Elli yaş için bir sesli otobiyografi. Sesten müziğe, sonra yeniden seslere uzanan bir ilgi ve hayranlık, yarım asırlık bir merak. Kişisel bir sesli indeks denemesi. Şimdilik ilk yarısı…
1. Malatya’da bir askeri hastanenin lojmanı. Kocaman salonun ortasında yerdeyim. Belki de salon büyük değil ben çok küçüğüm. Ağlamam az eşyalı odada yankılanıyor. Tam iki sene boyunca ağlamışım. El kadar zayıf bir bebek olarak doğmuşum. Doktor “Yapacak bir şey yok, alın eve götürün, eğer emerse yaşar” demiş. Yaşadım ama durmaksızın ağladım.
2. Ağlamaya devam ediyorum. Babam son sınıfta Sındırgı’dan gelip Bornova’da şoförlü bir evde büyüyen anneme âşık olduğu için pek istemese de anestezist olarak çıkmış maddi zorlukla okuduğu Tıbbiye’den. Son sınıfta kaybolan hırsı mezuniyetten sonra geliyor ve soluğu Almanya’da alıyor. “Türkçe bilen doktor arayan hastaneler var” diyor önceden “Alamanyalı” olan rahmetli amcam. Annemle beraber, babamdan sonra gidiyoruz Almanya’ya. Havalimanında babam bizi almaya gelememiş, annemde yabancı dil yok, öyle saatlerce beklemişiz. Başka dilde sesler; başka başka, bütünüyle yabancı yüzler. Almanya.
3. Almanya’dan devam. Ben üç yaşındayım, annem kız kardeşime hamile. Rahmetli anneanem bize gelmiş. Bana o kadar çok tarhana çorbası içiriyorlar ki hayatımın sonraki bölümlerinde zorunlu olmadıkça tarhana çorbası içemiyorum, kokusuna bile dayanamıyorum. Kardeşim doğuyor, bu ilk zamanlar 8mm filmlerde kayıtlı. Babamın zaman zaman ilginç denemeler yaptığı, severek çektiği “aile filmleri.” Ben de zaman zaman merakla kardeşime bakıyorum. Evde bir ses daha var: Kız kardeş. Küçük dev abi olarak şaşkın, heyecanlı ve karışık duygular içindeyim. Ayşe de ağlıyor ama benim kadar değil.
4. Almanya soğuk, çok soğuk. Kış fotoğraflarında kalın paltolar, renkli atkılar. Yetmişli yıllar tarzı. Ama kaldığımız yerin bazı güzellikleri var, karlı havada dahi havuza girmek gibi. Annemin elini tutarak karda çıkan seslerin eşliğinde havuza gidiyoruz. Karda gömülen botların çıkardığı sesin yerini havuzda bağrışan çocukların sesi alıyor. Almanca sözcükler giderek daha tanıdık geliyor. Kindergarten’e gitmeye başlamışım. Türkçe konuşan ailemden utanıyormuşum çarşı pazar gezerken.
5. O yıllardan hiç unutamadığım başka bir mekân. Şimdi dönüp bakınca, biraz liminal hissi veriyor. Almanya’da bir çocuk parkı. Küçük tahta kulübeler var; içi birkaç adım ve içerisinde sadece tahta sıralar. O “ev”in içine girmeyi, oturmayı çok seviyorum. Neyse ki fotoğraf albümlerinde de var, ama hayal gücümün ürünü gibi de geliyor. Öte yandan çocuğun hayal gücünü geliştiren bir deneyim bu. İçindeki yalnızlığı ve sessizliği seviyorum. Beş yaş için minik bir zen deneyimi. Sessizlik.
6. Türkiye’ye kesin dönüş. Annemin baskısıyla, babam pek razı olmamış. Dönüyoruz ve ben bir hafta geçmeden ilkokula başlıyorum. 80’ler, İzmir, Bornova. Okula gitmeyi hiç sevmiyorum, hiç sevmedim. Kırk küsür yıl sonra bile rüyamda sınavlar, karneler görüyorum. Okullar beni bilgiden soğuttu, yeniden sevip araştırmacı olmak için kendimi yeniden eğitmem gerekti. Okulda ilk hafta çok garip, çok gürültülü. Her yerde öğrenciler, veliler. Eve kaçmak istiyorum ve sinirlenince Kindergarten’de öğrendiğim temel Almancamla küfür ediyorum. Bu yüzden çok dayak yiyeceğim, yedim.
