Radyo Katil,
Gramofon Maktul!

Gramofonun altın çağında Hikmet Feridun Es, İstanbul’da “en şayanı dikkat iş”in Sirkeci’de plak satıcılığı yapmak olduğunu söyler. Nasıl olmasın, dükkân dolup dolup boşalmakta, her tür plak aranmakta, icabında dinlenmekte, işler de maşallah iyi gitmektedir.1 Sait Faik de pek sever gramofonu, “o arkadaştır, dosttur, mütevazıdır” der. Devam eder sonra: “Gramofon başlı başına, kendi namına bir medeni adamın zevk aletidir. İnsanoğlunun küçücük, temiz arzularına başeğen, onun zevkini düşünen bir alettir. Kimselere zararı yoktur. Bayılırım borulularına! Kırmızı, yeşil, mavi, turuncu borulularına!”2 Gerçekten Cumhuriyet’in ilk döneminde bir gramofon salgını yayılır dört bir yana. Evler yetmez, balkonlara, kırlara yayılır gramofon. Dans dershanelerinde, kahvelerde, hatta gazinolarda taş plaklar çalınır. O dönemin katalogları bu zenginliğin kanıtlarıdır…

Ama bu saltanat pek uzun sürmez. 1934 yazı, Son Posta gazetesi “Bir zamanlar bütün evleri saran gramofon sesleri artık kaldırımlara düştü.” diyerek girer söze. Gazetenin ileri sürdüğüne göre, İstanbullular artık plaklara hiç yüz vermemekte, evde radyo varsa düğmeyi çevirip tüm Avrupa’yı dinleyebilmektedirler… Röportajcımız Sirkeci’de Yeni Postane’nin önünden geçerken, kepenkleri örtülü bir dükkânın önünde bir sürü plağın yere yığıldığını görür. Çığırtkan bağırmaktadır: “Beyefendi, buraya bakmadan geçme beyefendi!.. Burada müthiş bir cinayet var beyefendi!.. Radyo gramofonu öldürdü. Plaklar öksüz kaldı beyefendi.” Satıcı dükkânlarda 1,5 liraya satılan plakları 40 kuruşa satmaktadır bu tezgâhta. Kaldırıma koyduğu tezgâhta gramofona durmadan plak koymakta, tangolar, fokstrotlar, valsler çalmaktadır… Ama ne fayda, gelip geçenler yüzlerini çevirip bakmazlar bile!

12 Mart 1932

Yine de işsiz güçsüz birkaç kişi müzik dinlemek amacıyla yanaşır tezgâha. Biri sorular sorar, önce aldırmaz satıcı, ama sonra dayanamayıp başlar anlatmaya: “Radyo ortalığı sarınca gramofon nalları havaya dikti. Hani Anadolu olmasa, fabrikalar işi çoktan bırakırlardı. Bereket versin Anadolu’ya… Bizim Galata’da bir zamanlar Sabunya Kumpanyası diye bir tiyatora vardı. Mığırdıç Efendi diye bir cinayetçi aktör şanoya çıktı mı: ‘Aman yarabbim, neler görüorum. Ayakta bir maktul, yerde bir katil! diyerek ayvazlık ederdi. Bizim plaklar da böyle… Radyo katil, gramofon maktul oldu.” İşportacımız meğer bir plak mağazasında da çalışırmış eskiden, şöyle anlatıyor o eski günleri: “Ben vaktile şu karşı yoldaki fabrikada çalışırdım. Fabrika harıl harıl işlerdi. Şarkıcı karıların biri gelir biri giderdi. Küpe şarkı söyler gibi geçerler bir makinenin karşısına, var ederlerdi çığlığı… O zamanlar mağazadan müşteri eksik olmazdı. Biri gelir bilmem hangi hanımın plakasından on tane, biri bilmem kimin şarkısından yirmi tane alırdı. Şimdi öyle mi? Bir kere İstanbulluların plaka diye bir şey aldıkları yok. Evlerinde telli bir radyo var mı tamam, çevir düğmeyi, bul Avrupa’yı, çevir düğmeyi bul şantozları! Sonra yaslan şilteye, dinle babam dinle!.. Yok plaka bozulacak makine duracak, fren kırılacak, iğne bitecek korkusu yok.”

