Şemsiye:
Bir Direk Üstünde
Bir Çatı

Enis Batur yıllar önce yazdığı bir denemede1 “kısa bir Şemsiye Tarihi kaleme almak istemez miyim?” diye sorup, şöyle cevap veriyordu: “İstemem: Uzmanlığa büyük saygı duymakla birlikte, uzmanlık gerektirecek hiçbir işe soyunmam.” Böyle bir tarihçe için özel bir uzmanlık gerektiğini söyleyen Enis Batur’un şimdilerde başında olduğu yayınevinden piyasaya çıkan bir kitap şemsiyenin tarihini anlatıyor: Şemsiyoloji. Daha çok edebiyat tarihindeki şemsiyelerin peşine düşerek. Uzmanını bulunca kitabını basarım, anlamına geliyor herhalde bu… Ben de konuya ulusal bir katkı yapmak amacıyla, Türkiye’de şemsiyenin tarihini aktarmaya çalışacağım. Karınca kararınca…

kaynak: Selahattin Giz Arşivi

Eskiden şemsiye değil, benzer anlamda başka bir sözcük kullanılırdı: Çetr. Çadırdan gelen bu söz, daha çok padişahların başının üstünde tutulan gölgelik için kullanılıyordu. Belirli bir soyluluk ögesi olarak tarih boyunca metinlerde ve resimlerde karşımıza çıkar. Yalnız Türklerde değil elbette, diğer birçok uygarlıkta da aynı görevi taşır. İbn Battûta Bizans sarayında imparatorun huzuruna kabul edilişini anlatırken şöyle noktalar: “Bana bir hil'at giydirdiği gibi koşu takımları mükemmel bir at ve hükümdarların başında taşınan, aynı zamanda eman alameti olan bir şemsiye [mizalle = çetr] verilmesini emretti.”2 Julia Pardoe, II. Mahmut’un okçuları seyretmeye gittiğinde, saray görevlilerinden birinin ona kırmızı bir şemsiye tuttuğunu anlatır. Sultan Aziz de kendi için al ipek ve eşleri için içi beyaz ipekli al şemsiyeler yaptırmıştı. Bu şemsiyelerin içinde tel yerine ince fildişi kullanılıyordu.3

Sarayları bir kenara bırakıp sıradan insanların yaşamına bakarsak, zaten tarihin en eski dönemlerinden beri güneşten ve yağmurdan korunmak için başımızın üstünde tuttuğumuz bir şeyler olduğunu tahmin etmek zor değil. Pazar yerlerinde, meydanlarda, avlularda şemsiyenin ataları dikilip duruyorlardı mutlaka… Bir direğin üstüne kurulan bir çatı işte… Şemsiye ise daha biçimli, gelişmiş bir araç elbette…

“Cennetmekân
Abdülmecid Han Hazretlerine Ali Paşa tarafından takdim olunan şemsiye”, kaynak: İstanbul Şehir Üniversitesi
Taha Toros Arşivi

Sözlüklere bakalım

Önce eski sözlüklere göz atalım. Şemseddin Sami, Kamûs-ı Türki’sinde şemsiyeyi “güneşten muhafaza için olup, yağmur için dahi kullanılan el çadırı” diye tarif eder. Kamûs-i Osmani’de “güneşten veya yağmurdan korunmak için açılıp, sapı elde tutulan siper” diye tanımlanır.4 Ahmet Vefik Paşa’nın Lehce-i Osmani’sinde şemsiyenin açılımı olarak “ufak çadır, sâyeban, el çadırı” sözcükleri karşımıza çıkar. Mehmet Zeki Pakalın’ın Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü “çetr”den başlar şemsiyeye getirir sözü. “Şemsiye”nin Arapça güneşlik anlamına gelen bir sözcük olmasına karşın (şems güneş demektir zaten) Arapça sözlüklerde yer almadığını, bu sözcüğün I. Abdülhamid döneminden sonra uydurulduğunu ve şemsiyenin Türkiye’de 1774–1789 yılları arasında kullanılmaya başlandığını yazar.5 Turgut Etingü de, Türkiye tarihini anlatırken şemsiyenin III. Mustafa’nın son yıllarında İstanbul’da görüldüğünü söyler. “Bilhassa I. Abdülhamid’in tekrar tahta çıkışını takiben Küçüksu ve Boğaz alemlerinde, kayık sefasına çıkan dilberlerin ellerinde sık sık şemsiyeye rastlandığını” belirtir. Ardından I. Abdülhamid’in şemsiyenin diyanete uygun olmadığı ileri sürülerek şiddetle yasaklayan fermanını (sadeleştirerek) aktarır: “Benim vezirim. Dün Küçüksu’ya gittim. Bazı kibar haremleri, keferei frenç avratları gibi, kayıklarında şemsiye tutuyorlar! Doğrusu gereği diyanet değildir. Mukaddema ve geçen sene dahi, sadarete gediğinizde size söyledim. Menoldu. Ulema efendilerinin haremleri ise, onların daha şanları değildir. Men’i hususu münasip ise, siz bilursunuz; değil ise dahi, lâyıkı diyanet olması gerektir.”6

