Daktilo harf çubuğu
Daktilo

Daktilonun iki çeşit tarifi yapılabilir. Önce yararlı bir alet olarak. Kalem kullanmadan yazmaya yarayan bu alet, on dokuzuncu yüzyılda icat edildi, 1873 yılında seri üretimine başlandı. Mark Twain daktilo ile ilk romanı (Tom Sawyer) yazan kişi olarak tarihe geçti. Giderek gelişen daktilo, önce elektrikli oldu, ama ardından bilgisayar gelince pabucu dama atıldı. Öte yandan eski modelleri antika oldu, koleksiyoncuları ortaya çıktı.

Continental daktilo ilanı
(
Milliyet, 15 Kasım 1929)
ve Everest ilanı

Daktilo Türkiye’ye girerken iki zorlukla mücadele etmek zorunda kaldı. Osmanlı alfabesinin farkları, sağdan sola yazılması gibi problemlerin aşılması önemli sorunlardı. “Bu zorluk çözüldükten sonra basının ve basılı her şeyin sıkı devlet takibi ve sansürü altında olduğu 2. Abdülhamid yönetimini ikna etmek gerekti. Yabancı şirketler, 1900 başlarında önce dışişleri dairelerinden başlayarak daktilo kullanımını kabul ettirdiler. Abdülhamid’in tahtından indirilmesinden sonra daktilo sivil yaşamda da yaygınlaştı. Latin harflerinin kabulüne kadar Türkiye için üretilmiş Osmanlıca harfli makinelerin kullanımı devam etti.”1 Eski daktilo ustalarından Berç Kaçmenyan bu değişim dönemine şöyle anlatıyor: “1928 Harp İnkılâbı’nı izleyen yıllarda iyi iş yaptıydık; Arapça harfleri, Latin harfleriyle değiştirdiydik. Dahası da var: Arapça harfli daktilonun yazarken merdanesi sağa kayardı; bunun eşapman [atlatma] çarkının yerini değiştirip sola kaymasını sağlardık. Bu iş on yıl kadar sürdü. Son Arap harfli daktilo bize 1945’te geldi. 1947’de Sultanahmet Ticaret Lisesi’nde bir heyet Türkçe klavyeyi geliştirdi. Ardından Avrupa klavyeden milli klavyeye çevirmeye başladık makineleri.”2

Halk Daktilo Dersanesi ilanı,
Akşam, 13 Kânunusani 1929
Naumann daktilo mektebi diploması, 1929

Daktilonun ikinci tanımı ise, elbette meslek olarak sözlüklere girişiyle ilgilidir. Daktilonun yaygın bir meslek olarak tarihinden sanırım Cumhuriyet’le ve yazı devriminden sonra söz edebiliriz. Kadınların toplumsal yaşamda, bürolarda gerçek anlamda yer alabilmesi elbette yeni Türkiye devletinde söz konusu olabilecekti. Bürolarda yazılar giderek daktilolarla yazılmaya başladı. Türkiye’nin yeni yazıyla verilen ilk daktilo kursu da 1929 yılında açıldı. Artık kurs görmüş genç kızlarımıza seslenen, “Bir daktilo aranıyor” başlıklı ilanlara gazetelerde rastlanabiliyordu. Vakit gazetesi 1930 yılında daktilolar arası bir “Sürat Kraliçesi” seçeceğini ilan etmişti. Bununla ilgili duyuruda şu bilgiler yer alıyordu: “Türkiyede daktilo şampiyonu kimdir? Yeni ve çok cazip bir müsabaka açıyoruz. Bu müsabakada yazı makinesile en çabuk ve en doğru yazı yazan Hanım hem kıymetli bir hediye alacak, hem de 1930 senesi Daktilo Şampiyonu ilân edilecektir. Bu müsabakaya girmek isteyenler matbaamıza müracaat ederek birer fotoğraflarını lütfetmelidirler.”3 Aynı günlerde Elhamra Sineması’nda Marie Glory ile Jean Murat’ın başrollerini paylaştıkları filmin adı da konumuz açısından dikkat çekicidir: Küçük Daktilo.

