Yaşına Göre Giyin(me)mek

Bir kuşak olarak sonsuz bir “Kaç yaşındasın? Hiç göstermiyorsun…” döngüsüne sıkışmış durumdayız. Benim kuşağım derken, 20’li yaşlarının sonunda ve 30’lu yaşlarının başında olan kendi çevremdeki insanlardan bahsediyorum; muhtemelen benzer sektörlerde çalışıp, benzer çevrelerde yaşıyoruz. Ve çocukluğumuzdan itibaren kafamızda oluşmuş olan “30 yaşında insan” imgesine hiç benzemediğimiz için sürekli biraz şaşkınız.

Dövmelerimiz var ve iş hayatlarımız klasik “işe giden insan” imgesinin dışında bir tarz sahibi olmamıza izin veriyor. Bu rahatlık bizi kendi içimizde mutlu ederken, dış dünyayla ilişkimizde zorluyor. Kimliğini giyimiyle ifade etmeye düşkün ve bu ifadeden feragat etmemek konusunda son derece inatçı biri olarak, bu konuyla ilgili sürekli mücadele veriyorum. Kendim olmak, rahat hissettiğim şekilde giyinmeye devam etmek istiyorum ve insanların bana ortalama bir saygıyla yaklaşmasını istiyorum. Benim idealimde, bu ikisinin kesişimsiz kümeler olmaması için hiçbir sebep yok, ancak günlük hayatta insanların algısını eğip bükemediğimden sürekli yaşadığım minik minik etkileşimler birikerek sinirlerimi bir hayli yıpratıyor. Biraz bağlam sunmak gerekirse şahsen bol, rahat ve renkli kıyafetlerden hoşlanıyorum. Tamamen siyah bir kıyafet giymem etrafımdakileri şaşırtacak kadar nadir bir olay, üzerimde en az yedi farklı renk sayabilmemse değil.

Son birkaç yıldır, kendimden feragat etmeden toplumsal olarak daha ciddiye alınabileceğim bir tarz inşa etmeye çalışıyorum. Kendimden feragat etmekten kastım, sadece estetik zevkimden ibaret değil. Bu esnada denediğim bazı kıyafetlerle kendimi o denli rahatsız hissettim ki —örneğin bir toplantıya giderken biraz daha ciddiye alınmak amacıyla giydiğim bazı parçalarla—gün içerisinde kendimden aldığım verim yerle bir oldu. Klasik beyaz bir gömlekle kendimi daha ‘yetişkin’ hissetmektense, tedirgin bir ortaokul öğrencisine dönüştüğümü öğrendim (ortaokul benim için hiç iyi bir dönem değildi). Kendimce biraz daha ‘ciddi’ bulduğum parçalar edinip bu ciddiyeti yamalar, yaka iğneleri gibi ögelerle süslemekse benim için işe yarayan bir orta nokta oldu.

Eda Çakmak izniyle

Geçen hafta, çalıştığım ofislerden birinde arkadaşlarım kahverengi sweatshirt’üme iltifat edip bu rengin bana ne kadar yakıştığını söyleyince çok mutlu oldum ve toprak renklerini kendime yakıştırmamın yanı sıra bonus olarak daha ‘yetişkin’ durduğunu düşündüğüme dair bir şeyler ağzımdan dökülüverdi. “Nasıl yani?” sorusuna karşı açıklamaya giriştim —bir sweatshirt olarak ‘spor’ bir parça olmasına rağmen renginden ötürü kendimi ‘yetişkin’ hissetmeme yol açıyor ve bana tatlı bir uzlaşma sağlıyordu. Bu hislerimi yüksek sesle açıklamaya çalışırken kendimi biraz şapşal hissettim, ama bu sadece birkaç saniye sürdü; çünkü bunu takip eden sohbet, etrafımdaki herkesin aynı çelişkiden mustarip olduğunu bana tekrar kanıtladı. Yarı şaşkın vaziyette “senin tarzın zaten bayağı klasik” dediğim arkadaşım yüzünde kocaman bir gülümsemeyle rahatladı.

Ertesi gün spor salonundan çıkıp üzerime geçirdiğim kıyafetlerle dönüş yolundayken girdiğim ayakkabı mağazasında yardımcı olan eleman tarafından on dakika boyunca “sen” diye çağrılmamsa —yaşça benden çok büyük olamazdı, ama kendisi benim çok daha küçük olduğumu düşündü— bu yazıyı yazmamda belirleyici faktör oldu. Bir şeylerin cevabını içeren bir yazı değil bu, daha ziyade bir soru işareti niteliğinde… Velev ki kendimizi rahat hissettiğimiz, bizi ifade ettiğini düşündüğümüz bir tarzı bulmayı başardık, insanların tarzımız ya da genel olarak bizim hakkımızda ne düşündüğünü umursamamayı da başardık, insanların bize nasıl davrandığını da mı umursamamamız gerekiyor? Giydiğimiz kıyafetlerin gördüğümüz muameleyle alakasını algılamakta zorlanıyorsanız, bu muhtemelen giyiminizde çok istikrarlı bir çizginiz olduğu, aradaki farkı deneyimleme fırsatına sahip olmadığınız anlamına gelir. Tabii bu, kıyafetlerden bağımsız, toplumun insanlara yaşlarına göre saygı dağıttığı meselesine de işaret eden bir konu. Ben makyajsız, görece spor kıyafetliyken etraftan gelen çocuklaştırıcı “canım”larla baş edemezken, annem de gittiği doktorun kendisine “teyze” diye hitap etmesiyle karşı karşıya kalmak durumunda. Yeni tanıştığı öğrencilerine “siz” diye hitap eden otuz küsur yıllık öğretmen annem için, benim için olduğu kadar kafa karıştırıcı bir durum bu.

Giyinmek, sürekli bir pazarlık: Kendi içinde ve dış dünyayla yer yer kafa tutma, yer yer uzlaşmayla sonuçlanan ve her giyinmede kendini yineleyerek devam eden, sonsuz bir pazarlık. Nerede biter bu? Ümidim, her insanın kendi istediğini giyerek toplumdan hak ettiği saygıyı görebileceği bir yerde bitmesi; ama o zamana kadar, pazarlığa devam edeceğiz gibi görünüyor.

Eda Çakmak, gençlik, giyim kuşam, gündelik hayat, kimlik, kuşak [generation]