Abdülhamid dönemi
şemsiye ve yelpazesi
“Küçüksu Çeşmesi”, Jean Brindesi,
19. yüzyıl ortası

Bu şemsiye yasağı bir süre uygulanır, ama zamanla gevşer. Ardından şemsiyeler saklandıkları yerlerden çıkar, yine mesirelerde dolaşmaya başlarlar. Şarkısı bile çıkmıştır Göksu’daki şemsiyelilerin: “Ah ne baygın bakışın var a beyaz şemsiyelim.”7 Yaşmak ferace devrinde İstanbul’un kibar hanımlarının elinden düşürmediği bir süstür şemsiye. Esas görevi güneşten korumaktır malum. O dönemde kadının beyazı, güneş görmemişi makbuldür. 19. yüzyıl sonlarını aktaran bir romanda, “kadınların sokağa şemsiyesiz çıkmaları iyi sayılmaz” diye lafa girilir: “Yaşlılar kenarsız ve siyah şemsiye; tazeler etrafları tenteneli beyaz, kırmızı, neftî, lacivert, mavi gibi her renkten şemsiye kullanırlar.” Zengin tazeler ise sokakta yürürken sağ elleriyle şemsiyelerini, sol elleriyle eteklerini tutarak yürür.8 Refik Halid Karay da, Sultan Aziz döneminin giyim kuşamını aktarırken şemsiyeye değinir: “Başlangıçta kadın şemsiyeleri hem sap, hem genişlik bakımından pek küçük, incecik, sade ve hafifti. Saplar sonradan uzamış, tüllü ve katmerlisi de bunun arkasından gelmiştir.”9 Bir başka yazısında ise Abdülhamid döneminin “tül ve uzun şemsiyeler”ini hatırlar: “Kırk şu kadar seneden beri hayali gözümün önünden gitmeyen bu büklüm büklüm, katmer katmer şemsiyeler, kapalı iken, elinde taşındığı ince belli hanımın bir küçük boyda maketi gibiydi; açılınca azman bir krizanteme dönerdi. Arabaya yakışırdı, kayığa yakışırdı; çayırlarla, bahçelerle, havuzlar ve yalılarla, bütün güzel manzaralarla bağdaşırdı. Gölgesi serindi; yüz üzerinde dantellerin oymalı akisleri tatlı ziya oyunları yapardı. Şöyle, bir tarafa öyle manalı eğerler, bazan örtünürler, bazen de, yuvasından çıkan güvercinler gibi boyun bükerek arasından bir baş gösterirlerdi ki… O kadar lâtif, teması hoş, bulut gibi şeylerdi ki küçük hanımefendiyi kızdırıp bunu başına yemek bile zevkli olsa gerekti!”10 Bu şemsiye dayağı faslına Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey de değinir: “Ay başı kibarları, cebi delik beyler kırılıp dökülerek kadınlara harf-endâzlık ederler. Şaşkıncaları bu tecavüzlere karşı şemsiyeyi kendi tarafına indirmek suretiyle cevâb-ı hakaret alırlar.”11

Leyla Saz da anılarında şemsiyelerle ilgili ayrıntılı bilgi verir. Şemsiyenin düz, saçaklı, üstü dantel geçmiş, tüylü, boncuklu, çiçekli türleri olduğunu sıralar önce. Sonra farklı durumlara ışık tutar: “Sap çubuğuna bağlanan yerden yana devrilir pek küçük şemsiyeler de vardı. Bunlar kayıklarda kullanılırdı. Şemsiyeler yalnız gölge için değil, süs için ve yabancı nazarlardan saklanmak için de kullanılırdı. Gölgeli sokakta bile açık şemsiye ile yürüyenler az değildi!” Aslında bu dönemde de kadınların şemsiyeleri hâlâ göze batmaktadır. Basiretçi Ali Efendi, Basiret gazetesinde “Bu sene hanımların modası yaşmaklarıyla şemsiye ve feraceleridir,” diye girer söze. Sefahate para dayanmaz, diyerek moda için para harcanmasını eleştirir. Pek moda olan şemsiyelerin saçaklısı muteber olup, tanesi üç liraya satılıyormuş, diye ekler. Yazısını, “Bizde kadınların süslenip sokağa çıkması şer’an memnudur” dedikten sonra da ekler: “İsraf haramdır.”12

