Balenciaga: Shaping Fashion,
Victoria and Albert Museum,
27/05/2017–18/02/2018, Londra,
fotoğraf: Eda Çakmak
Müzelik Moda

Moda tasarımının müzelerde sergilenmesi, dünya çapında gittikçe yaygınlaşan bir uygulama. Bağımsız moda müzeleri, büyük müzelerin moda ve moda tarihi bölümleri, dönemsel olarak düzenlenen sergiler, belli bir tema altında gerçekleştirilen genel sergilere moda tasarım ürünlerinin dahil edilmesi derken müzelerde sergilenen giysiler iyice istisnai bir görüntü olmaktan çıkıyor.

Dünyanın en ünlü sabit moda koleksiyonlarından birine sahip olan Londra’daki Victoria and Albert Museum’da, klasik heykellerin sergilendiği salondan doğrudan moda tarihi galerisine giriş yapılıyor. 2010’daki seyahatimde gördüğüm ilk moda sergisi buradaki sabit koleksiyondu: Halihazırda modaya son derece ilgili, ancak konu hakkındaki akademik çalışmalarına henüz başlamak üzere olan bir antropoloji öğrencisi olarak İngiltere tarihindeki aristokratların nasıl giyindiğini kendi gözlerimle görebilmek, o kumaşları yakından inceleyebilmek konu hakkındaki tutkumu büyütmeye bir sebepti.

Geçtiğimiz ay, bir konferans için Londra’ya gittiğimde birlikte sunum yapacağım Amerikalı arkadaşımla nerede buluşacağımızı konuşurken “V&A’deki Balenciaga sergisine gitmek istiyorum, benimle gelir misin?” diye sorduğunda güldüm, zira listemdeki yegâne madde buydu denebilir. Arada geçen yıllarda moda sergilerine olan sevgim katlanmıştı ve Cristóbal Balenciaga gibi usta işçiliğiyle tanınan bir tasarımcının moda tarihine damga vuran tasarımlarını yakından görme fırsatı kaçmazdı elbet.

Girişi ücretsiz olan müzede, Balenciaga: Shaping Fashion sergisi ayrıca bilet satılan bir kısımda yer alıyor. Sabit moda sergisinin orta yerinde yer alan dairesel galeriye girişte, Balenciaga sergisi kısa bir biyografi metniyle başlıyor. Ben notlar almak, fotoğraf ve video çekmek için duraklayarak ilerlediğimden, tez canlı arkadaşım girer girmez beni geride bırakıyor ve sergiyi ayrı ayrı geziyoruz. Sergi, modaevinin en ikonik özelliklerini (kesim, inşa, kumaş) takip eden vitrinler şeklinde düzenlenmiş. Tasarımların çoğu, bu vitrinler içerisinde sabit mankenler üzerinde sergilenmekte, ancak markanın tasarım mirasına damgasını bırakan giysilerden bir kısmının giydirildiği cansız mankenler 360 derece dönerek sergi izleyicisine tasarımı her açıdan görme şansı tanıyor, bu tasarımların arkasında sergilenen röntgen görselleri ise tasarımın inşasına dair fikir veriyor.

Balenciaga: Shaping Fashion, V&A, fotoğraflar: Eda Çakmak

İki katlı galerinin alt katı, köklü modaevinin tarihi boyunca moda dünyasına yaptığı katkıları izlerken, üst kattaki galeride ise Balenciaga’nın öncülük ettiği alanlarda tasarımcıyı takip eden, ondan ilham alan tasarımcıların eserleri sergilenmiş. “Mükemmelliyetçilik”, “minimalizm”, “şekil ve hacim” gibi Balenciaga’nın yenilikçi akımlar yarattığı alanlara göre kategorilere ayrılmış olan bu sergide Paco Rabanne’dan Rei Kawakubo’ya kadar birçok moda devinin, Balenciaga’nın izinde yürüyen adımları sergilenmiş.

Ben ikinci katın notlarını tamamlarken serginin başından beri görmediğim arkadaşımdan gelen bir mesajla turumu noktalayarak aşağı indim. Arkadaşımı müzenin avlusunda elinde kahvesiyle devasa bir saksının arkasında gizlenmiş olarak buldum. Buluşur buluşmaz pat diye sergiye dalmış olduğumuzdan biraz daha hasret giderdikten sonra sordu: “Nasıl buldun?” “Yani” dedim, “Bir Balenciaga sergisi için söyleyeceğimi hiç hayal etmeyeceğim bir terimi kullanacağım şimdi: Hayal kırıklığına uğradım.”