7. Annem ve babam salona kapanmış kavga ediyorlar. Almanya’dan dönüşün gerginliğini yansıtan bu ilk zaman kavgaları dışında şaşırtıcı derecede iyi anlaşan bir çiftti. Saygıyı hiç kaybetmediler birbirlerine karşı. Annem kanser olduğunda babam annemden çok yıkıldı, zamanla anlayacağımız bir mesafe koydu anneme. Kavga seslerini duymamak için kardeşimle müzik açardık. Yoksa televizyon mu?
8. Ev ve okul karşılıklı bakışıyor Bornova’da. Cumartesi günleri beni flüt kursuna yazdırmışlar, sınıfta otururken evin salonunu ve pencereye dönük açık televizyonu görüyorum. “Evde olsaydım Şirinler’i izlerdim” diyorum. Onun açılış müziği hayatta beni en çok heyecanlandıran müzik. Bugün bile gecenin bir vakti ne izlesem diye beyhude platform arayüzlerinde gezinirken bir anda eski bir Şirinler bölümü açarım. Çok acayip bir deneyim oluyor. “Şirinler aslında ne anlatıyor?” sorusuna kafa yormak da güzel. Kişisel bir masum durak.
9. Tozlu yolda, yol kenarındaki çamurda pat pat kirletilen yeni bir ayakkabı. Yeni eşyayı, yeni kıyafeti sevmiyorum. Bir an önce eskisin istiyorum. Haseki Bakkal’a açık yoğurt almak için yollamışlar, kısacık mesafe için yeni ayakkabılarımı giymişim, dönüşte her pisliğe basıyorum; kirlensinler, bir an önce eskisinler diye. Eşya eskiyince daha bir benimsiyorum.
10. Büyüdükçe yaramazlığım artıyor. Sınıf arkadaşım Hakan’la Yavuz Selim İlkokulu’nda pencerelerden pencerelere atlıyoruz. Hakan pencereden pencereye geçerken düşüyor ve bayılıyor. Neyse ki ciddi bir rahatsızlık geçirmiyor. O yıllarda cetvel, tokat, sert bağırma var. En kötü cezalardan biri, yaramazların en önde, sınıfın önünde, öğretmenin masasının hizasında oturması. Göz önünde olsunlar, en arkada oturup dersi kaynatmasınlar diye. İnci Turan, anısına Facebook sayfaları açılan ama pek iyi anılmayan bir öğretmen. Türkiye’ye döndüğümüz ilk beş yılda beni hemen her şeyden ve Hayat Bilgisi’nden soğuttu. Bize sadece meraklı olmanın, araştırmanın güzelliğini öğretmeliydi; öğretmelilerdi. Ezberlemeyeni cetvelle cezalandırdılar. Ele hızla inen cetvelin sesi.
11. Çeşme, Dalyanköy. Uzaktan gelen denizde oynayan çocukların sesleri. Günde iki üç kez denize gidiyoruz. Derim soyuluyor, büyümeye başlıyorum. Biraz saf, biraz naif bir merakla yaşıtım kızlara bakıyorum. Konuşsam rezil olacağım. Pek zeki olmadığım hissinden kurtulamıyorum, ondan ötürü “Sessiz bu çocuk” diyorlar.
12. Commodore 64 geldi. Sütlü kahverengi renginden. Bir üst model. Bekle bekle, sayacı izle, oyun başlasın. Cobra, Spy vs. Spy gibi sevdiğim oyunlar var. Sayaç bitince pat diye başlayan oyunların müziğini duymayı seviyorum. Bizim kuşak için ilkel oyun müzikleri dünyanın en heyecan verici müziği. Bazı oyunların sesini bizim kuşaktan birçok elektronikacının müziğinde duyuyorum. Aphex Twin mesela, belli ki o da oyun müziklerini bolca dinlemiş.
