Alaminüt Fotoğrafçılar

Stüdyolar çoğaladursun, daha ‘halk işi’ bir fotoğrafçılık mesleği sokaklarda çoktan yerini almıştı. Hizmeti bizzat ayağınıza kadar getirmek, alaminüt fotoğrafçıların en üstün tarafıydı. Onlara halk arasında şipşakçı, dakikalıkçı da denirdi. Malik Aksel, alaminüt fotoğrafçıların Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ve artan vesikalık fotoğraf ihtiyacını gidermek amacıyla ortaya çıktığını söyler; ama alaminüt fotoğrafçılar bununla kalmamış, hazırladıkları dekorlar önünde hatıra fotoğrafları da çekmeye başlamışlardı:
“Bu sokak fotoğrafçılarının kendine mahsus dekorları vardır. Bunlar büyük boyda siyah zemin üstüne işlenmiş hayalî resimlerdir. Çoğunlukla üzerinde sütunlar, saksılar, çiçekler, çardaklar, fıskiyeli havuzlar, kuşlar, menâzırı bozuk köşkler, ayyıldızlar, bayraklar bulunurdu. ‘Fon’ bezleri üzerinde ‘Askerlik Hâtırası’ yazısı okunursa, kaleler toplar görünürdü… Fotoğraflarını çektiren askerlerin ellerinde tüfekler, omuzlarında fişeklikler vardır. Bunlar da, köye askerlik hâtırası olarak gönderilen resimlerdir.”

Bir de ‘İstanbul Hatırası’ yazılı fonlar vardı. Bunlarda İstanbul’un masallaştırılmış görüntüleri yer alırdı: “Bu ancak rüyalarda görülebilecek bir İstanbul’dur. Köprü, Kızkulesi, camiler, köşkler, saraylar birbirine karışmış durumdadır. Bazan bunlar boya ile değil de nakış ile süslenirdi.”1 Alaminüt fotoğrafçılık üzerine yazılar yazan ve sergiler açan Yusuf Murat Şen de bu fon perdelerini dört başlık altında inceler: “1. Manzara resimlerinin olduğu fonlar. 2. Siyah kumaş üzerine nakış işlemeli fonlar. 3. Halı, kilim gibi fonlar. 4. Siyah veya gri kumaştan oluşan fonlar.”

Bir başka yazıda sokak fotoğrafçılarının tarihi irdeleniyor. Olcayto imzalı bu yazı, sokak fotoğrafçılarının bütün Anadolu’yu istila ettiğini iddia ederek söze giriyor: “Anadolu’nun en küçük kasabasında bir berber bulamazsınız, bir kitapçı bulamazsınız, ama bir alaminüt fotoğrafçıya mutlaka rastlarsınız.” Devamında, İstanbul’daki sokak fotoğrafçılarının tarihinin 1920’li yıllarda başladığını ileri sürüyor: “İlk alaminüt fotoğraf makinası İstanbul’a bir Ermeni tarafından mütarekeden sonra getirilmiştir. Bu Ermeni sırtında kocaman makinası ile yazın plajlarda 5 kuruşa kartpostal resimler çekermiş.” Sonra bu fotoğrafçının gelip geçene nasıl seslendiğini de aktarıyor: “Dakkada şıp diye fotoğrafını çekerim. Ha dedinise fotoğrafın elindedir. Ka Evropada neler icat edoorlar.”2

