manço, plağın arka kapağında İstanbul Gelişim Orkestrası üyeleriyle birlikte görülüyor) yıllarca süslediğinden falan da bahsediyor.

Yine Sandal’a göre, (müzikteki) yaratıcılığının temelleri, çocukken bolca okuduğu, “hayal gücü kaslarını en üst düzeye getiren” çizgi romanlar sayesinde atılmış. Ama ben bu konuda –dile kolay 20-21 yaşından itibaren– Onno Tunç özelinde İstanbul Gelişim Orkestrası’nın rahle-i tedrisatından geçmiş olmasının daha çok akılda tutulması gerektiğine inanıyorum... 90’lar boyunca, kendi çalışmaları dışında Emel Müftüoğlu, Zerrin Özer, Yonca Evcimik, Hakan Peker, Ayşegül Aldinç gibi onlarca müzisyeni stüdyosuyla beslemesinin, yani ‘beste fabrikatörü’ olarak nam salmasının arkasında, işte böyle bir gayriresmi eğitim ve elbette söz konusu ortamının getirdiği ikinci network’ü etkili.

1994 tarihli bir röportajında
“Bestelerimin vekiliyim” demiş,
kaynak: İstanbul Şehir Üniversitesi Kütüphanesi Taha Toros Arşivi

İstersen Dağlar Dağlar / Yerinden Oynar Oynar

90’lı yılların Türkçe popunu döşeyen taşlardan birçoğuna elini attığınızda, altından çıkan bir Mustafa Sandal mevcutken, hazırlamış olduğu kitabı, “Böbürlenmenin ölçüsünü rekorlar kitabına girecek kadar kaçırmış” ya da “Kitabında kendini övmece ve megalomanlık var” şeklinde topa tutmak, en azından iyi niyetli/kadir kıymet bilen müzikseverlerin işi olamaz.

Bence, Sandal’ın kitabına getirilebilecek temel eleştiri şu olabilir: Upuzun anlatısını kronolojik bir sıraya sokamamış ve bundan da önemlisi, müzik hikâyesi ile kişisel hikâyesini orantısızca birbirine karıştırarak sunmuş. Kitabı her ne kadar kendisinin yazdığını söylese de, bu işin bir ekiple yürütüldüğü ortada. Sandal aklına gelenleri anlatmış, başkaları da yazmış yani. “Beraber yaşadığım ev arkadaşım”, “Burada küçük bir parantez açayım”, “Olaylara bakış perspektifim” veya “ÖSS sınavı” gibi konuşma diline ait (sorunlu) ifadeler bunun en bariz kanıtları. Doğan Kitap gibi memleketin görece iyi bir yayınevinde, böyle bir çalışmanın sağını solunu toparlamaya niyetli, iyi bir editörün var olmamasına da insan gerçekten hayret ediyor.

Sandal’ın Beni Ağlatma adlı otobiyografisi, 2020’nin ocak ayında yayımlandı.

Ve yine, ‘aslen’ müzisyen olan Sandal’ın, kitabını bir müzik kitabı olarak değil kişisel gelişim kitabı olarak tanımlamasıyla da çok ilgilenmiyorum. Elimizde, bakmasını bilenler için, 90’lı yılların müziğine ilk elden tanıklık eden çok önemli bir tarih kitabı var nihayetinde.

Son olarak, mikrofonu Sandal’a bırakmadan önce, Teoman’ın çoğu klasik parçasını yeniden düzenleyerek yorumladığı ve bence müzik tarihimizin en iyi albümlerinden biri olan Koyu Antoloji’ye (2018) benzer bir albümü, kendisinden beklediğimi de eklemeliyim. Böyle bir albümde yalnızca “Beni Ağlatma”lar, “Melek Yüzlüm”ler, “Kalmadı”lar, “Çekilin”ler, “Geriye Dönmem”ler, “Ya da”lar, “Kopmam Lazım”lar değil, 90’lı yıllarda başka müzisyenler için yazdığı-bestelediği-düzenlediği parçalar da yer almalı.

Yazının girişindeki Barış Manço-Cem Karaca mevzusunu da akılda tutarak, sözü Mustafa Sandal’a veriyorum. Buyursunlar, kitaptan: “Adı üzerinde ‘pop müzik’, sabun köpüğü gibi birçok insan albüm çıkarıp kısa bir süre sonra yok olabiliyor. Bütün bunlar arasında o balonu patlatmadan tutmak için, onu sağlam üflemen gerekiyor. Biz dördümüz de (Kenan Doğulu, Serdar Ortaç, Tarkan) sağlam temeller üzerine adım adım tuğlalar koyarak yükseldik ve aynı istikrarı devam ettirebildik, eminim bundan sonra da aynı sağlam adımlarla trendlere adapte olarak yollarımıza devam edeceğiz.”

Mustafa Sandal’ın söz yazarı, bestecisi ya da aranjörü olduğu, 90’lı yılların muhtelif müzisyenleri tarafından yorumlanmış parçaları bu playlist’te topladım.* 

* Ayrıca Spotify’da hazırladığım diğer playlist’ler mevcut.

Barış Manço, Cem Karaca, Mustafa Sandal, müzik, Özgün Çağlar, popüler kültür