Şemsiyenin işaret dili

Ahmet Rasim Şehir Mektupları’nda şemsiyeyi diline dolar. Önce yağmurlu günlerde şehrin dört bir yanında karşısına çıkan “şemsiye karambolü”nden şikayetçi olur. Çarpışmalar, yırtılmalar, patırtılar dolu satırlardan sonra göğsüne bir ok gibi gelip saplanan bir şemsiyeden söz eder. Yeni Cami kemerinden geçen bir arabacının kamçısının alıp havaya savurduğu başka bir şemsiyeye getirir sözü. Sonra Şirketi Hayriye vapurlarında, yanında oturanın yeni şemsiyesi ile kendininkini değiştiren açıkgözleri hatırlatır bize. Yazının sonunu da esprili bir şekilde noktalar: “Medeniyetin tarihi iyiden iyiye araştırılacak olursa görülür ki insanlar, şemsiyeyi çadır devrini geçirdikten sonra kullanmaya başlamışlardır. O hâlde, bu aletin yine sıcak ülkelerden çıktığı şüphesizdir. Bu tarini hakikatin kılavuzluğu ile dahi anlaşılıyor ki kadın şemsiyeleri, erkek şemsiyelerinden sonra icad edilmiştir. Çünkü kadınlarınki, şemsiye ve yağmurlukların gördüğü hizmeti yapmakla yetinmeyip, ayrıca süse de yararlar. İpekli mendil, adi mendil, çuval, şal, kukulete, başlık, şemsiyenin elde taşınmasından ileri gelen yorgunluğu def etmek için bulunmuş ise, pek ziyade akıllıca düşünülmüş demektir.”13

Mesirede kadınlar,
II. Abdülhamid Fotoğraf Koleksiyonu

Yine Ahmet Rasim bir başka yerde ise, “şemsiye yaşmağın en birinci siperidir,” diye başlar anlatmaya: “Güneş onun siyaneti sayesinde nermin kadın yüzlerini karartamaz. Çiy bakışlar, iptidaî süratlerini, onun araya girmesiyle kaybederler. Elde, başta bulunduğuna göre ruh haletlerinden nişan verir. Bu bir işarettir ki, açılıp kapanışı, eğilip açılışı ile kadınları birbirinden ayırır.”14 Üstad, Fuhş-ı Atîk’de muhabbet dilini anlatırken, şemsiyenin bu konudaki engin marifetlerini ifşa etmekten geri durmaz: “Kayıkta şemsiye!.. Meselâ yan tarafta az eğilir: ‘sana gücendim,’ daha eğilir: ‘vallahi dargınım,’ yüzü bütün kapar: ‘bir daha yüzümü göremeyeceksin,’ ‘seni görmek istemiyorum, hâlâ anlıyamadın mı?’ sağdan sola alabanda eder: ‘durma, geç!’, ‘dön, git!’, ön tarafa hafifçe düşer: temennâya bedel ‘hoş geldin, safa getirdin efendim,’ çokça düşer: ‘gene helecanım kalktı,’ arkaya doğru gider: ‘ooooh!’, bütün bütün arkaya dayanır: ‘ne hallere giriyorum, gör de merhamet et!’, yan tutar: ‘kekâ!.. Bu ne saadet!’, kapanıp açılır: ‘bu gece değil, yarın!’, kapanıp durur: ‘sonra gününü tayin ederiz’ demek istediğini anlatır.”15 Şemsiye değil mors cihazı mübarek!

Bu kadın şemsiyeleri romanlara da yansır elbette. Recaizade Mahmut Ekrem’in Adaba Sevdası16 adlı romanında Bihruz Bey’in Kadıköy tenezzühlerinde gözüne takılan güzelliklerden biri de şemsiyelerdir: “Sarışın hanımın şemsiyesine gelince öyle dantelli, saçaklı neviden parlak renkli değil de tabiatındaki —hani ya şu Bihruz Bey’i ilk bakışta: ‘Quelle... goût excellent’ [Ne selim bir zevk] sözüyle kendisine övgü yağdırıcı bir kişi eden— zarafetin en büyük işareti olarak sade, güzel ve yalnız sapına feracesinin renginde bir kurdele bağlı, siyah, ağır atlastan idi. Okuyucular isterlerse bu şemsiyeyi de o güneşli gökyüzünün bir tarafında, bir kara buluta benzetebilirler. O zaman benzetmenin sunduğu hayal ortaya çıkar. Çünkü bulutun göğün içinde olması gerekirken gökyüzü bulutun içine girmiş olur.” Beyazıt civarında yaptığı gezilerde de “ekserisi ipekli parlak kumaşlardan rengârenk şemsiyeleri” olan süslü hanımlar dikkatini çeker.

