“Karl Lagerfeld”, Endless,
Shoreditch,
fotoğraf: duncan c
(CC BY-NC 2.0)
Tasarımcı Gider Geriye Ne Kalır?
Markaların Mirası: Chanel ve Lagerfeld

Birazdan söylemek üzere olduklarımı ifade etmeden önce şunu açıklamam gerekiyor: Ben modayı, üzerime giyebileceğim bir şeyler olarak değerlendirmekten uzun süre önce vazgeçtim. Bir eğlence unsuru, görsel bir öğe olarak değerlendiriyorum modayı; bir defileyi izlemek, bir galeriye gidip bir baskısını almaya cüzdanımın derinliklerinin asla yetmeyeceği bir fotoğrafçının fotoğraflarına internetten bakmanın keyfi gibi. Derdim sahip olmak değil (çok nadiren, “ben kendimi anlatsam bu kadar iyi anlatamazdım” dediğim parçalar çıkıyor podyuma, onlar hariç), derdim estetik bir haz. Bu yüzden de asla paramın yetmeyeceği, ya da asla içine giremeyeceğim bedenlerde üretilen kıyafetlere bakmaktan sıkılmıyorum… Benim için farklı bir şey, filmdeki bir karaktere âşık olmak gibi.

Moda sektörüyle olan ilişkimi özetledikten sonra sadede geliyorum: Ben, bir marka olarak Chanel’i sevmiyorum. “Eee, ne var ki bunda?” diye düşünüyor olabilirsiniz, ama modayla ilgili bir ortamda bunu söylediğimi hayal ettiğimde, 70’lerden bir gerilim filminde ceset bulan bir kadının dehşet içinde inleyerek sanki bir can simidiymişçesine boynundaki incilere sarılmasına benzer tepki veren yüzlerce insan geliyor gözümün önüne. Öylesine ilahlaştırılmış bir marka ki Chanel, sanki moda sevenin onu sevmemesi düşünülemez. Neyse, ben sevmiyorum; kişisel olarak estetiği bana hitap etmiyor. Ama konunun kuramcısı, moda tarihine düşkün birisi olarak mirasını takdir edebiliyorum ve markanın yakın zamana kadar sunduğu defilelerin eğlence değerini yadsımıyorum. Yani Karl Lagerfeld’in ölümüne kadar.

Lagerfeld’in ölümü marka için bir son olmayacak elbette, fakat —klişe olmak pahasına bu metaforu kullanacağım— Chanel kitabında bir bölümün sonu olacak. Hani şu, hemen ardından bir sonraki sayfaya dönüp okumaya devam edecek olsanız da, bir saniyeliğine durup “ne okudum ben?” diye düşünmeniz gereken yer. Bir virgül değil, bir nokta ve şu ana kadar kat edilen yola dönüp bakmak için müsait bir yer.

Karl Lagerfeld’in ölüm haberiyle beraber, sosyal medya hesaplarımın ana sayfaları keskin bir ayrımla ikiye bölündü: “Karl Lagerfeld bir ilahtı, onun gibisi bir daha gelmez” ifadeleriyle dolu modasever hesaplarıyla, “Lagerfeld iğrenç bir insandı, neden onun ölümünü mesele yapıyorsunuz ki?” diyen feminist taraf —ki bu ifade modayla ilgili feminist bir perspektiften çalışan biri olarak sosyal medyada takip ettiğim hesapların çoğu içi geçerli. Yükselen iki sesten birini seçip katılamadım, neyse ki az da olsa arada “bir dakika neden her ikisi de olamasın ki?” diyen bir iki ses daha vardı da, aklımdan tamamen şüphe etmeden yalnız olmadığımı anladım. Lagerfeld’in hayatı —ve kariyeri— iyi ve kötü anlarla doluydu ve hayatıyla kariyerini —iyisiyle kötüsünü birbirinden ayırmak her zaman mümkün olmadığı için— hepsini bir arada ele almak gerekiyordu.

Karl Lagerfeld, markaya ismini veren Coco Chanel’den sonra markanın kreatif direktörlüğü rolünü kabul etmiş, 1983 yılından ölümüne kadar geçen otuz altı yıl boyunca bu rolü sürdürmüştü. Lagerfeld bu pozisyonu devraldığında, Chanel markası altın çağını geride bırakmış, düşüşe geçmişti. Kadınların diz kapaklarından adeta nefret eden, konu hakkında dakikalarca konuşma kapasitesine sahip Coco, etek boylarını diz üstüne çıkartmayı reddettiği için mini eteklerin moda dünyasına hâkim olduğu 60’lı yıllardan itibaren Chanel markası düşüşe geçmişti. Kendini tekrarlamaya başlayan marka, ‘demode’ olmanın eşiğindeydi. İşte Lagerfeld, böyle bir noktada devraldığı markayı, geleceğe taşımayı başarmıştı. Bu noktada yaptıklarını şu şekilde anlatıyordu:

“Benim yaptıklarımdan, Coco olsa nefret ederdi. Bu markanın bir imajı var ve onu güncellemek benim elimde. Ben, onun asla yapmadıklarını yapıyorum. Kendi imzamı bulmam gerekiyordu. Chanel’i geçmişte olduğu şeyden, olması gereken, olabileceği şeye, eski hâlinden başka bir şeye dönüştürmem gerekiyordu.

Ve tasarımcı, bu kulvarda olağanüstü bir iş çıkarmıştı, markanın tasarım imzası kurulduğu 1910’lu yıllardan itibaren pürüzsüz bir şekilde devam ederken, bir yandan da zamana ayak uydurmaya devam ediyor.