Sokak fotoğrafçıları

Engin Özendes de sokak fotoğrafçıları olarak nitelediği bu tür fotoğrafçıları şöyle anlatır: “Sokak fotoğrafçılarının kullandığı, ne yapıldığı yer, ne tipi belli olan makinelerin ahşap kısımları genellikle canlı sarılara, kırmızılara boyanır, ahşap üçayaklar üzerine oturtulur. Karanlık odası kendi içinde bulunan kutunun üzeri, daha önce çekilen başarılı fotoğraflardan örnekler yapıştırılarak bir anlamda vitrin görevini görür. Bu küçücük yüzey, fotoğrafçının hem vitrini hem sergi alanıdır.
Fotoğrafçı siyah kolluklarını giyip, kutunun iki yanından ellerini sokarak karanlıkta fotoğraf kâğıdını yerine yerleştirir. Sonra arka camdan beliren görüntüyü kontrol etmek için siyah, büyük bir örtü ile bakar. Sağ eli ile objektifin önündeki kapağı kaldırır, sol eli ile havada işaretler yaparak oraya bakılmasını sağlar. Kendi pratiğine göre saptadığı bir zaman dilimi içinde kapağa birkaç daire çizdirir ve tekrar objektifin üzerine takar.
Önce görüntü kâğıdın üzerine arap [negatif] olarak çıkar: Makinenin üzerine konan bir ön aygıtla tekrar çekilerek pozitife dönüştürülür. Kutunun içindeki yıkama işleminden sonra havlu ile kurulanır. Her kenar bir makas darbesi ile düzeltilip biraz daha kuruması beklenerek müşteriye hafif nemli olarak verilir.
Makineler pratiktir. Kutunun yanındaki kayıştan omuzlanarak sırta alınır. Ahşap üçayak katlanarak koltuk altına sıkıştırılır.
Hemen her kentin sokak fotoğrafçıları olmakla birlikte, en ünlüleri İstanbul’unkilerdir. Bu ünün, fotoğrafçıların elde ettiği sonuçlardan mı, İstanbul’a olan ilgiden mi kaynaklandığı pek belli değildir. Vesikalık kullanımı dışında, askerliğini bu kentte yapanların ve taşradan gelenlerin İstanbul’da bulunduklarını belgelemek için çektirdikleri fotoğraflar da vardır. Bu fotoğrafların çekimi ise özel bir fonun önünde yapılır. Arka duvara fon olarak gerilen siyah bezde yarım daire biçiminde yazılı ‘İstanbul Hatırası’nın nedense ‘s’ ve ‘n’ harfleri ısrarla sağ-sol olarak terstir. Fonun üzeri genellikle çiçek, kuş motifleri ile süslenir. Yazı ve süsler, fonun önündeki ahşap iskemleye oturtulan müşterinin başında taç gibi durur.
Sokak fotoğrafçıları kentin çeşitli yerlerine dağılmış olmakla birlikte, yoğun olarak Taksim ve Eminönü civarında bulunurdu. Bu fotoğrafçıların içinde en ünlüsü, 40 yıl fotoğrafları Taksim Alanı’na bakarak yıkayıp, kesip kurutan Arsin Usta’ydı. 1978’de yaşlandığı için Avustralya’ya çocuklarının yanına göçtü.”3

Şimdi Kadıköy Altıyol’da bulunan
“Dövüşen Boğa” heykelinin
Spor ve Sergi Sarayı önündeki hâlini
bir hatıra fotosu sayesinde görebiliyoruz.
Bir aile fotoğrafı. Büyükdere’de
Beyaz Park Gazinosu’nun önünde çekilmiş. Arkadaki reklam panosu, fotoğrafın
1950 başlarında çekildiğini söylüyor.
1930’lu yıllarda Taksim’deki Atatürk anıtı önünde çekilmiş bir alaminüt foto. Arkadaki dönem ilanları dikkat çekiyor.

1936 yılında Son Posta gazetesi, bir alaminüt fotoğrafçının gündelik yaşamından bir kesit aktarıyor. Fotoğrafını çekmeye ikna ettiği bir kadın, hazırlıklarını yapar. Sonra fotoğrafçının karşısındaki sandalyeye oturur. “Fotoğrafçı bir elini kutunun içine soktu. Kâğıdını hazırladı. Sonra başına siyah örtüsünü örtüp objektifin içinden müşterisini bir tetkik etti. Bu meslekte pişkin olduğu belli. Hiç telaş etmiyor. […] Objektifin teneke kapağını kapattı. Sonra bayanı tepeden tırnağa kadar süzdü. Fotoğraf kutusunun bir köşesini işaret ederek:
— Şuraya bakın, dedi, ve sallanmayın.
Sonra objektifin üstündeki teneke külahı bir eliyle kavradı. Mırıl mırıl sayarak havada bir yarım daire çizdi. Acele kapadı. […] Nihayet ipololfit banyosundan sonra fotoğrafları uzattı.”4

