Tıka basa dolu bir vitrin
Deli Kızın Çeyizi’nden Modern Vitrine
Türkiye Vitrin Tarihine Giriş 4/4

1950’li yıllara geldiğimizde özel günlere mahsus vitrinler yapma geleneğinin sürdüğünü görürüz. Yerli Malı Haftası, Atatürk Haftası gibi vesilelerle yapılan bu vitrinler artık fazla ilgi çekmemektedir. Bu yıllarda vitrin tarihimiz açısından basına yansıyan önemli bir gelişme karşımıza çıkmaz. 1951 yılında ülkemize gelen “Fransız reklam ve dekorasyon mütehassısı” M. Jean Charier, Beyoğlu vitrinlerinin tıka basa eşya ile dolu olmasını eleştirir. “Vitrinden maksat gelen geçenlerin dikkatini çekmek olduğuna göre dükkânda satılan şeyler arasından satılan bir tek numuneyi camekâna koymak yetişir” dedikten sonra ekler: “Paris’te eni beş metreden geniş camekânların göz çekici dekoru ortasında bir tek parföm şişesi bulunan vitrinler mevcuttur.” Charier’e göre parfümeri ve kumaş mağazalarının vitrinlerini kolaylıkla düzenlemek mümkündür, ama bir ayakkabı mağazasının vitrininde güzel kompozisyonlar yapmak daha zordur.1

Öte yandan 1952 yılında ilginç bir vitrin karşımıza çıkar. Cağaloğlu Ankara Caddesi üzerindeki İnsel Kitabevi, Adnan Veli’nin (Kanık) kendi yayınlarından yeni çıkan Mapusane Çeşmesi kitabı için özel bir vitrin hazırlamıştır. Sadun Tanju Vatan gazetesinde çıkan yazısında “Birkaç günden beri Ankara Caddesi’nden geçenler bir kitapçının vitrini önünde uzun uzun duruyor ve içersini görebilmek için birbirlerinin omuzları üzerinden başlarını uzatıyorlar” der ve ardından vitrini şöyle tanıtır: “Bir hapishane duvarı… Üzerinde ‘mahpuslar tarafından yazılmış’ cümleler, mısralar… Demir parmaklıklı iki ufak pencere… Pencerelerin arkasında iki mahkûm oturmuş çile dolduruyor… Vitrinin ön kısmı kitap dolu: ‘Mapusane Çeşmesi!’ Ve gramofonda Safiye Ayla’nın veya bir başkasının sesi: ‘Mapusane çeşmesi yandan akıyor yandan…’” Sadun Tanju kitabevinin sahibi olan Avni İnsel’in insanların ilgisinden “ziyadesiyle memnun” olduğunun altını çizer. Adnan Veli’nin kitabının kısa zamanda tükeneceği umut edilmektedir.2

Mapusane Çeşmesi vitrini

1960’lı yıllar vitrin tarihi açısından daha bereketlidir. 25 Mayıs 1960 tarihinde gazetelerde yayımlanan bir ilandan Puro ve Fay fabrikalarının, satıcıları arasında bir vitrin yarışması açtığını öğreniriz. Ama hemen ardından gelen 27 Mayıs darbesi nedeniyle bu yarışmanın sonuçlanmadığını tahmin etmek zor değil. 1961 yılı başında ise Air France havayolları bir vitrin yarışması açar. İstiklal Caddesi’nde bulunan mağazalar arasında açılan bu yarışmanın konusu “Paris’te İlkbahar”dır. Yarışmaya otuz yedi mağaza katılır. Air France gazetelere verdiği ilanlarla ve yayınladığı broşürle bu mağazaları duyurur ve vatandaşları yarışmaya katılarak en iyi vitrini seçmeye çağırır. Jürinin kararına en yakın tahmini yapan kişiye İstanbul-Paris uçak bileti armağan edilecektir. Fikret Adil yarışmadan memnundur: “Şu birkaç gün içinde şehrimizde Air France uçak şirketi, bir güzel süslenmiş camekân yarışması açtı. Tabii bu yarıştan en çok faydalanacak olan kendisidir, amma, şehrin caddelerinin manzarası da değişebilecek. Daha şimdiden birkaç güzel camekân görüyoruz.”3

18 Şubat 1961 günü gazetelerde yarışmanın sonuçlandığı duyurulur ve jüri tutanağı yayınlanır. Jüri heyeti “Akademi profesörleri, Beyoğlu Turizm Enformasyon Bürosu, Türkiye’deki Fransız Turizm Teşkilatı ve Air France müdüriyeti”nden oluşmaktadır. Jüride yer alan isimler ise şöyle sıralanır: Burhan Felek, Asım Mutlu, Sabri Berker, Kamran Çelebi, Jean Pénard, Muhsin Ertuğrul, Camille Mayerus, Leyla Erduran ve Rüzin Gerçin. Ama Muhsin Ertuğrul Ankara’da bulunduğu için jüri değerlendirmesine katılamaz. Yapılan oylamaya göre birinci Rubi Çorap Pazarı, ikinci Tilla, üçüncü ise Kitap Sarayı seçilir (sonrakiler sırasıyla Tanca, Odeon, Mısırlı, Kelepir, Markiz, Kor Ticaret, Lion d’Or). Birinci olan çorap mağazası İstiklal Caddesi 120 numarada bulunmaktadır ve sahibi de Kemal Serper’dir.4 Fikret Adil yarışmanın sonucunu da sütununa taşır: “Yarışmanın sonucunu merakla bekliyordum, nihayet öğrendim. Jüri heyeti birinciliği bir çorapcı vitrinindeki iki çift bacağa vermiş. Renkler ve zevkler münakaşa edilmez. Herhalde o aralık ‘Ça c’est Paris’ şarkısını hatırlamışlardır. Derece alanlar arasından çoğunun nisbetsiz birtakım dekorlardan ibaret şeyler olduğunu hayal meyal hatırlıyorum. Fakat iki pastahanenin vitrinleri çok iyi idi. Tilla’nın ve Markiz’in. Birincisi ikinciliği kazanmış. Güzel! Amma ikincisi neredeyse sonuncu olacakmış.”5