Daktilo “Sürat Kraliçesi” ilanı,
Vakit, 16 Mayıs 1930

Kırk daktilolu sınıf

Bunları izleyen bir diğer gelişme de, ticaret liselerine haftada dört saat daktilo derslerinin konulmasıdır. “Ameli Hayat Ticaret Lisesi”ni ziyaret ederek röportaj yapan Hikmet Feridun [Es], kırk daktilo makinesinin sürekli çalıştığı bir sınıfı şöyle anlatır: “Daktilo sınıfı akşamları dörtten sonra başlıyor. Burada her sınıftan talebe var. 30’unda büyük hanımlar… Saat üç buçuğa, dörde kadar başka yerlerde çalışan, fabrikalarda küçük işler yapan genç kızlar… Ailesi düşmüş, çalışmak mecburiyetinde kalmış paşa torunları… Genç kızlardan bir tanesini uzaktan tanırım… Büyük babasının zenginliği dillerde destandı. Çocukluğu büyük bir konakta geçmişti… Şimdi bütün ailenin mukadderatı genç kızlarının tuşlar üzerinde titreyen ince parmaklarına bağlanmış…”4

Ameli Hayat Ticaret Lisesi’nde
daktilo öğrencileri, Yedigün,
5 Nisan 1933

Daktilo, artık yeni tip bir kadının adı ve asri yaşam içinde yer alan bir simgedir. Daktilo denince akla güzel, modern, becerikli bir genç kız gelir. Yeniliklere kapalı olan kişiler ise, doğal olarak olumlu şeyler düşünmezler daktilolar hakkında. Ne de olsa, erkekler arasında çalıştığı için, “ortalığa düşmüş” bir kişidir! Bu arada konunun sık sık gündeme geldiğini gören magazin dergileri de daktilolarla ilgilenmeye başlar. Çıkan birçok yazı arasında Nudiye Hüseyin imzalı bir yazı pek dikkat çekicidir. 1933 yılında yayınlanan “Daktiloya Açık Mektup” başlıklı bu metin şöyle başlıyor:

“Tanımadığım genç kız!
Ben seni hemen her gün görüyorum. Ya mahkeme kaleminde, ya avukat, tüccar, doktor yazıhanesinde, ya gazete idarehanesinde, velhasıl her işte her ticarethanede… Bilirim ki hususi müesseseler daktilolarının güzel olmasına ehemmiyet verirler. Filhakika bu, senin mesleğinin utanılacak tarafıdır. Fakat ne zararı var. Sen kendini satmıyorsun, işini satıyorsun. Bunda utanmak hassası sana düşmez. Senin çalışmak hevesini veya çalışmak ihtiyacını alabildiğine istismar etmek isteyen patrona düşer. Sen işinle beraber kendini de ortaya koyacak olduktan sonra ayda yirmi otuz lira kazanmak için, ne sabahın karanlığında yola düşerdin, ne mütevazi yemeğini paket edip eline alırdın, ne de entariyi bir sene giyerdin.” Yazı, daktilo tipinin toplum içindeki yerine ilginç bir bakış getirerek sürüyor: “Sen iş meydanına atıldığın gündenberi yalnız kendi dişilik karakterini değil, bütün dünyanın karakterini değiştirdin. İlk defa makineye şiir girdi, ilk defa makine edebiyata dahil oldu. Artık şairler kadın diye gözleri hülyalı; göğsü çiçekli aşk perileri tasvir etmiyorlar. Parmaklarının altında konuşan, haykıran makinalarile dünyayı eski mihverinden söküp atan, esaretin amansız düşmanı olan enerjik, dinamik kadını anlatıyorlar…”5