Naci Kalmukoğlu,
Suna ve İnan Kıraç Koleksiyonu

Aslı Uçar, Teselliyi Eşyada Aramak: Türkçe Romanda Nesneler, başlıklı doktora tezinde söz konusu romandaki şemsiyelerin özel rolünün peşine düşer: “Araba Sevdası’nda karakterden boşalan yere nesneler dolmuştur; çünkü nesneleşen karakterin muhatabı da diğer insanlar değil, nesneler olmaktadır. Romanın sonunda Bihruz Bey, artık Periveş Hanım’la değil de onun kırmızı şemsiyesiyle konuşur. Landonun ve arabanın yokluğunda, Bihruz’un nesnesi artık kırmızı bir şemsiyedir. Bihruz Bey, romanın başında landoyu nasıl takip etmişse sonunda da kırmızı şemsiyenin peşinden gider. Şuna da dikkat çekmek gerekir ki nesneleri muhatap alan sadece o değildir. Anlatıcı da nesneleri cümlelerde özne olarak kullanarak kişileştirmekte ve ‘nesne-karakter’lere dönüştürmektedir. ‘Rengârenk şemsiye alayı’ yolda dalgalana dalgalana gitmektedir. Şemsiyelilerden birini Periveş’e benzeten Bihruz Bey, kırmızı şemsiyeyi takip etmeye başlar. Bununla birlikte, sokakta yürüyen ve karakterin peşinden gittiği Periveş değil, kırmızı bir şemsiyedir. Anlatıcı da kırmızı şemsiyeyi bir insan gibi sokakta yürütür: ‘Kırmızı şemsiye hayli gittikten sonra sağda bir sokağa saptı.’ Burada basit bir metonimi ya da mecaz-ı mürselin (kırmızı şemsiyeli) ötesinde, bir nesnenin düzenli olarak karakterin yerine geçmesi söz konusudur. Periveş Hanım’ın adı dahi anılmaz, ortada sadece yürüyen bir şemsiye vardır. Kırmızı şemsiye şu cümlede de açıkça Periveş’in yerine geçmiştir: ‘Kırmızı şemsiye ise takib olunduğundan haberdâr olmadığından beyin ayağının sesini alınca döndü, kendisine baktı.’ Anlatının sonunda ise Bihruz Bey, Periveş’e değil kırmızı şemsiyeye hitap ederek konuşur. Landodan sonra anlatıda, kırmızı şemsiye de Periveş karakterinin yerine geçmiştir.”17 Edebiyatımızda adından dolayı “şemsiye” başlıklı bir metinde mutlaka yer alması düşünülecek iki roman vardır; bu romanları ayrıca küçük bir not olarak yazacağım.

İstanbul kadını, Galata Kulesi,
kartpostal

Erkekler için şemsiye

Osmanlıda şemsiyenin evrimini anlatırken hep kadın şemsiyelerinden söz ettik şimdiye kadar. Sadece kadınlar mı kullanırdı şemsiyeyi peki? Elbette hayır. Batı’ya öykünen, şıklık yarışı yapan efendiler de baston yerine kullanırdı şemsiyelerini. Reşat Ekrem 20. yüzyıl başlarında kibar İstanbul delikanlıları arasında sapları elmaslı ve kenarları sırma saçaklı şemsiye kullanılmasının pek moda olduğunu söyler.18 Araba Sevdası’nın Bihruz’u, Eylül romanının Suat’ı, Şıpsevdi’nin Meftun’u hep şemsiye taşırlar ellerinde. Mai ve Siyah’ın Ahmet Şevki Efendi’si “koyu nefti alpağadan küçük bir çadır kadar” büyük bir şemsiye kullanır. Abdülhak Şinası Hisar’ın alafranga kahramanı Ali Nizami Bey “yüzü beyaz ve krem ipekli ve içi pembe, kırmızı veya yeşil atlaslı bir şemsiye” taşır. Batı’ya öykünen Çelebi tipinin ise, önce “elinde lâle (18. yüzyıl ve 19. yüzyılın ilk yarısı), gül (19. yüzyılın ilk yarısı), çiçek demeti, ayrıca eldiven, baston, şemsiye (Meşrutiyet devri)” taşıdığını görürüz. Karagöz’de karşımıza çıkan Çelebi, işte bu son dönemin şemsiyeli tipidir.19