Peki satıcımız bu 40 kuruşa sattığı plakları nereden almaktadır? Cevabı yine kendisinden aktaralım: “Çadırcılardan, mahalle aralarında dolaşan eskicilerden, gramofon fabrikalarından.” Meraklı biri sorar fabrikalardan yeni yeni mi almaktadır bu plakları? “Amma yaptın yeni plakları kim verir,” der işportacı, “Elbette eskileri… Fabrikanın Anadolu müşterileri vardır. Onlar getirir, ucuza satarlar, fabrikalar da bize verir, biz de satarız…”3

Durumun vahametini sokak satıcısından anladık. Şimdi bir de dükkân sahibinden dinleyelim. Vakit gazetesinin sorularına şöyle cevap veriyor plakçı: “Gramofonculuk ölmüştür, beyim, ölmüştür… Plak satışı her sene biraz daha duruyor. Kira çok, masraf çok, iş yok… Kapatacağız dükkânı velhasıl.” Röportajcımız bu durumun nedeninin radyo mu olduğunu sorunca şöyle bir karşılık alıyor: “Radyocuların da hâli bizden kötü. Gramofonu öldüren ne radyodur, ne de bir şey… Parasızlık öldürüyor gramofonu bey… Para yok… En fazla iş yapan gramofoncu günde beş plak ya satar, ya satmaz… Yılda kırk çeşit yeni plak ancak çıkıyor.” Sonra durup ekliyor: “Milleti gramofondan, plaktan soğutan bir şey daha var: Plaklarda o eski dayanıklılık artık kalmadı. Fabrikalar, fazla sürüm yapalım diye, halk plakları çabuk eskitsin, çabuk yenilesin diye, kötü malzemeyle kötü plaklar sürüyorlar piyasaya. Vaktiyle beş yüz defa çalınmakla bir şeycikler olmayan plakları artık bulamazsın, bey… Şimdiler beş kere çalınmakla, kağnı tekerleği gibi gıcırdamaya başlıyor.”

Röportajcımız bu karanlık havayı değiştirmek için olsa gerek, konuyu değiştirir. En çok hangi tür plakların satıldığını sorar. Alafranga plaklar daha çok satılmaktadır, gençler en çok rumba, tango gibi melodileri sevmektedir. Yeni plaklar, eski plaklar hepsi vardır dükkânda… Sonra aklına gelmiş olacak, ilginç bir noktaya değinir: “Eski plakların daha başka alıcıları da vardır… Ressamlar üzerlerine resim yapıp satmak için bizden tanesi yüz paraya müstamel plak alırlar… Eski plakları bazen zift yerine kullanmak için kalafatçılar; bazen ateşlerini tutuşturabilmek için hamamcılar ve kaloriferciler alır.”4 Ah, zavallı plaklar!

Radyo yaygınlaşıyor

Anlaşılacağı gibi plakların yerini hızla radyo almaktadır. 1927 yılında yayına başlayan İstanbul Radyosu’nun başlangıçta çok az dinleyicisi vardır. İstanbul Radyosu yayına başladığı sırada, Türkiye’de biri (teknik müdür) Hayrettin Bey’in, öbürü (kimse artık) Bahriyeli Enver Bey’in, geri kalan beş tanesi de Türkiye’deki yabancıların dışarıdan getirttikleri kulaklıklı alıcı makineler olmak üzere, sadece yedi radyo cihazı bulunmaktadır. Şirket alıcı sayısını artırmak için ilginç girişimler de yapar. Örneğin 1928 yılında harf devrimi sırasında gazetelerde şöyle bir ilan yer alır: “Yeni Türk Alfabesini suhulet ve istirahat ile öğrenmek istiyor musunuz?” diye sorulmakta, ardından açıklanmaktadır: “İstanbul Telsiz Telefon Merkezi tedrisata başlıyor.” O zaman ne yapmak lazım: “Memleketimizin en mükemmel telsiz ahizeleri Beyoğlu’nda No.370[de] Baker şirketindedir. Taksit ile arzu ettiğiniz makineleri alabilirsiniz. Her satılan ahize teminatlıdır.”5