Daktilo piyangosu,
Akşam, 13 Şubat 1930

Piyano gibi daktilo kullanan kadınlar

Daktilo karakteri doğal olarak edebiyatımıza da yansımıştır. Bunun ilk örneğine sanırım Hüseyin Rahmi’nin [Gürpınar] Birinci Dünya Savaşı’nı takibeden yıllarda geçen Billûr Kalp (1924) romanında rastlarız. Romanın kahramanlarından olan Mürüvvet Âbid, ailesine yardım etmek için çalışma hayatına atılmaya karar verir. Sirkeci’deki Kozacı Han ikinci katında bulunan bu idarehanede ön eleme yapılacaktır. Daktilo olmak için başvuran genç kızlar arasında en genç ve güzel olan üç kadın bu ön elemeyi geçerler. Bunlar: Mürüvvet Âbid, Nükhet Feyyaz ve Vehbiye Şevket’tir. Bu üç kadından yalnızca Mürüvvet Âbid nasıl bir oyuna getirildiğinin farkına varamayacak derecede iyi niyetlidir.

Kadircan Kaflı, Daktilo,
illüstrasyon: Münif Fehim,
Yedigün, 11 Aralık 1935

1930’lu yıllarda edebiyatın daktilo kahramanları ardarda sahneye çıkmaya başlar. Aka Gündüz’ün 1931 yılında Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan Bir Namus Meselesi adlı romanı tartışmalar yaratır. Ziya Şakir’in Son Posta gazetesinde 1932 yılında tefrika edilen Bizim Daktilo romanının başrolündeki Kevser Hanım tütün işçiliği yapmış, daha sonra kurslar alarak daktilografiyi öğrenmiş, üstelik Fransızcayı da dağarına katmış bir genç kızımızdır. Ercüment Ekrem’in [Talu] “Daktilo” adlı hikâyesi ise 1934 yılında Yedigün dergisinde yayınlanır. Bu öykünün kahramanı Emel, genç yaşta annesiyle yalnız kalmıştır. Liseden sonra, “bir sanat öğrenip kimselere yük olmadan çalışmak istemiş,” daktilo kursuna devam etmiştir. Kadircan Kaflı’nın Daktilo adlı “His, aşk ve memleket romanı” da yine Yedigün dergisinde 1935 yılında tefrika edilir. Artık daktilolar, kadınlar için yazan yazarlarımızın temel karakterleri arasına girmiştir. Hafif romanlar yazmakla ünlü Burhan Cahit de, Bir Çatı Altında (1932) adlı romanında hırslı bir daktiloyu, Lerzan’ı anlatır.

Bir daktilo kursu

Aka Gündüz’ün Çapraz Delikanlı (1938) adlı romanında ‘daktilo kızı’ Perin, arkadaşı Nesrin’e yazdığı mektupta kendini şöyle anlatır:

“Hayat bize kapkara bir çekmece vermiş, içindeki ıstıraptan ve yoksulluktan mamûl bir yığın harfleri akşama kadar fiskele! demiş. En büyük âmirden en basit müsevvide kadar hepsi bizim âmirimiz, hâkimimiz, başkumandanımız!
— Şunu tape et!
İşte kulaklarımızın işittiği ilk ve son cümle… Başkalarının manikürü vardır, fakat bizim ince, zarif parmaklarımız de, ce, be, te diye nasır tutar. Başkalarının çipil, çirkin, yumurcaklı gözlerinde Hind’in, Yemen’in en pahalı sürmeleri gölgelenir. Bizim mahmur mütevazi, koyu lâcivert veya siyah kadife gözlerimiz, hiç değilse senenin sekiz ayı konjonktiviteyle kızarır. Başkalarının limon küfü dudakları kotinin, jelenin kiraz rengi rujile tebessümlenir. Bizim karanfil dudaklarımız tekdire, ahlâksız harfendazlıklara karşı ağlamaktan kurşinileşir. […] Daktilo kızı mıyız? Heyhat! bütün suzianlar, bütün mülevves fiskoslar, şüpheler, mânalı bakışlar ve isnatlar bizdedir, şimal, cenup kutupları arasındaki şu bodur ve mendebur dünyanın bütün daktilo kızları böyledir. […] Daktilo kızı, cihanın en az aylık alan işçisidir.”6