13. Koleje arka kapıdan girmişim. O yıllarda Türk Koleji yüksek puan almayan öğrencileri de alıyor. Orta okul yılları berbat geçti; çok uyumsuzdum ve sınıfta çok dayak yerdim. Her ay Ara Karne alırdık ve o gece evde sorun olurdu. Orta sonda beni devlet lisesine almaya karar verdiler fakat ben son sınıfta heavy metali ve komik dar pantalonlu adamlar sayesinde kendimi keşfettim… Bir Galatasaray maçı var Avrupa’dan bir takımla; zerre umrumda değil, alay konusu oluyorum. “Benim metal gruplarım var” diye düşünüp kendimi sürekli maçlardan ve cinsellikten konuşan yaşıtlarıma göre güçlü hissediyorum.
14. Bornova’da Alyans Sitesi’nin altında bir müzik dükkânı var. 1989’da çok da şaşırtıcı değil galiba. İşte oradan metal gruplarının kasetlerini almayı seviyorum. O küçük site altı dükkânı bana yabancı bir ülkede olduğum hissini veriyor; bunda Skid Row, Anthrax ve Helloween gibi o dükkândan aldığım albümlerin de etkisi var. Bir yandan da dehşet bir korku filmi manyağı olmak üzereyim. Bornova Meydan’ın şimdilerde pek hatırlanmayan video dükkânından korku filmlerini kiralıyorum. Elm Sokağında Kâbus serisini kız kardeşimle izliyoruz. O da benimle korku filmlerine düşüyor.
15. Kolejin her nedense ingilizceyi ana bölümü kadar öğretmeyen çakma “Anadolu” bölümünden alınıp devletimizin Namık Kemal Lisesi’ne verilmişim fakat okul Alsancak’ta ve fuarın karşısında. Sınıf arkadaşlarım kızlı oğlanlı gruplar hâlinde fuara gidip zula yerler ararken ben hafta sonu gelsin metal gruplarının konserine gideyim derdindeyim. Bir yandan mektupla Hazy Hill, Athena (o vakitler punk grubu) gibi isimlerden demo kasetler sipariş ediyorum (Bazıları hâlâ elimde duruyor, ilgilenen koleksiyoncular bana ulaşabilir). Taner Yücel duyduğunda bana sarılmıştı, o yıllarda garip bir şekilde yolu İzmir’e düşen Mayhem’i de izlemiştik. Tıfıldık ve fuar konserlerinde bira aldığımızda büyük gençler bira kartonlarını elimizden alırdı. Çıkışta acid konserinden çıkanlarla kavgalar olurdu. Çok değil, birkaç yıl sonra ateşli bir tekno dinleyicisi olacağım ama o zaman henüz acid kültürü bana çok uzak. Kötü kabinlerden çıkan vasat elektrogitarların, heyecan verici olmayan riff’lerinin hastasıyım çünkü ben metal dinleyicisiyim, okulda sıralara grup logoları kazıyorum. Kesin dönüş travması, okul beceriksizlikleri, ailemde sevmediğim şeyler: Bunların hepsine Kreator sayesinde dayanıyorum.
16. 1991 diyelim, bu yıla düştüğümüz notlar hüzünlü olacak. Çünkü okul dışında genellikle beraber takıldığımız Tolga Savaş birkaç yıl önce kanser nedeniyle vefat etti. Okumaya ve sert müziklere düşkündük; genellikle fuarı tavaf eder ve konuşurduk. Şarlo’yu çok severdi. Quentin Tarantino’yu çevremizde ilk o buldu; henüz kimse bilmiyordu ve ikimizin de VHS filmlerden oluşan bir koleksiyonu vardı. Thrash’le bağlarını koruyan hardcore müzik gruplarını çok severdik; Rumble Militia hayranı olmuştuk. Onun albümlerini (ki sanırım sadece tek albüm) en kaliteli boş kasede çekerdik. Grubun nazi karşıtı politik kimliği de bizi etkilemişti; okumaya başlamıştık ve daha politik, ciddi şeyler dinlemek istiyorduk. Dersaneler, özel dersler, diğer yandan ağz… sı… doğruya doğru.
17. Lisenin son yılında dersane ve özel dersler nedeniyle delirmediysem sebebi Sonic Youth’un Dirty adlı albümüdür. Gruptan iki kişiyle sohbet etme imkânım oldu ama bunu söylemedim. Lee Ronaldo’ya New York’ta konser sonrası kitabını imzalattım, Thurston Moore ile ZeN üzerine Instagram’da sohbet ettim. Kişisel sırrımı söylemedim tabii ki; eminim benzer itiraflar çok duymuşlardır. Bir Cumartesi, benim gibi metal hastası olan Atilla’yla beraber Alsancak’taki dersaneden fırlamış ve Kordon’a kadar bağıra bağıra koşmuştuk. Eski Kordon tabii; taş sıralara oturur bira içerdik. Çığlık atmak iyi gelmişti. Bu koşu o dönemin bir özeti.