Alaminüt fotoğrafçılığın nasıl yok olduğunu ise yine Yusuf Murat Şen’in kaleminden aktaralım: “1980’lere kadar durup dinlenmeksizin yoğun bir tempoyla çalışan alaminütçiler, renkli fotoğrafın yayılmasıyla ve amatör makinaların yaygınlaşıp neredeyse her eve girmesiyle birlikte işlerinin önemli bir kısmını oluşturan hatıra fotoğrafçılığı işini kaybettiler. Ama işsiz kalmalarına sebep olan asıl olay ise 1983-84 yıllarında çıkan resmi evraklara renkli fotoğraf koyma zorunluluğunun getirilmesidir. Bu sebepten dolayı zaten sadece vesikalık çekerek fotoğrafçılığı sürdüren alaminütçüler tamamen işsiz kaldı.”5

1930’lu yıllardan fotoğrafçı dükkânları 

Amatörleri Teşvik

Stüdyolar, alaminütçiler... Bunlar hep profesyonel fotoğrafçılığın kapsamı içinde düşündüğümüz alanlar. Ama bir de insanların hatıralarını bizzat resimleme isteği vardı... Amatör fotoğrafçıların yaptığı da bir yanıyla bu değil midir? Peki, bunun tarihi nereye kadar uzanıyor?

Yine Cumhuriyet’in ilk dönemine, 1930’lu yıllara gideceğiz. Bu dönemde fotoğraf teknolojisinin gelişmesi, amatörlerin de artmasına neden oldu. Artık daha kolay çekim yapan, kolay taşınır makineler gayet makul fiyatlara alınabiliyordu. Fotoğraf ve film şirketleri boy boy ilanlar veriyor, broşürler dağıtıyordu. Bu gelişmeler yayın dünyasını da etkiledi. Foto Süreyya önce kendi adını taşıyan, daha sonra da Foto Magazin adıyla devam eden dergiler yayımladı. Esas olarak birer magazin dergisi olan bu yayınlarda çok sayıda fotoğraf kullanılıyor, fotoğraf teknolojisiyle ilgili basit bilgiler veriliyordu. Kendi dergisini çıkarmadan çok önce, Foto Süreyya daha ilk kurulduğu yıllarda bile amatör fotoğrafçılığı teşvik eden ilanlar veriyordu. Süs dergisinin 16 Haziran 1339 [1923] tarihli ilk sayısında, bu dergiyle bir işbirliği yaptığını da gösteren ilanda şunlar yazmaktadır: “Fotoğraf hem ince bir sanat, hem faydalı bir eğlencedir. Bu itibarla bilhassa hanımlar için en güzel bir meşgale olmaya cidden layıktır. Bir kere bugünkü icatlardan sonra, son derece kolaylaşmıştır. Adeta bir çocuk bile biraz itina ile pek güzel resimler çıkarabilir. Ameliyyat [uygulama] gayet basit, iş gayet kolaydır. Mesela akrabanızdan ailenizden birinin muazzez hatırasını zapt ve hafıza edebilirsiniz. Hayatınızın geçmiş anlarını fotoğraf sayesinde tespit etmek mümkündür. Fotoğraf insanın mazisini canlandıran, hayatı temdid [devam ettiren] eden bir sanattır. Her hanımın bir fotoğraf makinesi alması mutlak lazımdır. İki liraya kadar pek güzel resim çıkaran küçük makineler vardır. Ecza, kâğıt, cam vesaire için on lira sarf olunursa, resim çıkaracak birçok levazım elde edilmiş olur. Alacağınız makineleri Bahçekapusu’nda paket postahanesi arkasında, fotoğraf levazımı satan Süleyman Süreyya Bey’in ticarethanesinden alırsanız başka mağazalardan hem ucuz, hem daha iyi mal almış olursunuz. Bahusus [öte yandan] Süleyman Süreyya Bey gazetemizin kuponlarını aynen para yerine kabul eden mağazalardandır. Demek karilerimiz [okurlarımız] fotoğraf eşyalarını bütün oradan mübayaa ederek [satın alarak] büyük bir kâr temin etmiş olurlar.