Telefunken radyoları broşür kapağı, 1935

Ama radyoların sayısı elbette giderek arttı. 1936 yılında tüm ülkede alıcı sayısı 10.640 iken 1937’de 22.800, 1938’de 33.753, 1939’da ise 56.076’ya yükseldi.6 Daha 1935 yılında gazeteler durumu “radyo salgını” olarak nitelendiriyordu. Üç dört yıl evvel gramofona övgüler düzen Hikmet Feridun, durumun nasıl değiştiğini anlamaya, anlatmaya çalışıyor: “İstanbul’da zaman zaman bir eğlence moda olur. Mesela bir zaman gramofonun hâli ne idi? Bir zamanki dans salgınını unuttunuz mu? Her evde bir gramofon durup dinlenmeden mütemadiyen dönen plaklar ve durup dinlenmeden —esrarengiz bir hastalığa tutulmuş gibi— zıp zıp sıçrayan insanlar.” Ve şimdi İstanbul’un yeni oyuncağı da radyodur. Bu salgının gramofon tutkusunu bastırdığını söyleyen yazarımız şöyle devam ediyor: “Şöyle bir caddeden geçerken başınızı yukarıya kaldırıp bir bakın… Örümcek ağı gibi damdan dama uzanan antenler… Bazılarında radyo tiryakiliği o dereceye gelmiş ki —tabiî hâli vakti yerinde olanlarda— otomobillerinde bile birer radyo… Fakat bu oldukça keyifli bir şey… Yanda sevgili, arabanın içinde yiyecek, içecek. Öteberi… Çek Boğaz tepelerinden birinin üstüne… Kur radyoyu… Aç Londra’yı, aç Paris’i, aç Berlin’i, aç Peşte’yi, aç Viyana’yı…” Hikmet Feridun, İstanbul Radyosu müdürünün yaptırdığı bir araştırmadan da söz eder. Buna göre üç türlü radyo meraklısının olduğu anlaşılmış: 1. İstasyoncular. 2. Makineciler, 3. Musiki meraklıları…7 Ama bu konunun ayrıntılarına dalmayalım, konumuz gramofonun ölümü, radyonun yükselişine bundan fazla yer vermeyelim isterseniz… Yine de radyonun plaklardan her zaman yararlandığını söylemeden geçmeyelim. Örneğin 1936 yılında İstanbul Radyosu yayınlarına baktığımızda, günde en az iki kez plak çalarak yayın yapıldığını görürüz: “Muhtelif plaklar neşriyatı ve halk musikisi” / “Klasik sololar (plak)” / “Dans plakları” / “Valsler (plaktan)” vb. Bu liste uzar gider…

Blaupunkt radyoları, 1935

1936 yılında bu kez Tan gazetesinin kadrolu röportajcısı Salahaddin Güngör aynı konuya el atar. Bir plak dükkânının önünde toplanmış kalabalık dikkatini çeker. İçerde Safiye Ayla’nın plağı çalınmaktadır. Dükkân sahibi yakınır: “İşte, gördünüz ya… Bu manzara sabahtan akşama hiç değişmez. Eğer dinleyicilerimizin yüzde biri kadar alıcımız olsa bize yetişirdi. Çaldırıp çaldırıp beğenmiyenler, onu çıkar, şunu koy diyerek saatlerce boş yere uğraştıranlar da yine başka!..” Sonra asıl konuya girer, plak satışları azalmış mıdır yoksa? “Azaldı da ne demek… Büsbütün durdu!.. Eskiden Anadolu’dan her gün yirmi otuz gramofon, yüzlerce plak sipariş alırdık. Şimdi bir gramofonu müşteriye beğendirip satıncaya kadar akla karayı seçiyorum. […] Elimde kalan şu birkaç makineyi satsam, bir daha tövbeler tövbesi yeni makine getirtirsem… Plak, şöyle böyle, ama gramofona hiç rağbet yok. Neydi bir zamanlar, o gramofon merakı… Hele o çarliston, şimi, flördamur gibi dans havaları moda olduğu günler, bu dükkânda ne satış yapardık, ne satış.” Dükkân sahibi bu durumun nedenini radyonun yaygınlaşmasına bağlıyor elbette. Gerçi kendisine de başlarda “gel şu gramofonculuğu bırak, radyo makineleri sat” diyen olmuştur, ama ne çare ki dinlememiştir bu tavsiyeyi.8 Son pişmanlık fayda etmez bilineceği gibi…