18. Ünversite sınavındaki sıralama hatası sonucu İstanbul’da Gazetecilik bölümünde eğitim almayı istediğim hâlde İktisat bölümündeyim; üstelik üç yüz kişilik sınıflara sahip Bursa’nın Uludağ Üniversitesi’nde. Okula gidesim, derslere giresim yok. Pink Floyd kasetlerindeki şarkı sözleriyle İngilizcemi ilerletmeye çalışıyorum. Pink Floyd bitiyor, The Cure albümleri geliyor. Kimsenin anlamadığı garip sözcükleri biliyor oluşum biraz bu şarkı sözü çeviri pratiklerine dayanıyor. Ne var ne yok okuyorum: Gündüz Vassaf kitapları, müzik dergileri, mizah dergileri… Sadece ders kitaplarını sevmiyorum. O yıllarda ne öğreniyorsam televizyonda yakaladığım filmlerden ve otobüs yolculuklarındaki okumalardan, düşünmelerden. Aileme, sınıfıma her şeye yabancılaştığım bir solcu olma çabası var üzerimde. (Cehenneme Övgü’nün üzerimdeki etkisini henüz birkaç gün önce Postbellek için çektiğimiz bir videoda Gündüz Bey’e söyledim, o samimiyeti buldum onda.)
19. Özel radyolar henüz çok yeni. Geceleri radyo dinlemeye bayılıyorum, en çok da romantik sesli kadın programcıların hayranıyım, hatta birkaç kez canlı yayına da çıkıyorum. İçimdeki mutsuz, sessiz romantiği gösterebileceğim heyecanlı bir mecra. Bursa’ya şimdilerde bir festival için ya da bir başka nedenle gittiğim zaman sorunum yok ama o yıllarda hiç sevmiyorum. Dersler zaten “patates”, ilk kimi tecrübeler de bu şehirde yaşanmış ama dersler ve maalesef sınavlar beni zerre çekmiyor ve son dönemimde, şehirde tutunabilmek için Kafdağı Zeplini adlı kötü isimli bir rock/metal programı hazırlıyorum. Sadece ev arkadaşlarım dinliyor beni; onlara mesaj yolluyorum programdan. Yıl 1994 ve radyocu olmak en az şimdiki kadar havalı.
20. Hayatımın ilk büyük başarısızlığı. “Eşşek bağlasan bitirir” denilen (başkaları diyor tabii) İktisat bölümünü bırakarak İzmir’e geri dönmüşüm. Ailem çok kızgın; “İşe gir çalış” diyorlar. Kapanan Radyoaktif’in radyocularını toplayan yeni bir radyoya kapak atıyorum. İyi müzik çalmaya çalıştığım Palyaçolar ve Gözyaşları (Tanrım, bu adı nasıl koydum!) diye bir programım var. Roll dergisi okuyorum ve artık her şeyi dinliyorum. Radyonun Dead Can Dance’den dünya müziğine uzanan geniş arşivi de beni değiştiriyor. Herman Hesse okuyorum, Küçük İskender okuyorum. En önemlisi de başkalarıyla tartışacak bir özgüvenim var. Başkaları kadar zeki olmadığım için deli gibi her şeyi öğrenmeye çalışıyorum.
21. Nihayet kendime göre bir okul buluyorum. Aileme müjdeyi veriyorum: Lise mezunu kalmayacağım! Benim pek umurumda değil ya, neyse! Radyoda program hazırlayan sinema öğrencileri beni keşfediyor ve sinema okuluna hazırlamaya başlıyor. Tanzer yaz aylarında bizde kalıyor ve benim göreni şaşırtan arşivimden filmler izliyoruz: Hal Hartley’in Simple Men’i gibi. Oradaki dans sahnesine bayılıyorum, özellikle de müziğe: Sonic Youth!