Yine bu eski dönemlerden zikretmemiz gereken bir diğer ticarethane de Selanik Bonmarşesi’dir. Bonmarşe, 1917 yılında Fotoğrafçılık Rehberi adında bir kitap yayımladı. 1924 yılında da mağazada bulunan ürünleri tanıtan Fotoğrafçılık ve Sinemacılığa Ait Eşya Kataloğu’nu çıkardı. Bu katalog gitgide yetkinleşerek üçüncü baskısını 1929-1930 yılında yaptı. Adı artık: Fotoğraf ve Sinema Makinaları ve Teferruatı Kataloğu’ydu. Katalogda küçük bir bölüm sinema için ayrılmıştı, esas ağırlık fotoğraftaydı. Bonmarşe’nin sattığı makine, aksam ve filmlerin tanıtıldığı sayfalar dışında, çok sayıda ilan da katalogda yer alıyordu. Bonmarşe’nin bulunduğu bölge Eminönü meydanının genişletilmesi sırasında yıkıma maruz kalmış ve aile üyelerinin de yoğun olarak sinema işine girmesi üzerine mağaza kapatılmıştı.

Selanik Bonmarşe’nin yayımladığı kataloğun kapağı ve
iç sayfalarındaki ilanlar

Dergiler ve Müsabakalar

1930’ların başında yayımlanan Foto Süreyya dergisi daha ilk sayısında art arda fotoğraf müsabakaları açacağını ilan eder. Sunuş yazısında bunun nedenlerini şöyle anlatır: “Mecmuada amatörlere nezih birer müsabaka tertip eyliyorum. Bu müsabaka samimidir ve herhangi bir marka gibi sırf film sürümünü temin için yapılmamıştır ve binlerce lira ikramiye mevcut değildir. Herkes serbesttir. İster cam veya ister film getirsin kabulümdür. Gaye güzel bir fotoğraf çekilmesidir.”6 Ardından o ayın müsabaka konusunu da açıklar: “Türkiye sahillerindeki memleketler için havada deniz manzarası, dahili memleketler için orman ve dağ manzaralarına ait fotoğraf.” Seçilecek üç resimden birinciye 10, ikinciye 7, üçüncüye 5 lira nakit mükâfat verilecektir.

Derginin aynı sayısında Kodak da verdiği ilanda, kendi malzemelerini kullanarak basılmış fotoğraflar arasında bir yarışma düzenlediğini duyurdu. Bu yarışmaya katılan fotoğraflar altı sınıfta değerlendirilecekti: çocuk resimleri, manzara, oyun-spor, tabii ve san’at resimleri, eşhas [kişiler] resimleri, hayvanat resimleri. Mükâfatlar ise 10 liradan başlıyor, 250 liraya kadar çıkıyordu. Üst üste açılan ‘müsabaka’lar, amatör fotoğrafçıları olayın içine daha çok çekmeyi amaçlıyordu.

Yine Süreyya Bey’in çıkardığı Foto Magazin dergisi, tanınmış yazarlara fotoğrafla ilgili makaleler de yazdırıyordu; Peyami Safa’nın “Fotoğraf ve Resim” ve Nurullah Ataç’ın “Fotoğraf Albümü” başlıklı yazıları gibi. “Fotoğraf Dersleri” köşesinde ise hocalığı Namık Görgüç üstlenmişti. Okurlara bazı teknik bilgiler vermenin yanı sıra, yollanan amatör fotoğraflar ayrıntılı olarak eleştiriliyor, doğru fotoğraf çekmenin alfabesi aktarılmaya çalışılıyordu. Bazı yazılar tek bir konu üzerinde yoğunlaşıyordu. 1938 tarihli dergilerdeki yazıların başlıkları da bunu gösteriyor: “Mevzu Nasıl Seçilir?”, “Küçük Negatiflerin Agrandismanı”, “Fotoğrafide Beş Esas.”

