“Giy Bunu ki Hepimizi
Uzaklara Taşısın”
Tasarımda Escapism

Dünya çapında eylül-ekim aylarında gerçekleşen İlkbahar/Yaz 2018 defilelerini takip ederken içime bir his doğmaya başladı. Defilelerde gördüğüm bir şey, parmak basması zor bir genel hissiyat çok tanıdık geliyordu. Sonunda bir defilede gördüğüm bir kareyle parmağı bastım; inkâr edilemez bir şekilde 2. Dünya Savaşı öncesi buhran döneminde modanın gördüğü escapist [kaçınmacı] fantezi podyumlara geri dönmüştü. Moda tarihinde 2. Dünya Savaşı öncesi, dünyanın geçirdiği kolektif iç kararması, diğer bir adıyla ‘buhran’, ve bu sözcüğün diğer çağrışımıyla büyük bir ekonomik çöküntüden psikolojik bir kaçış aracı olarak anılır. Zira bu dönemde sanat, ve sanatla her zamankinden daha da iç içe giren moda dünyası, dışarının karanlık gerçekliğine tepki olarak kendi yarattıkları fantastik boyutta sanatlarını icra etmeyi tercih etmişlerdi. Sanat tarihinde bu dönemde ortaya çıkan akımlardan birisi, sürrealizm olarak anılır.

Milano Moda Haftası,
Dolce & Gabbana, İlkbahar/Yaz 2018, kaynak: marieclaire.co.uk

Dolce & Gabbana koleksiyonunda gözüme çarpan güneş gözlüğünün çerçevesi, gözlerin etrafını parmaklarıyla saran iki el şeklinde —taşlı yüzüklerle bezenmiş iki el. Bu gözlük, tasarım estetiği açısından 1940’lı yılların gerçeküstü çizgisiyle doğrudan bir akrabalık taşıyor olmalı, zira Elsa Schiaparelli bizzat tasarlamış deseniz şaşırmazdım. Elsa Schiaparelli, varlıklı bir İtalyan ailenin kızı olarak dünyanın her yerini gezmiş, birçok yerinde kısa süreliğine de olsa mesken tutmuş bir tasarımcıydı ve o dönemde mesken tuttuğu yer, Paris’ti. Sanatçı, yazar, düşünür tayfadan kim varsa birbirleriyle kaynaşmalarıyla meşhur Paris kafeleri, tam da bu dönemde yaşamlarının zirvesindeydi. Schiaparelli, bu dönemde Paris’in entelektüel elitinin bir çoğuyla tanış, bir kısmıyla arkadaştı. Sürrealizmin meşhur çatlağı Salvador Dali’yle dostluğu ise, sanat ve tasarım alanında sembiyotik bir ilham döngüsü gibiydi: Birbirlerinden o kadar çok esinlenmişlerdi ki, hangi noktada kimin kimden ilham aldığını kestirmek bir hayli güç. Ancak D&G gözlüğe dönecek olursak, gözlükteki eller, Schiaparelli’nin abartılı işlemelerini, konsept ise ters çevrilmiş bir ayakkabı şeklindeki meşhur Shoe Hat tasarımını çağrıştırıyor.

Moschino, İlkbahar/Yaz 2018,
kaynak: Moschino

Bu escapism kuşkusu ilk içime düştüğünde, bunu tek düşünen ben miyim diye merak ederek Google’a danıştım, ve işte 2017 podyumlarına dair bu sözcüğü kullanan arama sonuçları karşımdaydı. İlginçtir ki, bu arama sonuçlarının işaret ettiği yer, ellerine çantalarını almış, egzotik bir tatile gidercesine podyumda ilerleyen mankenlerin yer aldığı erkek modası defileleriydi. Bu bakış, kaçışa daha doğrudan bir yaklaşım. Elbette “pılımı pırtımı topladım, gidiyorum buralardan” kombini de, mevzubahis politik havanın yarattığı en gerçekçi duygulardan birini yansıtıyor. Ancak escapism kavramını buna indirgemek, daha psikolojik, nüanslı kaçışları gözden kaçırmak olur. Sonbahar/Kış 2017 sezonunda bu mevsimde hiç görmeye alışık olmadığımız çiçekli desenler, kabanların üzerinden “bir yerlerde şimdi bahar ve bedenim burada olabilir, ancak ruhum orada” mesajı veriyor. Moschino’nun Hazır Giyim İlkbahar/Yaz 2018 defilesinde ise, çiçekler tamamen hadlerini aşıp bedenin tamamını ele geçiriyor ve mankenlerin attığı her adımda gerçeklikten uzaklaşıyorlar. Devasa bir çiçek buketine dönüştürülmüş mankenler veya ilkokul piyesinde çiçeği oynayan çocuğun kostümünün Jeremy Scott’un* elinden geçmiş hâli, podyumda gerçek hayata meydan okuyor. Bir papatyanın taç yapraklarını andıran tütü etekler ise, 1990’lı yılların My Little Pony desenli tişörtleriyle kombinleniyor ve BDSM referanslı siyah deri aksesuarlarıyla 80’li yılların punk’ının ham haliyle harmanlanıyor. Bu da 80’li ve 90’lı yıllarda büyümüş olan moda tüketicilerini akıllıca bir hamleyle çocukluklarına ve gençliklerine sürüklüyor ve bir kez daha o kaçış gerçekleşiyor.

Moschino, İlkbahar/Yaz 2018,
kaynak: Moschino

“Tasarımın amacı da bu değil midir zaten, bizlere yeni yaşam, nefes alanları açmak” gibi beylik bir sözle bu yazıyı bitirsem belki kimsenin gözüne batmaz, ama bu yazının amacını çok aşar. Bu yazının amacı ise, moda tarihinin günümüze uzanan etkilerini takip ederken fark edip beni eğlendiren ve içimi açıklanamaz bir hafiflikle kaplayan bir moda olgusuna işaret ederek belki okurun da biraz eğlenmesine önayak olmak, o kadar. Dorothy’nin kırmızı ayakkabıları onu evine götürdü, peki bizi buralardan alıp götürecek bir kıyafet mümkün mü?

* Moschino’nun kreatif direktörü.

Eda Çakmak, moda, moda tasarımı