Karl Lagerfeld’in fotoğraflarıyla
CHANEL: The Little Black Jacket sergisi, Tokyo, 2012, fotoğraf: Lin Judy
(CC BY-NC-ND 2.0)

Lagerfeld’in markasına ve moda dünyasına katkıları, kreatif direktörlüğünü üstlendiği koleksiyonlardaki giysilerle sınırlı kalmadı. Şahsen kendisinin en fazla hayranlık duyduğum başarısı podyumda gösterilen tasarımlardan ziyade podyumların kendilerinin tasarımıydı. Lagerfeld, kariyeri boyunca her bir defileyi bir öncekinden daha da büyük, daha da abartılı bir gösteriye dönüştürerek, Chanel’in marka kimliğinin bir parçası olan fantezi dünyasını geliştiriyor ve kendisiyle rekabet etmek isteyen herkes için çıtayı her seferinde biraz daha yükseltiyordu. Paris’te defilelerini gerçekleştirdiği salonun içine devasa kâğıt çiçeklerden, bir ormana, hatta gerçek su, dalgalar ve kumlardan oluşan bir deniz kıyısına kadar pek çok akıl almaz sahne inşa etti. Moda basınında kimsenin bir Chanel koleksiyonunu kötülemeye cesaret edeceğinden değil ya, ama zaten bu defilelerin sonunda koleksiyonun beğenilip beğenilmediği de pek mühim değildi: Günün sonunda bütün sektör bunu konuşuyor olacaktı ve moda haftasının sonunda bir kez daha hafızalarda kalan isim Chanel olacaktı.

Karl Lagerfeld’in hatırasının çok da hoş olmayan kısımlarına gelecek olursak: Karl elitist, ırkçı, şekilci, ‘şişman-fobik’ ve kadın düşmanı yorumlarda bulunmaktan hiç çekinmeyen birisiydi. İsmi özellikle bu şişmanlık nefretiyle beraber anılırdı. “Kimse kıvrımlı kadınlar görmek istemez” diyen Lagerfeld, eskiden kendisi de kiloluyken —kendi ifadesine göre— Hedi Slimane takımlar giyebilmek için kilo vermiş, bununla kalmayıp bir de diyet kitabı yazmıştı. Kendisine karşı da acımasızdı: Ellerini beğenmediği için (rivayete göre aristokrat annesi Karl’ın ellerini “çiftçi ellerine” benzetiyordu) eldivensiz görünmüyor, miyop bakışlarının kötü göründüğüne inandığı için gözlerini her daim güneş gözlüklerinin ardına gizliyordu.

Karl Lagerfeld, 2008,
fotoğraf: Etienne Burguy
(CC BY-NC-ND 2.0) ve
Karl Lagerfeld markasının alameti farikası, fotoğraf: Tristan in Ottawa
(CC BY-SA 2.0)

“Kendi kendimin bir karikatürü gibiyim ve bunu seviyorum. Bir çeşit maske bu ve benim için Venedik Karnavalı bütün yıl devam ediyor.” diyordu kendisi hakkında ve yarattığı bu garip ve yüzeysel imge hakkında tuhaf bir şekilde bilinçliydi. Kendisine okuduğu kitaplar hakkında soru soran gazeteciye “bu konuda konuşmam” demişti, “biyografiler, tarih filan, felsefi şeyler okumayı severim. Ama bu benim şahsi kullanımım için, insanlar bakıp da ‘bakın, bu aptal adam ne kadar da akıllı’ desinler diye değil. Ben entelektüel sohbetler etmem. Ben sadece bir moda tasarımcısıyım. Moda tasarımcıları, moda dergilerine bakar, değil mi?”

Lagerfeld’in mirası, kendinden önce gelen birçok ölü adamınkinin olduğu gibi karmaşık duygular bırakıyor —kapsamlı bir portre çizme amacıyla bu metni yazarken “ölünün arkasından konuşmama” geleneğinin, toplumsal ilerlemeye ne kadar ket vurduğunu merak ediyorum. Lagerfeld’i yücelten ve yerin dibine sokan yazıları okudukça her ikisinin de ne kadar eksik kaldığını fark ediyorum: İnsanların hayatları siyah ve beyaz olarak ikiye ayrılmıyor. Gerçek hayat kocaman gri bir bulamaç ve Lagerfeld de bu durumdan muaf değil. Evet, Lagerfeld —en azından kendi yansıttığı imgeyle— fantezi dünyasında yaşayan tuhaf, elitist bir karakter ve bu da şüphesiz ki, varoluş amacı bir fanteziyi satmak olan bir lüks ürünler markasının kreatif direktörü olarak başarısından bağımsız düşünülemez. Chanel markasının özünde bu olmuştur çünkü, Coco Chanel, kendi çağdaşı tasarımcıların asla tenezzül etmeyeceği kumaşlar kullanarak, şatafattan uzak tasarımlar yaratarak bunları lüks ürünler olarak kabul ettirmesiyle markasını var etmişti. Bu yüzden de mevzubahis başlangıçtan yüz yıl sonra aynı fanteziyi sürdürebilmek marka kimliğinin bir parçasıydı. Hem Coco Chanel de en az Lagerfeld kadar geçimsiz, elitist, şekilci ve de en hafif söylenişiyle problematik görüşlere sahip birisi değil miydi? Bu durumda, Chanel markasının devamlılığını sağlamak Lagerfeld’in büyük başarısıysa eğer, bunu bu korkunç kişiliğinden bağımsız olarak irdelemek hata olmaz mı?

İşiyle hayatı, kendisiyle yarattığı toplumsal karakter birbirine karışmış olan bir figürdü Karl Lagerfeld. Moda dünyasının bu daima beyaz at kuyruklu, güneş gözlüklü, takım elbiseli ve eldivenli karakteri, bu karmaşaya belki de bir tek kendisi hakimdi.

Chanel, Eda Çakmak, Karl Lagerfeld, marka, moda