Bu ilk daktilo kahramanlardan sonra edebiyatımızda ‘daktilo’nun etkisi azalır. Artık daktilolar eskisi kadar yeni ve orijinal gelmemekte, hayatın doğal bir unsuru sayılmaktadır. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Utanmaz Adam romanında Sahire Hanım “Yaralı Gönülleri Teselli İdarehanesi”nde daktilo olarak çalışır. Reşat Nuri Güntekin’in Yaprak Dökümü’ndeki hoppa daktilo kızın adı Leman’dır. Kemal Tahir’in öykülerinde daktilo kızları şebboy kokar. Halikarnas Balıkçısı’nın Egenin Dibi kitabında bulunan “Pazen Don” öyküsünde daktilonun adı Gülşen’dir. Patronu Haşmet Bey ona ilgi duymasına rağmen şımartmamak için bunu belli etmez. Halide Edip Adıvar’ın romanlarında da sıkça karşımıza çıkar daktilo kızlar. Akile Hanım Sokağı’nda Ankara daktilolarının arasında bir güzellik müsabakası yapıldığını öğreniriz. Sonsuz Panayır adlı romanında da daktiloların nasıl işe alındığına değinilir. Ama artık daktiloların başlıbaşına bir roman kahramanı olduğu dönemler geride kalmıştır.

Nasır tutan zarif parmaklar

Bürolarda tek tek daktiloların görünmesinden, iş hayatında hatırı sayılır ölçüde kadının yer almasına geçiş, beraberinde birçok etik sorunu da getirir. Kadını ev içi bir öge olarak görmeye alışmış olan Türk erkeği, çalışan kadın figürüne sakınca ile bakmaya devam eder. Erkek gözleri ve tavırları karşısında korunmasız duran bu yeni kadınlar, eski anlayış açısından patlayacak birer bomba kadar tehlikelidir. Daktilograflar bu nedenle potansiyel metresler olarak değerlendirilmekte, çalışan kadın eşittir kolay kadın diye düşünülmektedir.

Ramiz’in
bir karikatüründe
daktilo

Tan gazetesinde Sabiha Sertel’e “bir daktilo kızın” yolladığı mektup bu anlayışın teşhir edilmesinden başka bir şey değildir aslında. Sabiha Sertel’in hiçbir yorum yapmadan aktardığı mektup şöyledir:

