Crocs, fotoğraf: kyle rw
(CC BY-NC-ND 2.0)
Çirkin Rahat Ayakkabıya Övgü

İkisi de halen 20’li yaşlarında, yaşamını moda üzerine yazarak kazanan iki arkadaş mesajlaşıyoruz. Fotoğraflarında gördüğüm tahta taban takunyalarına iltifat ediyorum. Yakın zamana kadar nefret ettiğim bu ayakkabı tarzına imrenmeye başladığımı itiraf ediyorum. “Ben de” diyor. “Birkenstock, Teva sandaletler, burun kıvırdığım ne varsa edindim birer tane.” Ben de bir iki sene önce üstüne para verseler giymeyeceğim Birkenstock tarzı mantar tabanlı terliklere fena ısınmış vaziyetteyim —bu konuşmadan birkaç hafta sonra bir ‘ikinci elci’de tesadüfen çok uygun fiyata orijinalini buluyorum. İlk fırsatta müjdeyi yetiştiriyorum arkadaşıma, malum, genel geçer olarak “çirkin” kabul edilen bu ayakkabılara karşı geliştirmekte olduğum şefkat duygularını takdir edebilen çok fazla insan yok çevremde. Bir yandan da, mantar tabanlı terlikleri bir kenara kaldırmak zorunda kaldığım havalar geldiğinden beri hayatı protesto eden ayaklarım için kışlık alternatifler araştırıyorum. Çocukken ayağıma özel yapılan ancak ısrarla reddettiğim ortopedik botlar geliyor aklıma, değerini bilememişim.

Bizdeki bu değişim, bir takım estetik normları her şeyin üstünde tutan moda tutkunları olmaktan çıkıp; kullanışlılık, sağlık ve rahatlığı arzulayan kişilere doğru evrilmemizden. Ancak şansımız o ki, bu sıralar moda basınında nereye baksanız “çirkin ayakkabılar çok moda!” temalı bir makaleye rastlayabilirsiniz. Geçtiğimiz defile sezonunda Balenciaga podyumunda yürüyen platform tabanlı Crocs terlikler bu trendin zirvesi olarak yakın tarihe geçmiş olabilir. Moda tutkunlarının kolektif olarak burun kıvırdığı Crocs markasının standart modellerinden üç kat daha fazla yükseklikte, pembe ve sarı gibi pastel renklerde ve de kendinden süslenmiş olarak gelen terliklerin ise ne yaygınlıkla ve standart modelin kaç katına satışa çıkacağını öğrenmek içinse ilkbahar-yaz sezonunun satışa çıkmasını beklememiz gerek. Moda dünyasının çoğu Balenciaga’nın bu hareketini ilgi çekmek için yapılmış ucuz bir numara olarak değerlendirse de itiraf etmeliyim ki, ben troll bebeklerinin ayakkabı eşdeğeri sayılabilecek bu şaşaalı plastik yığınına bayıldım. Zaten çoğu düşmanının Ugg marka botların (hani şu dışı düz içi tüylü, terlikten hallice ama dışarıda giyilen bot markası) yazlık eşdeğeri olarak nitelendirdiği bu terliklerden hiçbir zaman nefret edemedim. İlk çıktıklarında ayaklarından pek şikayetçi olan rahmetli anneannem kendine bir çift edinmiş, sonra o kadar memnun kalmıştı ki ailenin tamamına birer çift ısmarlamıştı. Ben ise, terliğin normalde yuvarlak deliklerinin olduğu yerde “Miki Fare kafası” şeklinde deliklerin olduğu pastel pembe bir modeli seçmiştim. Zaten alışveriş yaparken çocuk reyonuna bakarak iç geçirip “bunun neden yetişkin boyunu yapmıyorlar” diye iç geçiren ben, ertesi sene ayağımda Miki Fare’li pembe terliklerimle plaja girdiğimde 39 numara terliğimi, beş yaşında bir çocuk ayağı boyutunda tıpkısının yanında bırakarak denize girerken pek şaşırmadım, fakat hayli eğlendim.

Balenciaga platform tabanlı Crocs’lar
ve Londra Moda Haftası’nda
Christopher Kane ve Crocs işbirliği,
kaynak: Crocs Instagram hesabı

Sonradan ne kadar arasam da bulamadığım bir film sahnesi kalmış aklımda; indie romantik-komedi tarzı bir şeydi sanırım. Genç kadınla adam bir koridorda —kadının kapısının önü olabilir— karşılıklı durur. Adam, hiçbir şey söylemeden kadının ayağındaki Crocs’lara gözünü diker, kadın hiçbir şey söylemeden terlikleri ayağından çıkartıp adamın giymesini bekler. Uzun sessizlikten sonra duyulan ilk replik “sanki meleklerin derisini yüzüp ayağıma giymişim gibi” olur. Evet, saçma ve belki biraz grotesk bir anekdot ancak yerini hiçbir şıklığın tutamadığı o rahatlık zirvesini açıklamak için daha iyi bir örnek düşünemiyorum.

En başta bahsettiğim takunya sevdası bana bir dizi karakterinden geldi —Grace and Frankie’deki Frankie. Kocalarının birbirleriyle bir ilişki içinde olduğunu ve evlenmeye karar verdiklerini öğrendikten sonra kendilerini birlikte yaşarken bulan 70’li yaşlarındaki ikiliden mükemmeliyetçi, profesyonel karakter olan Grace’e (Jane Fonda) komik bir kontrastla tamamen rahat, hippi ve sanatçı ruhlu bir tarza sahip olan Frankie (Lily Tomlin), havanın hiçbir zaman pek soğuk olmadığı San Diego’da her daim takunyalarla gezer. Diziye başlarken kendilerine burun kıvıran ben ise, yayınlanan bölümlerin sonuna geldiğimde kış olmasaydı kendimi bir takunya alışverişinde bulabilirdim. Bu imrenmem, Frankie karakterine olan sevgimden ziyade, kendisinin yüzde yüz rahat bulmadığı bir şeyi asla giymeyecek bir karakter olduğuna ikna oluşumdan geliyor sanırım.

Belki tasarımcıların mankenlerini podyumlara “çirkin” ayakkabılarla salmasının benim ve arkadaşımın bu ayakkabılara yönelmemizden tamamen farklı bir sebebi vardır, bilmiyorum. Ama bir yanım, hayatta kalmak için saatte 100 kilometre hızla iş hayatına fırlatılan bir kuşaktan çıkan tasarımcıların motivasyonunun, giyenlerden pek de farklı olmadığına inanmak istiyor. Belki sadece hakikaten içinde yaşayabileceğimiz kıyafetler görmek istiyoruz, hem “moda” olanın estetik olarak “güzel” kabul edilenle eş değer olması gerektiğini kim söyledi ki?

ayakkabı, Eda Çakmak, estetik, güzellik, moda, takunya