Benliklerin
Karantina Görünmezliğiyle Sınavı

“İnsanlar kıyafet ve dış görünüşün diğer elementleri üzerinden nasıl iletişim kuruyor? Kimlik inşasında modanın nasıl bir yeri var?” Son on yılı bu soruları bir öyle bir böyle, farklı senaryolar, birkaç tez ve kendi kişisel yolculuğum üzerinden sorarak geçirdim. Manifold’a yazdığım bütün yazıların alt metninde bir yerlerde, bu soruları sormaya devam ediyorum. Dolayısıyla hep aynı konudan bahsetmekten sıkılsak da bütün muhabbetlerin aynı konuya çıktığı bugünlerde de artık bir çeşit refleksle bu soruları sormaktan alamadım kendimi. Pandemi önlemleri kapsamında eve kapanmış bünyelerimizde, bir nevi ‘Ormanda bir ağaç düşse ve duyacak kimse olmasa, yine de ses çıkarır mı o ağaç?’ problemi gibi modayla ilişkimiz.

Bundan birkaç ay önce, insanın duşta kendi kendiyle yaptığı uzun konuşmalardan birinde, insanlarla bir röportaj yaptığımı hayal ediyordum; kimbilir, belki hiç yazmadığım başka bir yazı içindi (En iyi fikirlerimi duşta bulup, çıkar çıkmaz unuttuğuma inanıyorum, ama bunu kanıtlayamam). Şunu soracaktım insanlara: Kendinizi en ‘kendiniz’ hissettiğiniz kıyafet ne? Sonra tabii ilk olarak kendime döndüm ve şuna karar verdiğimi hatırlıyorum; evdeyken, bol tilkili pijamam ve ev tişörtlerimleyken. Tilkili pijamam yırtıldı şimdi, tamir edebilecek miyim bilmiyorum ama bir ayı aşkın süredir evdeyim ve aynı üç beş parça eşofman, tişört ve hırkayı yıkayıp yıkayıp geri giyiyorum. Bir tek sabahtan akşama Zoom toplantılarımın olduğu yoğun ve uykusuz bir günde ‘dışarı’ kıyafetlerimi giyip masa başına oturdum; biraz insanlara düzgün görünmek, biraz da şu işe gidiyormuş gibi giyinerek beyni kandırmak tüyosunu denemek için, ama en çok yatağa geri sızıp toplantılar bitmeden uyuyakalmayı engellemek için. Yanı başımda duran diğer kıyafetlerimi özlemediğimden değil bu, ancak sinir uçlarımın adapte olduğu bu süregelen kriz halinde, sadece kendim için kalkıp süslenecek dirayeti kendimde bulamıyorum. Modayı bunca seven ve konu üzerine kafa patlatan biri olarak, ‘Bir ay boyunca hiç evden çıkmayacak olsam giyinme alışkanlıklarıma ne olurdu?’ sorusunun cevabını organik olarak elde etmiş bulunuyoruz böylece. Peki bu ne anlama geliyor? Dışarı çıktığım zamanlarda ben başkaları için mi giyinmiş süslenmiş oluyorum? Bunun en iyi cevabı ‘kendimi başkalarına göre konumlandırmak için’ olur sanırım.

Konu hakkındaki düşüncelerimi anlamlandırmak için, sadık favorilerimden olan bir moda kuramı kitabına uzanıyorum, Susan Kaiser’in konuyla ilgili bölümünü buluyorum. Bölümün adı: “Kaçınılmaz olarak, insanlar görünürler.”*

Başlık basitçe ve alenen konuya sağlam bir temel oluşturuyor: Görsel dünyanın bir parçası olmaktan ve dolayısıyla moda söyleminin bir parçası olmaktan kaçınamayız. Ve şimdi, büyük ölçüde bundan kaçınabildiğimiz, hatta buna mecbur kaldığımız istisnai bir dönemdeyiz. Görsel dünyaya göre inşa edilmiş benliklerimiz ise Beetlejuice filminin başında, henüz hayalet olduğunun farkına varamamış karakterlerin insanların kendilerini neden göremediğini anlamaya çalışırken yaşadıklarına benzer bir şaşkınlık içinde.

“Evde kot giyin, dışarı çıkmış gibi oluyor” diyor bir tweet. İşyerlerinin bir bir evlere kapandığı o ilk günlerde ortalıkta dolaşan altı pijama, üstü gömlekli fotoğrafların çoktan suyu çıktı, çoğu insan bu vitrinden vazgeçti bile. Gün içinde evden çıktıkları tek zaman dilimi çöp atmaya gittikleri vakit olduğu için, çöp çıkarırken giyinip süslenenler #binisolationouting hashtag’inin altını binlerce fotoğrafla doldurmuş çoktan. Henüz bu ‘karantina’ sürecinin birkaç hafta süreceğine inanmak istediğimiz o ilk, naif günlerde sosyal medyada başlatılan on dört günlük bir makyaj oyununa dahil oldum; her gün, belirlenmiş bir tema üzerinden makyaj yapıp fotoğrafımızı yüklüyorduk. O ilk günlerde aklıma mukayyet olmamı sağlayan, içimi hafif tutan oyun bitince ben de bıraktım ve bir parça daha karanlığa gömüldüm. Halbuki devam edebilirim ama eh, ne diyeyim, etmiyorum.

Instagram: #binisolationouting

Hiçbirimizin öbür ucundan aynı çıkamayacağı, kontrol grubu olmayan bir sosyal deneyin gönülsüz denekleriyiz hepimiz. Ve elbette unutmamak lazım ki, yarıyıl tatiline çıkmış çocuklar gibi şen değiliz. Devasa bir krizin psikolojik etkileriyle başa çıkmaya çalıştığımız bu dönem, hiçbir şekilde herhangi bir norm içerisinde değerlendirilemez. Yine de dünyanın, daha önce hiçbir şekilde görme fırsatı bulamadığımız bir versiyonuyla karşı karşıyayız ve ne yazık ki bir zamanların farazi ‘Şöyle olsa ne yapardık?’ sorularının somut cevaplarını alıyoruz. Verebileceğimiz en büyük mücadelenin mümkün olduğunca az şey yapmak olduğu bir apokalips ise senaryodan beklenmedik bir atılım. Elbette hiçbirimizin sokakla, evle, çalışmakla, giyinmekle ilişkisi birbiriyle aynı olmadığı gibi, bu deneyimin üstümüzdeki etkileri de aynı değil. Ben şahsım adına, birçok insan gibi biraz süslenmenin kendime iyi geldiğini ama bir şekilde paylaşamadığım sürece bunu yapmak için gerekli motivasyonu bulamadığımı öğrendim. Sanırım bu yazıyı yollayıp, giyinip, makyaj yapıp bir selfie çekeceğim şimdi. Çok bahsettim, kendi canımı çektirdim.

* Susan B. Kaiser, “Assumption 1: Inevitably, People Appear”, Fashion and Cultural Studies, Berg, New York, 2012, s. 30.

Eda Çakmak, karantina, koronavirüs, moda, sosyal medya