Fotoğrafçılık merakı daha geniş kesimlere yayılınca başka dergiler de konuya gereken ilgiyi göstermekte gecikmedi. 1934 yılında foto muhabiri Ali Ersan’ın öncülüğünde çıkarılan Fotoğraf Haberleri adlı dergi, ömrü uzun olmasa da, sayfalarında bol bol aktüel fotoğraf kullanarak, zaman zaman da amatör fotoğraf yarışmaları düzenleyerek fotoğraf merakının ilerlemesine katkıda bulundu. Yine gücünü fotoğrafı iyi kullanmasına borçlu olan Yedigün dergisi de Namık Görgüç’ü transfer ederek “Fotoğraf Köşesi”nin başına oturtmuştu. Görgüç’ün Yedigün dergisindeki ilk yazısı, amatör fotoğrafçılığın geldiği noktayı şöyle özetliyordu: “Bugünün medeniyetinde fotoğraf makinesi, cebinizdeki saat, mendil veyahut kalem kadar zarurî ihtiyaçlar arasına girmiş bulunmaktadır. Filhakika, ilk senelerinde, bu iş öyle dağdağalı bir mahiyetteydi ki, meselâ evinizden çıkıp, yarım kilometre ilerideki şehir dışından bir peyizaj yapmak için iki, hattâ üç kişilik bir ‘heyeti seferiye’ tahrik etmek mecburiyetinde idiniz. Fotoğraf çekeceğiniz mevkiin münasip bir yerinde küçük portatif karanlık odanız kurulacak, dışarda makineniz manzaraya karşı hazırlanırken, siz bu siyah çadırın içinde, taze taze plâk dökecek, bunu hamil olan şasinizle çıkıp, heybetli makinenizin kocaman bir monokl edasile kıpırdamadan bakan iri objektifinden, mükellef bir poz verecektiniz.”

Namık Görgüç bir zamanlar fotoğraf çekmenin ne denli zor olduğunu uzun uzadıya anlattıktan sonra, geliyor o günün koşullarına: “Halbuki, bugünün fotoğraf makine, hayır mitralyözleri, bir buçuk metrelik bir şerit parçası üzerine, iki dakikada, kırk tane prizi sıralayıverecek kadar pratik, bir sigara paketinin sığabileceği her cepte rahatça ikamet edebilecek kadar da minyon bir hale geldi.”7

31 Ekim 48. Şimdi yerinde koca bir otel olan Taksim Belediye Gazinosu önünde çekilmiş bir hatıra fotoğrafı.
Eski bir anı fotoğrafı. Demiryolunun
çok sık kullanıldığı yıllardan.

Amatör fotoğrafçılığın yaygınlaşmasında halkevlerinin de önemli rolü olmuştu. Halkevleri faaliyetleri arasına fotoğrafçılığı da almış, her yılın şubat ayında halkevlerinde fotoğraf sergileri açılmıştı. Çeşitli halkevlerinden gelen en iyi fotoğraflar Ankara’ya gönderilir, burada değerlendirilir ve ödül verilirdi. Konuyu inceleyen Seyit Ali Ak’ın yazdığına göre, “1940 yılında düzenlenen halkevleri arası amatör resim ve fotoğraf sergisine 46 halkevi yapıt yollamış”tı.8

1950’li yıllara yaklaştığımızda amatör fotoğrafçılık o denli yaygınlaşmıştı ki, Foto Dergisi’nin yayımladığı “Foto-Cep Kitapları” dizisi 24 kitaplık bir toplam oluşturuyordu. Bu kitapların adını sıralamak, olayın vardığı boyutu da gösterecektir: Okul ve Fotografi / Gecede Binbir Güzellik / Manzara Fotoğrafçılığı / Sun’i Işık (İçerde) / Gözden Kaçan Güzellikler / Fotomontaj ve Amatör / Foto Yoluyla Çizgi ve Tarama / Sun’i Işık (Dışarda) / Kış ve Spor / Mikroskop ve Fotografi / Siluet ve Gölge / Foto Reçeteleri 1 ve 2 / Halk ve Fotografi / Şundan Bundan / Bakmak ve Görmek / Foto ile Hayvan Avı / Bahar / Yaz / Güz / Kış / Foto Hileleri / Mimarlık ve Fotografi.9