Hayal kırıklığımın sebepleri sergilenen parçalarda değil, bunların sergileniş biçimlerinde yatıyordu. Daha önce moda tarihi üzerine çalışırken fotoğraflarını derinlemesine incelediğim birçok tasarım harikası kanlı canlı denemese de muhteşem kumaşları ve dikiş detayları ile bir adım ötemdeydi, ancak bunların içerlerinde sergilendiği vitrinler öylesine izole edici bir etkiye sahipti ki, galerinin loş, ancak vitrinlerin üzerinde hayli parlayan ışıklarının da etkisiyle bir metre ötemde duran elbiseye bakmak, benim için kuşe kâğıda basılmış bir dergiye bakmaktan pek de farklı bir etki yaratmadı. O sergiye giderken beni heyecanlandıran şey, detaylarına kadar bildiğim ve hayranlık beslediğim tasarım ürünlerinin detaylarını bire bir inceleyebilmekti, ancak bu vitrinlerin etkisi, duvara birer fotoğraflarını koysalar yaratacakları etkiden pek de farklı değildi. Serginin yerleştirmesi ise bir moda tarihi kitabından farksız bir anlatım izliyordu. Hâl böyle olunca, halihazırda verilen bilgilere sahip olan ve bu tasarımlara aşina olduğumdan ilk defa görmenin büyüsünden mahrum kalan biri, yani ben, bu sergiyi gezerken “hayal kırıklığı” hissedebiliyordu.

Balenciaga: Shaping Fashion,
ikinci katta Comme des Garçons vitrini, fotoğraf: E.Ç.

Serginin ikinci katındaki, Balenciaga’nın etkisini taşıdığı iddia edilen tasarımların sergilenişi ise daha ferah bir etki yaratıyordu; bu kattaki vitrinler daha geniş, aydınlatma daha ferahtı. Moda düşkünü herhangi birinin görmekten mutluluk duyacağı tasarımlar gördüğümü ve içimi dolduran neşe hissiyatını inkâr etmeyeceğim, ancak bu hissiyat bile bu kattaki sergiyi zorlama bulmamı engelleyemedi: Zira “yeni malzemeler,” “yenilikçi kesimler” gibi geniş kategoriler, bu tasarımların ilhamını Balenciaga’dan aldığına dair yeterince ikna edici değildi. Elbette bu tasarımlar arasında bu ilhamı doğrudan belli eden tasarımlar da vardı, bunların alt kattaki sergiyle ilişkisini kurmak için moda uzmanı olmak gerekmiyordu, ancak sanki katı doldurmak için zorlama bir şekilde belli kategorilere yerleştirilmiş elbiseler, bu inandırıcılığa zarar veriyordu. Sonuç olarak moda dünyasında belli bir üne sahip olan tasarımcılardan hangi birisi bu kategorilerden en az birine rahatlıkla yerleştirilemezdi ki?

Elbette oturduğun yerden eleştirmek kolay diyen olabilir, son derece haklı da olunur. Bir sergi tasarlanırken düşünmek gereken birçok faktör giriyor işin içine; eldeki mekânın olasılıkları, sergilenen parçaların —özellikle eski ve narin dokuda olanların— korunması için gereken önlemler, konu hakkında bilgi sahibi olmayanların ve bilgi sahibi olanların gezerken sahip olduğu farklı hassasiyetler… Öte yandan bir tasarım ürünü olarak moda sergileri, müze ve galeriler kapsamında sergilenirken farklı bir hassasiyet isteyen sergiler, zira bedenler üzerinde, hayatın içerisinde var olmak üzere tasarlanmış bu ürünlerin statik bir şekilde sergilenmesi, bir heykelin sergilenmesinden farklı bir etki yaratıyor seyircisi üzerinde. İşte bu noktada hikâye anlatıcılığı fark yaratıyor; gezdiğim moda sergileri arasında bir tasarımcının retrospektifi olması açısından 2014 yılında Brooklyn Museum’da yer almış olan Jean Paul Gaultier sergisini alalım. Bu sergiyi gezerken tam anlamıyla büyülenmiş, tüylerim diken diken olarak her kıyafetin önünde dakikalar geçirmiştim; çünkü Gaultier’nin ikonik tasarımlarının üzerinde sergilendiği mankenlerin boş yüzleri, projeksiyonla yansıtma yapılarak canlandırılmıştı, gezerken göz göze gelebiliyordunuz, hatta bazıları, ses enstalasyonları sayesinde size hikâyelerini anlatıyordu. Bunların olmadığı yerlerde anlatım, konsept çizimleri, aksesuarlar ve çeşitli yerleştirmelerle güçlendirilmişti. O sergiden çıkabilmemin tek sebebi, müzenin kapanmasıydı.

Moda sergileri ve müzeleri gittikçe yaygınlaşan bir olgu olsa da halen hayli yeniler. Modanın sergilenmesi, insan bedeni üzerinde yaşamak üzere tasarlanmış bir ürünün sergi alanında statik duruşu ile küratörler için kendine has bir soru olarak konumlanıyor. Bunu bir sorun değil de bir soru olarak adlandırıyorum çünkü kendi içinde belli bir sıkıntı yaratmakla birlikte, keşfedilmeyi bekleyen çözüm ve olasılıklar sonsuz ve oldukça heyecan verici.

Cristóbal Balenciaga, Eda Çakmak, moda tasarımı, müze, müzecilik, sergi tasarımı, sergi yapmak, Victoria and Albert Museum