Hamur olan eski plaklar

1938 yılında Akşam gazetesinde Necmi Mehmed, “radyoya rağbet arttıktan sonra plak satışı bir hayli geriledi. Bir zamanlar plak ve gramofon iğnesi satmak üzere açılmış olan mağazaların yerinde şimdi yeller esiyor,” diyerek söze girer. Bu dükkânlar giderek yeni biçimler almaktadır. Bir bölümü plak satmakla birlikte daha ziyade saatçiliğe, ufak tefek kırtasiyeciliğe dökmüştür işi. Daha büyük dükkânlarda ise vitrinlerde biraz plak ve gramofon bulunmakla birlikte, esas olarak buzdolabı, her türden elektrik alet ve edevatı göze çarpmaktadır. Röportajcımız pazarı yoklar ve öğrendiklerini bize aktarmaya başlar. Plak satışlarının eskiye nazaran azalma oranı yüzde doksandır. Önceden günde yüz plak satan yerler şimdi ancak on plak satabilmektedir. Halen satılan plakların çoğu da halk şarkılarıdır. Plakta klasik Türk musikisi hemen hemen tarihe karışmış gibidir. Plakla birlikte gramofon satışları da haliyle azalmıştır. Satılan gramofonlar da daha ziyade radyolu modellerdir.

Philips broşüründen, 1938

Artık şehirlerde pek ender olarak dans plakları satılmaktadır. “Danstan gına geldi” demektedir röportajcımız. Halk müziği plakları da daha çok Anadolu’da elektrik bulunmayan yerlerde, yani gramofonun hâlâ egemen olduğu bölgelerde satılmaktadır. Plak üretimi konusunda da bilgiler ediniriz aynı yazıdan. Ülkede bulunan üç plak fabrikasında halen yılda ancak 250–300 plak kaydedilmektedir. Halbuki radyonun yaygınlaşmasından önce yılda 3.000 plak doldurulduğu olmaktaydı. Ortalama bir hesapla 1938 yılında piyasaya çıkarılan plak sayısı 2.400–3.000 kadardır. Bunların da hepsi satılmamakta, en az yarısı stokta kalmaktadır. Bu stoklar da bir iki yıl bekletildikten ve artık satılmasından ümit kesildikten sonra fabrikaya iade edilmekte, yeni doldurulacak plaklarda kullanılmak üzere hamur hâline getirilmekte yahut 50 kuruşa pazara çıkarılmaktadır.

Peki az da olsa doldurulan plaklarda genel olarak neler tercih edilmektedir? Bu soruya Sahibinin Sesi plak fabrikasının şefi Artaki Candan şöyle cevap vermekte: “Ağır musiki beğenilmiyor. Halk daha fazla hafif musikiye, eğlenceli havalara rağbet ediyor. Kadın sesleri bu şarkılara daha müsait olduğu için rağbet görüyor. 30 erkek şarkıcı olan bir salonda dinleyici kalabalığı göze çarpmaz. Şarkı söyleyenler kadar bile dinleyici göremezsiniz. Buna mukabil iki kadın okuyucu salonun dolmasına kifayet eder. Plaklarda da aynen böyledir. Çok iyi okuyan sanatkâr baylarımızın plakları müstesna olmak üzere diğer plaklar satılmıyor. Fakat bayanların plakları müşteri buluyor.”9

Evlerde öz evlat radyodur

Savaş yılları plakçılığa son darbeyi vurur. 1941 yılında (bu konuya başından beri pek meraklı olan) Hikmet Feridun Es, yine Akşam gazetesinde durum tespiti yapar. Görüşlerine başvurduğu plak satıcısı “biz radyo kurbanıyız” diye başlar söze. Önce eski günleri yâd eder: “Nerede o 1926’daki plak satışları? Hani? Günde 150, 200, 250 plak satardık. Yeni çıkan bir plağın bir ay içinde bittiğini görürdük. Haydi fabrika ikinci tabını yapardı. Birkaç ay içinde o da biterdi. Bugün koca bir müessesenin gündelik plak satışı 15–20 taneyi geçmiyor. Bütün kabahat tabii radyoda… Bugün evlerde radyo öz evlat, gramofon üvey…”