Karagöz’de Çelebi,
Yapı Kredi Karagöz Koleksiyonu ve
Asaf Halet Çelebi,
Mizah, 19 Aralık 1940

1914 yılında yayımlanan Sevdâ Lûgati’nde “şemsiye” maddesi ise o dönemin romantik bakışını hatırlatır bize: “Güneş ve yağmurdan muhafaza için istimâl olunur. Penbeleri gelincik çiçeklerine, beyazları kelebeklere benzerler. Penbelerinden süzülen ziyâ-ı al, güzel çehreleri bir verd-i ateşine benzetir. Güzel eller arasında kanatlarını açar, rüzgâra karşı mütemâyil bir kuş gibidir.”20 Ama romantizm de bir yere kadar! 1921 yılında kadınların şemsiye saplarında garip gelişmelerin hasıl olduğunu görürüz. Hanım dergisinde Güzide Ferid bu işe el koyar. “Zavallı ninelerimiz ince zarif saplı dantellerden mamul şemsiyelerinin gölgesi altında Boğaziçi’nin, Erenköy’ün mesirelerinde gezerlerken bir gün olup da haîdelerinin [kız torunlarının] böyle ale-l-acâib şemsiyeler kullanacaklarını hatırlarına bile getirirler miydi?” Neydi olan biten? Dergide resimleri de bulunan şemsiye sapları küçük heykelciklerden oluşuyordu: Fil, horoz başı, yılan kafası vb. Güzide Hanım bunlardan “tiksinti” duymakta ve Türk kadınlarının bu modayı aşağı görerek yeni şemsiye saplarını kullanmamalarını istemektedir. Bununla birlikte yeni moda şemsiye saplarının İstanbul’da da tutunduğunu ve Beyoğlu’nda bir madamın aslan kafası biçiminde yapılmış bir şemsiye sapı kullandığını kız kardeşinden aldığı bilgiye göre öğrendiğini belirtmektedir. İşin içinde milliyetçilik de vardır elbette. Yazar şöyle noktalamakta yazısını: “Beyoğlu’nun hüsn-ü tabitanı, Rum kokonalarını taklit edecek Türk hanımı tasavvur edemiyorum.”21

Peki şemsiyeyi nasıl kullanmalıyız diye soranlar olmadı mı? Her şeyin olduğu gibi onun da adabı var! 1927 yılında Dr. Abdullah Cevdet’in hazırladığı adabımuaşeret kitabında önce Avrupalıların şemsiye için yağmura karşı umbrella, güneşe karşı ise parapluie adını kullandıkları hatırlatılıyor. Mesaj ise kısa ve açık: “Şemsiye kullanırken, etrafı rahatsız etmemeye dikkat edilmeli” ve “umbrellanın sapını omuzu üzerine dayamak” gibi laubali kullanım tarzlarından kaçınılmalıdır.22 Aradan yıllar geçse de işin adabı pek değişmez. Saatli Maarif Takvimi’nin 26 Şubat 1969 tarihli yaprağını çevirdiğimizde “terbiye ve nezaket kuralları” başlığı altında şunları okuyabiliriz: “Şemsiye ve baston daima dik bir vaziyette taşınmalıdır. Baston ve şemsiyeyi sallandırmak caiz değildir. Yağmurdan ıslanmış bir şemsiyeyi başkasını rahatsız etmeyecek biçimde taşımalıdır. Bir eve girdiğimizde onu antrede bırakmak lazımdır. Açık şemsiyeyi de kimseyi rahatsız etmeyecek ve başkasını ıslatmayacak tarzda tutmalıdır.”

Amcabey, kartpostal

Kim yapar, kim satar bu şemsiyeleri?

