Kurgu, Kostüm, Kıyafet
Küçük Kadınlar’da Kostümlerin Dili ve Anakronistik Nüanslar

Greta Gerwig yönetmenliğindeki Küçük Kadınlar adaptasyonunun kostümleri üzerine bir yazı yazmaya karar verdiğimde, henüz film kostüm dalında Oscar ödülünü almamıştı, hatta filmi henüz izlememiştim bile… Türkiye’de vizyona girmesine daha vardı, ama Amerika’da gösterilmeye başlamasının ardından, Facebook’ta dahil olduğum moda tarihi grubunda hararetli tartışmalara sebebiyet verdiğini fark ettim. Beni epey heyecanlandıran bu filmi izleme keyfimden olmamak için, yazılanlara şöyle bir bakıp kafamın bir köşesine kaydettim.

Küçük Kadınlar’da Emma Watson,
Saoirse Ronan, Florence Pugh
ve Eliza Scanlen (2019),
kaynak: IMDb

Tam bir kitap kurdu olarak geçirdiğim çocukluğumun en kıymetli hazinelerinden biri olan Küçük Kadınlar’ın bu en son uyarlamasını sinemada tadını çıkara çıkara izledikten sonra, mevzuya dönüş yaptım. Eleştiriler, tahmin ettiğim üzere çoğunlukla kostümlerin tarihsel gerçekçiliği üzerineydi. Karakterlerin –özellikle Saoirse Ronan’ın canlandırdığı Jo’nun– 1860’larda küçüklü büyüklü skandallara sebep olacak rahatlığı, korse, kombinezon ve o dönemde kadın bedenini şekillendirmek için kullanılan çeşitli zamazingoları kullanmayışı eleştiriliyordu. Kullanılan bazı kumaşların ailenin ekonomik durumuna uygun olmayışı, giyilen bazı kıyafetlerin içinde bulunulan sahneye uygun bulunmayışı eleştirilmişti. Ama insanların tepesini en çok attıran şey saçlar olmuşa benziyordu; nasıl o kadar çok sahnede saçları açık dolaşırlardı (o dönemde kadınların saçları topluluk içine çıkarken hep topluydu), nasıl yandan ayrılırdı saçları (ortadan ayrılmış olmalıydılar) ve de en önemlisi, nasıl kâkülleri olabilirdi!

Burada oturup bu eleştirilerin doğruluğunu savunmak ya da yanlışlığını ispatlamak derdinde değilim; zira buradaki esas mesele, Küçük Kadınlar’da kostümlerin döneminin modasına ne kadar sadık olduğu değil, belli bir dönemde geçen kurgu eserlerin kostümler konusunda izleyiciye ne ölçüde gerçekçilik borçlu olduğu tartışması. Zira kariyeri boyunca dönem filmlerinde çalışmış olan, Atonement (2007) ve Anna Karenina (2012) gibi filmlerin deneyimli kostüm tasarımcısı Jacqueline Durran’ın bütün bu bilgilere sahip olmadığını varsaymak hem onu hem kendimizi salak yerine koymak olur.

Bir filmle bir hikâye anlatılırken, izleyicinin retinasına yansıyan her şey tasarlanıyor, her şey hikâyenin bir parçası oluyor. Oyunculuğundan görüntü yönetmenliğine, set tasarımına kadar bütün öğeler kadar, kostümler de bu hikâyenin ve spesifik olarak karakterin yolculuğunun bir parçası. Bu bağlamda düşünüldüğünde, kostümlerin dili filmin diliyle gayet tutarlı. Kullanılan konuşma dili ve beden dili de güncel bir perspektiften kolaylıkla anlaşılabilir ve bağ kurulabilir nitelikte. Yani genel anlatım, tarihsel referanslar ile hikâyeyi günümüzden inceleyen seyircinin zihinsel ve duygusal bağ kurabileceği bir modernlik arasında bir denge üzerine kurulu. Filmin bağlamı da ele alındığında, bu sadece 1860’larda geçen bir hikâye değil, 1860’lı yıllarda bir kadın yazarın yazdığı, kadın karakterlere odaklanan bir hikâyenin, feminizmin popüler kültüre hiç olmadığı kadar yakın olduğu günümüzde bir kadın yönetmen tarafından uyarlanmış versiyonu. Bu bütünlükle ele alındığında gerek sözel gerekse görsel dilde tercih edilen seçimler, tarihsel gerçekçiliğin ötesinde bir anlama bürünüyor.