“Ablacığım,
Size yalnız kendimden değil, benim gibi muhtelif müesseselerde daktiloluk ve mağazalarda satıcılık eden arkadaşlarımdan bahsedeceğim. Siz de bilirsiniz ki bizi iş hayatına sürükleyen en büyük amil, hayatımızı kazanmak mecburiyetidir. Bununla beraber evlenmek ümidiyle iş hayatına giren kızlar olduğunu da unutmamak lazım. Öyle dahi olsa bu amillerin hiç birisi suç değildir.
Evvela bir kız işe nasıl kabul edilir? İş istediğiniz zaman, size sual sormazdan evvel, yüzünüze, boyunuza posunuza, giyinişinize bir defa bakarlar. Bu bakışın içindeki manayı siz hemen hissedersiniz. Eğer yüzünüze bakılacak bir halde iseniz sual ve cevap kısa olur. Eğer bu itibarla bir kıymet ifade etmiyorsanız, o zaman iş hususunda sizden ne dereceye kadar istifade edebileceklerini anlamak için uzun bir istantaktan geçersiniz. Bir çok kereler red cevabı, bazan da kabul işareti alırsınız. Yani birinci kıymet güzelliktir.
İşe girdikten sonra daha kaabiliyetinizi imtihan etmeden evvel, yanınızdaki ilk arkadaş size bir hami kesilir. Siz bu acemilik devrinde bir yardımcı bulduğunuza pek müteşekkirsiniz. Bu ilk arkadaşlık yavaş yavaş hissi bir bağlantıya müncer olur. Beraber yemek yemeler, gezintiler size yalnız hayatınız için lazım olan parayı değil, hislerinize cevap veren bir arkadaşı da bahşetmiştir. Memnun ve bahtiyarsınız… Hayalin ve ümidin geniş cennet bahçelerinde huriler gibi ne tatlı hayaller kurar, istikbal için ne renkli ve çiçekli bir hayat düşünürsünüz. Bu sırada size diğer taraflardan yapılan imalara dahi lakayıtsınız. Tecrübesiz, ilk aşkını yaşayan bir genç kız saffetiyle bütün ümitlerinizi, ruhunuzu, kalbinizi bu hamiye bağlamışsınızdır. Bu bağlantı sizi hayallerinizin tam sonuna eriştirdiği gün bozulur. Çünkü siz artık izdivaç kapısına anahtar sokmuşsunuzdur. Aldığınız cevap da şudur: ‘İzdivaç mı, bunu hiç düşünmemiştim.’
Yani siz sadece bir eğlence, hoşça vakit geçirmek için seçilmiş bir oyuncaksınız. Can sıkıntısı tatmin edildiği gün sizin rolünüz de bitmiştir.
Bu bir hayal inkisarıdır.
Bundan sonra haminin size karşı vaziyeti değişmiştir. O güne kadar suç olmayan herşey, artık affedilmez birer hatadır. Soğuk muameleler karşısında siz isterseniz ağlayınız, isterseniz isyan ediniz hiç bir mana ifade etmez.
Bundan sonra etrafınızda teselli vericiler peyda olur. Siz bu ilk tecrübeden sonra biraz akıllanmış, fakat hissin ve ümidin elinden kurtulmuş değilsinizdir. İkinci arkadaş, üçüncü arkadaş, her biri hergün bir parça saffetinizden, bir parça şerefinizden, bir parça insanlığınızdan kopararak sizi uçurumun önüne getirir, sonra bir tekme vurup uzaklaşırlar…
Artık hayatta pişmişsinizdir. Bu defa kadınlık hilelerine baş vurarak bir tanesini elde etmeye çalışırsınız. Bütün bunlarda izdivaç hayali azdır amma, ümidiniz kesilmemiştir… Böylece birinden ötekine, bir mağazadan bir başkasına, bir kuyudan ötekisine düşersiniz. Ve hayatı böylece kabul edersiniz. Her menfi cevabın neticesi, işten çıkarılmak olduğunu bildiğiniz için artık hissinize cevap vermeyenlere de evet dersiniz.
Bunun bir de patron safhası vardır. Onun metresi olabilmek daktilonun hayatında varabileceği son merhaledir. Ve bunu memnuniyetle kabul eder. Onun evli olduğunu, çoluk çocuk sahibi olduğunu, evlenmek ümidinin binde bir ihtimalini bile hesap etmeden razı olursunuz… Çünkü hem işiniz emniyet altındadır, hem de size ömrünüzde görmediğiniz zengin bir hayatın kapıları açılmıştır. Bundan fazlasını zaten artık düşünmezsiniz. Daktilo demek oyuncak demektir. Bunu hayat acı dersleriyle size öğretmiştir.
Bu arkadaşların içinde güzelliğine rağmen haysiyet ve şerefini ve aynı zamanda işini muhafaza etmiş olanları yoktur, demiyorum. Bunlar da işten işe dolaşmak, işsiz kalmak gibi binbir çemberden geçmişlerdir. Fakat biz, bu mecburiyetlerin kurbanı olmuşuzdur. Bana fazilet ve namustan bahsetmeyiniz. Ona sahip olmak ve muhafaza etmek bizim iktidarımızın haricindedir. Evvela midemiz, sonra da hislerimiz konuşuyor. Buna verilen cevap bu ise, biz ne yapalım?”7

Daktilo şefine surat asmaz!