Peki bu şemsiyeleri kim yapar, kim satardı? Avrupa’dan ithal edilen şemsiyeler büyük mağazalarda bulunurdu. Bon Marché, Mayer, Au Lion, Alman Pazarı, Tıring Galata, Kırmızı Horoz, Orozdibak, Luvr, Brod bu alanda ilk karşımıza çıkan isimler. Bunların çoğunda Avrupa’dan ithal edilmiş şık ve gösterişli şemsiyeler satın almak mümkündü. Yerli şemsiyeleri ise çadırcılar yapardı. Musahipzade Celâl, çocukluğunda rastladığı bir şemsiyeyi anlatırken bu tür imalatçılardan birinin adını da verir: “Çocukluğumda taallûkatımızdan Çadırcılar Kethüdası, yüz yaşına yaklaşmış Hacı Memiş Ağa’nın, Aksaray’da Sorguççu sokağındaki konak yavrusu hanesine gidip gelirdik. [...] Üzeri çiçekler ve çaprazvari yazılarla süslenmiş bir asasından maada, erkek şemsiyelerinin bir misli cesametinde atlas bir şemsiyesi vardı. Bu şemsiyenin telleri ince hezaren çubuklardı. Abanoz ağacından olan sapı da necef taşından büyücek yuvarak limonî renkte bir topak, topun üzeri altından kakma yaldızlar ile süslü idi. Bu şemsiyeyi Çadırcılar Kethüdası Hacı Memiş Ağa’nın vaktiyle kimin için yaptığını öğrenemedim.”23

Şemsiye üreticisi işyeri kartı

Şimdi olduğu gibi eskiden de yağmur yağdı mı ortalığı seyyar şemsiyeciler sarardı. Eski destancılardan Vasıf Hiç ise, seyyar şemsiye satıcıları konusunda önemli bilgiler aktarır bize. II. Abdülhamid ve onu takip eden dönemde şemsiyenin yalnız dükkânlarda satılmadığının altını çizen Hiç, Eminönü kemerinin altında, meydanda, köprü üstünde yağmurlu havalarda seyyar şemsiye satıcıların dolaşıp, bağıra bağıra şemsiye sattıklarını belirttikten sonra özel bir satış bölgesini tanıtır bize: “Fakat asıl şemsiye borsası, Galata’da hazır elbise satan Avusturyalı Ştayn [Stein] mağazasının önünden yukarıya doğru uzanan köşe başındaki piyango bileti satan tütüncü ve gazeteci dükkânının arasındaki sahada idi. Burada, bir köşeden öteki köşeye kadar gidip gelerek satış yaparlardı. Bazan [Galata Köprüsü’nün Karaköy yönündeki başlangıç noktasında bulunan] Aziziye Karakolu’nun önüne kadar uzadıkları da olurdu.” Vasıf Hiç seyyar şemsiye satıcılarının çoğunun Yahudi olduğunu, az sayıda da Rum bulunduğunu söyler. “Yahudiler, kavı dökülmüş, yakası yağlı redingot yahut istanbulin giyerlerdi. Paltosu olanlar, istanbulin veya redingotlarının üstüne geçirirler, olmayanlar yağmur ve kar altında, titriye titriye dolaşırlardı. Nar çiçeği renginde fes giyerlerdi. Kalıp tablalı idi. Sekiz on tel kalmış püskül daima arkada dururdu. Fesin kenarları çepeçevre yağlıydı.” Vasıf Hiç Rum satıcıların giysilerinin Yahudilerden bir ölçüde daha iyi olduğunu sözlerine ekledikten sonra devam eder: “Şemsiyeleri sap tarafından —o devirlerde şemsiyeler ekseriyetle devrik saplıydı, bugünkü gibi topuz başlılar pek yoktu— sol kollarına asarlardı. Orası kâfi gelmezse sağ ellerine de asarlar, kollarını göğüslerine çaprazlayarak yürürlerdi. Mallarını Türkçe olarak satmazlar, daima Rumca söylerler, habire bağırırlardı: ‘Umbrela! Umbrela!’

Seyyar satıcılar sapı gül ağacından, kumaşı iplikten zarif ve güzel şemsiyeler değil, basit, bezi bayağı, sapı demirden ve üzeri açık kahve telvesi renginde boyanmış şemsiyeler satarlardı. Bunların en aşağısının fiyatı 6, en yükseği ise 20 kuruşa satılırdı.”24