Bütün bunlar tatlı bir tesadüf değil elbette. Durran, yapımcı Amy Pascal ve yönetmen Greta Gervig ile ilk buluşmalarında hikâyenin döneme sadık kalmasını isterken, seyircinin kendini karakterlerle özdeşleştiremeyeceği kadar katı bir şekilde Viktoryen olmasını da istemedikleri hissine kapıldığını anlatıyor. Bu dengeyi kurabilmek için, kullanılan parçaların o dönemde bulunabilecek parçalar olmasına özen gösterilmiş, ama sonrasında karakterlerin bunları kullanılması gerektiği şekilde değil de istedikleri gibi kullanmasına izin vermiş.

Elbette bir kıyafetin tarihsel açıdan ne kadar gerçekçi olduğunu tartışırken göz önünde bulundurmamız gereken önemli bir faktör, o zamandan günümüze yansıyan imgelerin bağlamı. Özellikle 1860’lar gibi bir dönemden günümüze kalan görsel temsiller, ya bir ideal kadın imgesinin karikatürleri oluyor ya da çok nadir denk gelinen bir fotoğraf makinesinin karşısına geçmek için büyük özen gösterilmiş kıyafet, saç ve duruşlar. Küçük Kadınlar’ın March ailesi ise, kendi dönemleri içinde bu ideale uymaktan hayli uzak, çizgi dışı hayatlar izleyen bir aile. Dönemin yenilikçi kadınlarının fotoğraflarını inceleyen Durran, o dönem için kabul edilen ideal kadınların korse giymesiyse de tarihsel olarak bakıldığında Jo March karakterinin korse giymemiş olacağını söylüyor.

Jo’yu oynayan Saoirse Ronan, Durran’ın kostüm tasarımını, her daim duygusal bir açıdan yaklaşan bir tasarım anlayışı olarak tanımlıyor. Bütün March kızlarının kendilerine ait bir rengi var, annelerinin bir Noel’de her birine hediye ettiği defterlerin renklerinden ilham alan bu renkler, film boyunca kıyafetlerinde belirmeye devam ediyor. Jo ve Laurie karakterleri –romantizm katılmış bir dostluk– gardıroplarını paylaşıyor; bu hem karakterlerin samimiyetinin bir göstergesi hem de birbirlerine özenmelerinin, diğeri olmak istemelerinin bir simgesi.

Sofia Coppola’nın Marie Antoinette’inde (2006) meşhur bir sahne vardır: Bow Wow Wow’un “I Want Candy”si çalmaya başlar, bir gençlik filmleri klişesi olan alışveriş montajı devreye girer ve arka planda, yarım saniyeliğine bir çift Converse görürüz. Marie Antoinette’in karakterinin ergenliğinin bir sembolü olan bu sahnenin anakronizmi o kadar barizdir ki kimse onu sorgulamaz. Küçük Kadınlar’da ise dönemler, birbirlerine bu denli aleni bir kontrastla meydan okumaktansa, anlatımın içinde harmanlanıyor; film, 1968’de yayımlanmış bir kitaba 2019’dan bir bakış olduğunun vurgusunu nüanslarda yapıyor. İzleyicinin bir dönem filminin kostümlerinden beklentisi ne olursa olsun ya da herhangi bir beklentisi olsun olmasın, bunu kendine has bir dil olarak onun kulağına fısıldıyor.    

Eda Çakmak, Kurgu Kostüm Kıyafet, Küçük Kadınlar