22. İtiraf edeyim, 1997’ye kadar zekâ yönünden epeyce şanssız bir insan olduğumu düşünürdüm. Bunun birkaç sebebi var. Lise sonda özel ders alırken, diğer öğrencilerin benle alay ettikleri birkaç an olmuştu. Huzurunuzda onlara teşekkür etmek isterim; o anları unutabilmek için çok çalıştım. İktisat bölümünü terk etmiş olmak da kötü sözler duymama neden oldu. Zekâmı yükseltmek için sürekli Cumhuriyet gazetesi okur, Hesse gibi yazarlara düşerdim. Hatta sonradan belgeselini yapacağım İlhan Mimaroğlu’nu ilk olarak o yıllarda, bir Cumhuriyet yazarı olarak tanıdım. 9 Eylül GSF sınavlarına ilginç, benden beklenemeyen bir başarıyla girdim, Sinema ve Televizyon alanından iki bölümü ve Dramatik Yazarlık bölümünü aynı anda kazandım. Herkesi ve galiba en çok kendimi şaşırttım ama disiplin ve araştırma konusunda biraz iyi olduğum kesin. İnandığım tek şey merak ve motivasyon.
23. O yıllarda Toy Boy Porno adıyla müzik yapan Fergün benim müzik zevkimi 1997’de resmen alt üst etti. Bunu da iki albümün kasedini ödünç vererek yaptı: Aphex Twin’in I Care Because You Do’su ile FSOL’un Lifeforms’u. Zaten MTV döneminde patlayan Prodigy’yle filan elektronik seslere bir aşinalığım vardı ama Aphex Twin’le elektronik müziğe tam düştüm. Yeni, tuhaf, bilimkurgu hissi veren, sofistike ama yabani bir müzikti ve hakkında ne bulursam okuyacaktım.
24. İlk kameram bir Sony Hi8 kameraydı. Hafta sonları elimden bırakmazdım ve sık sık bize kalmaya gelen Devrim’i apartmanın ve Mavişehir’in hemen her yerinde çekmiştim. Elektronik müzik sanat okulunda alternatif bir çevreye girmemi sağlamıştı. Barış hafta sonları Karşıyaka’da ev partilerine davet ederdi. Ninja Tune grupları filan dinleyip dans ederdik; alkol bir şekilde bulunurdu. Benim dışında herkes zayıf ve çok şık olurdu ve ben hariç herkes iyi dans ederdi. O partilerden birini köşeye kurduğum Hi8 kameramla çekmişim, pandemi döneminde eski kasetleri izlerken en çok duygulandığım kasetlerden biri de o oldu. 2000’e az kalmış, The Matrix’i filan yeni izlemişiz ve dijital kültür başımızı döndürüyor. Gece bu partilerden eve dönüp o kafayla sabaha karşı daha ucuz olan internete bağlanırdım. Odamda kısık sesle Autechre çalardı. Dünya baş döndürücü bir şekilde değişiyordu ve internete dair pek olumsuz düşüncelere sahip değildik. Şimdi o hâlime dijital kapitalizmi anlatmak ne hoş olurdu.
25. 2000. Havai fişek sesleri. Okulun yarısı bitmiş, ciddi bir kısa film çekmek lazım. Atıl’la beraber kült filmlere, deneysel şeylere düşkünüz. Atıl sinema okuluna girdiğinde saçları punk’tı, o da çiçeği burnunda dijital çağın elektronik seslerine kapıldı benim gibi. İstanbul’dan VHS kaydı filmler geliyor (Onu da analım: Rahmetli Metin Demirhan yolluyor). Gelen filmleri bazen Atıl’la izliyoruz. İkimiz de Hi8 kameraları kolumuzun bir uzantısı gibi kullanıyoruz artık. Video art tarzında bir bilimkurgu çekmeye karar veriyoruz. Ortaya, on altı dakikalık bir delilik olan Garbagesupernova çıkıyor. Müziklerini Murat yapıyor ve şaşırtıcı derecede zamanın ötesinde. 2001’de Antalya’da gösteriliyor bu garip film ve sevmeyeni de çok. ODTÜ Gisam ise arşivine almak istiyor. En önemlisi de yıllar yıllar sonra gerçekleşiyor: Atıl Belçika’da doğan kızına Nova ismini veriyor.
Almanya, çocukluk, gençlik, gündelik hayat, hayat, müzik, otobiyografi, otobiyografik deneme, radyo, Serdar Kökçeoğlu, ses, yaşam