Servet-i Fünun, 7 Haziran 1900 ve
T. Eaton Co. Canada kataloğu

Daha 1932 yılında şemsiyenin modası geçmeye başlamıştı. Muhittin Dalkılıç’ın hazırladığı (Yeni Hayat Adamına) Yeni Adabı Muaşeret kitabında şemsiyenin hemen hemen tarihe karışmış bulunduğu ileri sürülüyordu. Şemsiyenin bir süs değil, yağmura karşı gerekli bir araç olduğunun altı çizildikten sonra, artık muşamba pardesüler ve emprimeler icad edildiği için ıslanmak tehlikesinden kurtulduğumuz hatırlatılıyordu. Bu sayede caddelerde yürüyenleri tehlikeye sokmak ve rahatsız etmenin de geride kaldığı belirtiliyordu. “Kadın şemsiyeleri de keza ölüme mahkûm olmuşlardır,” diye devam ediyor yazı. “Bugün yağmurdan veya kardan korunmak için şemsiye taşımayı kabul edecek hanım pek enderdir. Yalnız, yazın, bilhassa sayfiyelerde, daha çok bir süs olmak üzere güneş şemsiyeleri ara sıra moda olmaktadır.”25

Reşat Ekrem Koçu da, 1960’lı yıllarda yayımladığı Türk Giyim Kuşam ve Süslenme Sözlüğü’nde, artık memleketimizde erkeklerin güneşe karşı şemsiye kullanmadıklarını, yakıcı güneş altında şemsiye açanların sadece kadınlar olduğunu yazıyor. Ardından ekliyor, “zamanımızın gençleri yağmur altında bile şemsiye kullanmıyor, erkek şemsiyesi kesin olmamakla beraber, adeta yaşlılık alâmeti olmuştur denilebilir.” Kadın şemsiyelerinde ise bir ara kısacık saplı hatta sapları kırılıp bükülüp küçücük bir kılıf-torba içine giren kadın şemsiyelerinin moda olduğunu hatırlatan Koçu ekliyor: “Son yıllar içinde kadın şemsiye modasında saplar yine uzamıştır ve şemsiye alır iken, kumaşının desenleri ile beraber sapının şekli, sahibesinin zevk ve zerafetinin bir mîyârı olmuştur.”

İstanbul’da pazar şemsiyeleri,
Warwick Goble

Tabii şemsiyeleri sadece bireysel kullanım araçları olarak da düşünmemek gerekir. Haklarında evrimsel, ansiklopedik veya edebi pek bir şey söyleyemeyeceğim şemsiyeler de olduğunu hatırlayalım. Pazarlarda satıcıları koruyan büyük şemsiyeler, plajlarda ve bahçelerde karşımıza çıkan şemsiyeler de aslında bu konunun içinde yer alıyor. Hele son dönemlerde sık sık karşımıza çıkan reklamlı şemsiyeler ise ayrı bir konu…

Plajda şemsiye
Plajda şemsiye, Florya, 50’ler

Şemsiye yazısını Salâh Birsel’in aktardığı bir anektodla noktalayalım. Yağlıkçı Hacı Ahmet Ağa’nın şair oğlu Şeref Efendi eski ve çadırımsı şemsiyesinden kurtulmak ister. Ama bunun için yaptığı her çaba boşa gider. Şöyle anlatır Şeref Efendi: “Eski bir şemsiyem vardı. Defetmek isterdim. Çünkü eskisi elde iken yenisini almaya gerek görmezdim. Eskisi yiterse, yenisini alırım, diye düşünürdüm. Bizim şemsiyeyi de vapurda unutsam, ertesi gün kamarot: ‘şemsiyenizi unutmuşsunuz,’ diye elime tutuştururdu. Bir seyir yerine ya da bir eve giderek dalgınlıkla unutma numaralarına yatsam, birkaç gün sonra yine ortaya çıkar. Daha iyisini söyleyeyim, bir gün vapura binerken denize düştü. Ben: ‘Oh, kurtuldum,’ diyordum ki, vapuru, hareket etmişken durdurup şemsiyemi denizden çıkardılar, suları aka aka elime tutuşturdular. Bir kez Beykoz Çayırında, kimse görmeden, arkadaşlarla oturduğumuz hasırın altına soktum. İskeleye geldik. Vapur gelinceye değin şemsiyeden ses sada çıkmadığı için sevinmeye başlamıştım. Ama vapur tam halat alacağı sıra, biri koşa koşa yetişti: ‘Efendi şemsiyeni hasırın altında unutmuşsun,’ diye bizim mahutu güverteye fırlattı. Kısacası, başıma püsküllü bela kesilen şemsiyeyi nerede unuttum, nerede bıraktımsa, er geç gelip beni buldu.”26 Bu da şemsiyenin sihirlisi!

1. Enis Batur, “Şemsiye,” Cumhuriyet Dergi, 8 Aralık 1991.

2. İbn Battûta, Rihletü İbn Battûta II’den akt. Casim Avcı, “Müslüman Arap Kaynaklarında Bizans İmpartorlarının Tasviri,” Tarih İçinde İstanbul içinde, İstanbul 2010, s. 108-109.