Bugünün dijital teknolojisi, telefonlarla bütünleşmiş fotoğraf makineleri, printer’larla çoğalttığımız görüntüler ise bu tarihçenin doğal bir evrimi değil sanki. Eskiyi görünce, şimdi bir bilimkurgu öyküsü yaşar gibi olduğumuzu düşünmeden yapamıyorum. Fotoğraf albümlerinin da yavaş yavaş tarihe gömüldüğünü görmek mümkün. CD’lere aktarılan görüntüler, bilgisayar ekranlarında seyredilebiliyor yalnızca. Fotoğraf albümleri giderek sadece eski öykülerde kalan bir anıya dönüşecek. Yazık da olacak…

---

Nurullah Ataç: “Fotoğraf Albümü”

“Fotoğraf albümü… Hani şu beyaz kalan kâğıttan yapılıp hafif sarılaşmış albümler vardır; işte onlardan biri… İçindeki kırmızımtrak ‘glase’ fotoğraflar da hayli solmuş, hayli uçmuştur. Adeta bir rüya halini almıştır. Hatıralara solukluk, o uçukluk ne kadar da yaraşır! Akşam, masanın başına çocuğu ile beraber oturup fotoğraf albümünü karıştırırken: ‘İşte ninen, işte deden… Sen ona ne kadar benzersin… Bu da halandı, seni görse kim bilir ne kadar severdi… Bu da ben; bak elimde çantamla, sefer tasımla mektepten geliyorum… Ya ben de bir çocuktum. Çok mu değişmişim? Bana daha dün gibi geliyor. Annen de mi çok değişmiş? Sen de değişeceksin. Bak bebeklik resimlerine, şimdi böyle misin?’ diyen babanın hali, kıskanılacak şey değil midir? Çocuk o rüya rengi resimlere bakarken yavaş yavaş uyur; baba, içinde bütün o eski âlem canlanır, hüzünle zevkin birbirinden ayrılmaz bir suretle birleştikleri bir haz bütün ruhu kavrar. Mazi ile hal birleşivermiş, en acılı, en esrarengiz rüya, uyanıkken görülen rüya başlamıştır. Fotoğraf albümü yılları birbirine karıştıran, gönlümüzde büsbütün sandığımız hisleri şiddetle uyandırıveren bir büyücüdür.”

Foto Magazin, Temmuz 1938

---

Bir eski kitapçıda bulduğum negatif zarfının üzerinde “Meral Kardeşler” yazıyordu. 1950’lerin Boğaziçi’nden bir anı.
Yine eski bir negatiften baskı.
Zarfının üzerinde “Tuzla 1935” bilgisi bulunuyordu.

1. Malik Aksel, “Eski İstanbul’da Eski Panoramacılar ve Fotoğrafçılar”, İstanbul’un Ortası, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1977, s. 198.

2. Olcayto, “Sokak Fotoğrafçıları”, Hafta, 6 Temmuz 1956, s. 27.

3. (Dünden Bugüne) İstanbul Ansiklopedisi, c. 7, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul.

4. K.T., “Seyyar Fotoğrafçılar ve Müşterilerile Bir Saat”, Son Posta, 22 Ağustos 1936.

5. Yusuf Murat Şen, “Alaminüt Fotoğrafçılık”, Fotoğraf Dergisi, Ağustos-Eylül 2002.

6. Foto Süreyya, Mayıs 1931, s. 1.

7. Yedigün, 21 Şubat 1939.

8. Seyit Ali Ak, Erken Cumhuriyet Dönemi Türk Fotoğrafı, Remzi Kitabevi, İstanbul 2001, s. 196.

9. Foto Dergisi, Sayı 2, Ekim-Kasım 1945.

cumhuriyet, dergi, Foto Magazin, Foto Süreyya, fotoğraf, fotoğraf stüdyosu, Gökhan Akçura