Salon Decca gramofon ilanı,
Cumhuriyet, 5 Şubat 1930

Plakların eski dönemlerdeki saltanatını bir kez de onun anlatımıyla dinleyelim: “1926’dan evvel gramofon ve plak İstanbul’da bir salgın hastalık hâline gelmişti. Yalnız İstanbul’da mı ya? Bütün memleket gramofon meraklısı olmuştu. Her evde bir gramofon kuruluyor ve akşamları türlü türlü havalar çalınıyordu. Taşraya sandık sandık plak, binlerce gramofon gönderiyorduk. Herkes her yeni çıkan plak hakkında birbirlerine tavsiyede bulunuyordu.” Ya şimdi? “Bugün rağbet az olduğu için plak da pek nazlı olarak piyasaya çıkıyor. Eskiden bu mağazada yalnız plak satardık. Bütün duvarlar yetmiş yedi dilden şarkılar, musiki parçaları ile doluydu. Bugün bakınız onların yerini termos, elektrik feneri, elektrik ütüsü vesaire gibi şeyler aldı…” Sonra ilginç bir benzetme yapar: “Plakçılık tıpkı kitapçılığa benzer. Halkın zevkini anlayacak, ona göre plak çıkaracaksın… Beğenildi mi? Ondan gene basacaksın. Bir plak en aşağı 200 tane olarak tabedilir. Bundan aşağı basılmaz. Lakin tutan bir plağın satışı bir kitabın satışından çok daha fazladır. Mesela 8–10 bin tane basılan plaklar biliriz. Yani vaktiyle plakçılık kitapçılıktan çok daha iyi idi.”

Odeon gramofon ilanı,
Cumhuriyet, 1 Ağustos 1930

Hikmet Bey kardeşimiz sorar: “Acaba plakçılığı öldüren yalnız radyo mu, yoksa plakların pahalı olması da satışlara etki ediyor mu?” Elcevap: “Katiyen… Bugün hiç pahalanmayan, hatta rağbetsizlikten dolayı fiyatı eskisinden aşağı düşen yegâne şey plaktır. Eskiden 150, 180 kuruşa plak satardık. Bugün en güzel, en yeni plaklar 125 kuruşadır. Bizim fikrimize göre bu pahalı da değildir. Çünkü matris denilen boş plak mum şeklinde dışarıdan gelir.” Ve elbette o da savaş şartları gereği, gitgide pahalılanmaktadır.10

Savaş yılları plak satışları azalmış, gramofon satışları ise neredeyse durmuştur. Bu gidişe ayak uydurmak durumunda kalan Sahibinin Sesi, Odeon ve Columbia gibi firmalar işi radyoculuğa dökmekten başka çare bulamamışlardır. Sahibinin Sesi G. Marconi radyolarının Türkiye mümessili olmuştur. Türkiye Columbia mümessili Blumenthal kerdeşler de Ultra radyolarını pazarlamaktadır.11 Odeon zaten mağaza zinciri kurmuş, radyo dahil binbir çeşit elektrikli malzeme satmaktadır. Zaman sana uymazsa sen zamana uyacaksın!

Peki plakçılık öldü mü? Radyo galip mi geldi? Belki şunu söyleyebiliriz. İkisi de kendi kulvarında yeni yollar bulmaya çalıştı. 78 devirli eski taş plakların sonu 1950’lerin başlarında gelmişti artık. Ama plaklar 45’lik ve LP olarak atılım yaparak yeni bir döneme girdi. 1960’lı ve 70’li yıllar bu yeni biçimlerin piyasaya hâkim olduğu dönemlerdi. Sonra kasetler, daha da sonra CD’ler çıktı ortaya. Plak öldü dediler. Evet belki bir dönem komada kaldı. Sonra öldü diyenlere inat plaklar yeniden dirildi. Şimdi yeniden moda oldu… Radyo ise eski saltanatını sürdürmüyor artık, ama o da internet üzerinden yeni bir yayılma imkânı buldu… Plaklar eskiden olduğu gibi radyolarda çalınmaya devam ediyor. Edecek de…

Siemens radyo gramofon ilanı,
Akşam, 21 Nisan 1952

1. Akşam, 25 Ağustos 1931.

2. Sait Faik, “Gramofon ve Yazı Makinesi,” Mahalle Kahvesi / Havada Bulut içinde, Bilgi Yayınevi, Ankara 1977 (3. Baskı), s. 61.

3. Son Posta, 4 Temmuz 1934.

4. Vakit, 29 Eylül 1934.

5. Servet-i Fünun, 4 Ekim 1928.

6. Uygur Kocabaşoğlu, Şirket Telsizinden Devlet Radyosuna, Ankara Üniversitesi SBF Yayınları, Ankara 1980, s. 142.

7. Akşam, 29 Ekim 1935.

8. Tan, 19 Nisan 1936.

9. Akşam, 24 Mart 1938.

10. Akşam, 19 Kasım 1941.

11. Cemal Ünlü, Git Zaman, Gel Zaman, Pan Yayınları, İstanbul 2004, s. 394.

Gökhan Akçura, gramofon, müzik, plak, radyo