3. Nurettin Rüştü Büngül, Eski Eserler Ansiklopedisi, C.2, Tercüman Gazetesi Yayını, İstanbul tarihsiz, s. 72. Cemalettin Bildik, bu şemsiyenin Deniz Müzesi’nde bulunduğunu yazar, Akşam, 26 Eylül 1948.

4. Aktaran Turgut Etingü, “(Bizde ve Dünyada) Şemsiye,” Hayat, 24 Ekim 1963.

5. Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, c. 1, M.E.B. Devlet Kitapları, İstanbul 1971, s. 357-358.

6. Turgut Etingü, a.g.y.

7. Hafız Aşir Efendi, “Ah Beyaz Şemsiye,” uşşak şarkı, Odeon od-0114.

8. Celâl Akyürek, Bir Adam ve Dört Devir, Uğur Kitabevi Yayınları, İstanbul, 1944, s. 23.

9. Refik Halid Karay, Üç Nesil Üç Hayat, Semih Lütfi Kitabevi, İstanbul, tarihsiz, s. 77.

10. Refik Halid Karay, “Şemsiye,” Deli içinde, Semih Lütfi Kitabevi, İstanbul, 1939, s. 144-145.

11. Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey, (Eski Zamanlarda) İstanbul Hayatı, Kitabevi Yayınları, İstanbul, 2001, s. 113.

12. Basiret, No. 923, 12 Rebyülevvel 1290/ 27 Nisan 1289’dan aktaran Basiretçi Ali Efendi, İstanbul Mektupları, Kitabevi Yayınları, İstanbul, 2001, s. 142-143.

13. Ahmet Rasim, Şehir Mektupları, Devlet Kitapları, İstanbul, 1971, s. 202-205.

14. Aktaran Ahmet Cemaleddin Saraçoğlu, Eski İstanbul’dan Hatıralar, Kitabevi Yayınları, İstanbul, 2005, s. 152.

15. Ahmet Rasim, Fuhş-ı Atîk (Eski Fuhuş Hayatı), İskit Yayınevi, İstanbul, 1958, s. 157-158.

16. Recaizade Mahmut Ekrem, Araba Sevdası, Can Yayınları, İstanbul, 2019.

17. Aslı Uçar, Teselliyi Eşyada Aramak: Türkçe Romanda Nesneler, Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölümü, doktora tezi, Ankara, 2012.

18. Reşat Ekrem Koçu, Türk Giyim, Kuşam ve Süslenme Sözlüğü, İstanbul, 1960, s. 218.

19. Cevdet Kudret, Karagöz, c. 1, YKY, İstanbul, 2004, s. 19-23. Daha ayrıntılı örneklemeler için Sabri Esat Siyavuşgil’in 1938’de yayımlanan İstanbul’da Karagöz ve Karagöz’de İstanbul adlı çalışmasına bakmakta yarar var. Yeni basımı Karagöz Kitabı içinde, Kitabevi Yayınları, İstanbul, 2000, s. 104-118.

20. Mehmed Celâl, Sevdâ Lûgati, Günümüz diline aktaran: Sevengül Sönmez, Okuyanus Yayınları, İstanbul, 2003, s. 242.

21. Güzide Ferid, “Modanın tecavüzüne uğramayan bir şemsiye sapları kalmıştı,” Hanım, s. 1, 1 Eylül 1921. aktaran Elif Mahir Metinsoy, Mütareke Dönemi İstanbul’unda Moda ve Kadın (1918–1923), Libra Yayınevi, İstanbul, 2014, s. 223-224.

22. Dr. Abdullah Cevdet, Mükemmel ve Resimli Adâb-ı Muaşeret Rehberi, İstanbul, 1927. Aktaran Nevin Meriç, Adâb-ı Muaşeret: Osmanlı’da Gündelik Hayatın Değişimi (1894–1927), Kapı Yayınları, İstanbul, 2007, s. 417.

23. Musahipzade Celâl, Eski İstanbul Yaşayışı, Türkiye Yayınevi, İstanbul, 1946, s. 139.

24. İstanbul Ansiklopedisi, c. 3, İstanbul, 1960, s. 1418.

25. Muhittin Dalkılıç, (Yeni Hayat Adamına) Yeni Adabı Muaşeret, Suhület Kütüphanesi Yayını, İstanbul, 1932, s. 103.

26. Salâh Birsel, Boğaziçi Şıngır Mıngır, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 1980, s. 183.

Gökhan Akçura, gündelik hayat, popüler kültür, şemsiye