Daktilo tamir atölyesi
işyeri kartı

1950’li yıllara geldiğimizde daktilo artık bildik, tanıdık bir meslek olarak toplumsal yaşam içindeki yerini almıştır. Belki artık Robert Kolej mezunu daktilo bulmak kolay değildir, ama yine de yetenekli genç kızlarımız işe girmek için kuyrukta beklemektedirler. Bu kez de Hafta dergisi; “şeflerinin gözüyle daktiloların nasıl olması gerektiği”ni okuyucularına açıklamayı görev sayar! Şeflere göre, daktilolar haftanın üç günü işe yaramazlar: “Çünkü cumartesi günü, pazar günü nasıl eğleneceklerini düşünürler. Pazar günü zaten tatildedirler. Pazartesi günü de, pazar günkü eğlentinin tahattüriyle dalgındırlar. Kalıyor mu geriye dört gün? Onun da iki sabahı geç gelirler ve diğer ikisinin de akşamına erken gitmeye mecburdurlar. Söylenseniz sinirleri bozulur, ağlarlar.” Aynı yazıda yine şeflerin gözüyle “ideal bir kâtibe veya daktilo nasıl olmalı” sorusuna da şöyle cevap veriliyor:

“İdeal bir katibe veya daktilo, dairede şefsiz hiç bir işin yürümeyeceğini bilmeli. En ufak derdini velev ailevi de olsa gelip şefine danışmalı. Yaşlı olmamalı. Genç katibe ve daktilolar daha iyidir. Samimi olurlar ve insana çocuk karşısında duyulan şefkati ilham ederler. ‘Daktilo veya katibe güzel ve şık mı olmalı?’ Cevap: Şüphe mi var? İnsanın karşısında kaknemin biri oturursa ruha kasvet dolmaz mı? Zarif olmalı, güzel olmalı, şık giyinmeli ama, öyle herkesin dikkatini çekip kadınlı erkekli bütün daire mensuplarını münasebetli münasebetsiz bizim odayı ziyaret edecek kadar değil. Sonra dairenin bütün gençlerine yüz vermemeli. İşin ciddiyeti kalmaz. Suratını asmalı. ‘Size de mi?’ Cevap: Canım insan şefine surat asar mı?”8

Görüldüğü gibi köprünün altından çok sular akmıştır. Artık daktilolar (ki adları bundan sonra kâtibe ya da sekreter olarak geçer) iş yerlerinin değişmez ögeleri olmuşlardır. Ama baştan beri egemen olan zihniyet değişmemiştir. Daktilolar, şeflerinin mülkiyetlerine geçirmek için fırsat kolladıkları kadınlardır. İdeal bir daktilonun şefine surat asamayacağını az önce öğrenmiştik. Çalışan kadını aşağılayan bu yaklaşımın, aradan bir yetmiş yıl daha geçmesine karşın hiç değişmediğini söylemek pek mi kötümser bir bakış dersiniz?

Öyleyse boş verin bunlara ve müziği Ali Dinçses’e ait olan “Daktilo” fokstrotunun sözlerine kulak verin:

“Bırak şu nazı, çalış göreyim
Seni seveyim, daktilom, güzel daktilom
Benim şık daktilom daktilom
Tenbellik gitmez, bu işler bitmez
Titremeli dudaklar, oynamalı parmaklar
Tiki tik tik tak, tiki tak tiki tak daktilom
Güzel daktilom, benim şık daktilom.

Ali Dinçses, “Daktilo”,
kapak illüstrasyonu: Talât Sencer

1. Kudret Emiroğlu, Gündelik Yaşamımızın Tarihi, Dost Yayınları, Ankara 2001, s. 471.

2. Aktaran: Selçuk Erez, “Daktilo Tamircileri”, Güneş, 6 Eylül 1987.

3. Vakit, 16 Mayıs 1930.

4. Yedigün, 5 Nisan 1933.

5. Yedigün, 19 Temmuz 1933.

6. Aka Gündüz, Çapraz Delikanlı, İst. Vakit Matbaası, 2.B., t.y. [1938], s. 27–28.

7. Tan, 28 Mart 1940.

8. Hafta, 5 Mayıs 1950.

daktilo, Gökhan Akçura, kadın, toplumsal cinsiyet