Önder Küçükerman da Akademi’ye girdiğinde, mezun olunca hangi alanda iş yapacaklarını bile açık olarak bilmediklerini hatırlıyor. Şöyle anlatıyor: “Nitekim İstanbul’da ilk içmimarlık işi olarak Galatasaray Lisesi karşısında yer alan bir çorap mağazasının vitrin tasarımı gazetelerde yer almıştı. Çünkü bir içmimar o çorap mağazasının vitrin tasarımını yapmıştı. Hepimiz ‘demek ki içmimarlar olarak gelecekteki işimiz vitrin tasarlamaktır,’ diye düşünmüştük...”6 Söz ettiği elbette Air France yarışmasının birincisi Rubi Çorap Pazarı’nın vitrinidir. Öte yandan 28 Şubat 1961 günü de yine gazete ilanlarıyla, jürinin kararına en yakın tahmini yapan kişi açıklanır: Bayan Lola Sisa’ya Paris’e iyi uçuşlar dilenir!..

Rubi Çorap Pazarı ilanı.
Cumhuriyet 14 Şubat 1961
Air France’in “Paris’de İlkbahar” broşürünün kapağı ve
broşürdeki vitrin yarışmasının ilanı
Markiz mağazasının vitrini

Air France benzeri bir yarışmayı 1962 yılı başında yeniden açar. Ama bu kez vatandaş katılımı biraz farklıdır. Gazete ilanlarında şöyle denmekte: “İstiklal Caddesi’nde bulunan 40’dan fazla mağaza tertip edilen vitrin müsabakasına iştirak edecektir. İstanbul halkı bu mağazaların vitrinlerinde yer alacak Air France markalı bir eşyayı bulmaya çalışacaktır. En çok eşya bulacak olan şahsa bir adet İstanbul-Paris gidip gelme bileti kazandıracaktır.”7 Bu arada gerek 1961’de, gerekse 1962’de “Paris’te İlkbahar” teması etrafında birçok etkinlik yapıldığını görürüz, ama bunlar konumuzun dışında kaldığı için değinmiyoruz. Yine de Çınar, Divan, Hilton otelleri ve Liman Lokantası’nda on beş gün boyunca havayolunun müşterilerine uçakta ikram ettiği Fransız yemeklerini içeren bir menü hazırlandığını söylemeden geçmeyelim.

1961 yılının Beyoğlu vitrinleri açısından bir tanığı da Şehir gazetesinde çıkmış ve yazarı belirtilmemiş bir röportajdır. Magazin sayfasında yer alan ve “Vitrinler Önünde” başlığı taşıyan bu röportajda İstiklal Caddesi’nde “hangi vitrinleri hangi kişiler seyreder?” sorusuna cevap aranır. Bu arada vitrinleri de dolaşırız:

“Tünel’in üst başındaki şu parfümeri vitrini nasıl? Ama durun, aynı dükkânın iki vitrini var ve sağdakinin önü daha kalabalıkça… Vitrini seyredenler 18-20 yaşlarında beş genç. Kışın yaklaştığını, bu gençlerin de pardesülük kumaş almak üzere, kumaş topları yığılı bir vitrini seyrettiğini zannediyorsanız yanılıyorsunuz.
Vitrin, Gina Lollobrigida stilinden, Sophia Loren stiline kadar çeşit çeşit kadın eşyası ile dolu. Plastik köpüğünden yapılmış takma sütyenler, iri göğüsleri yukarı kaldırıp toplayacak stilde, yarım Gina sütyenleri, korseler, jartiyerler, her kalçaya uyacak cinsten son model perlon külotlar…”

Yazı gençlerin aralarındaki konuşmalara kulak verdikten sonra, oyuncakçı mağazasının vitrinine bakan yaşlıca bir çifte odaklanır. Konfeksiyon mağazalarının vitrinlerindeki mankenlerin etek boylarına meraklanıp, genç kızların kitapçı vitrinlerindeki yabancı mecmuaları nasıl seyrettiklerini aktarır. Yani anlaşılacağı gibi, vitrinlerden çok, vitrin seyircileriyle ilgili bir röportaj bu…8

1960’lı yıllarda başka vitrin yarışmaları da sık sık karşımıza çıkar. 1962 yılında Afyon’da esnaf arasında Zafer Haftası dolayısıyla bir vitrin yarışması açıldığını görürüz.9 Malum günler vitrin yarışmaları envanterine katabiliriz bunu elbette. Daha farklı yarışmalar var mı diye araştırdığımızda, 1965 yılında Türkiye Gençlik Turizm Kurumu tarafından yapılmış bir yarışma karşımıza çıkar. Gazetelerden öğrendiğimize göre Kurum, bu yarışma ile “şehircilik ve güzel sanatların bir kolu olan” vitrinciliği desteklemek amacındadır. Fikret Adil, Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan yazısında, yarışmada yer alan bazı vitrinlerin manzarasını bize aktarır: “Vitrinlerden birinde Fatih Sultan Mehmed’i Bizans surları önünde görüyoruz. Bir başkasında Çanakkale Savaşı’nı canlandıran bir kompozisyon var. Orijinallikleri olmamakla beraber her iki konu, beş küsur ve yarım asırlık yıldönümlerinin aktüalitesini taşıyor denilebilir. Bir üçüncü vitrinde Lale Devri’ni yaşar gibi oluyoruz. İki hanım bir kayığa kurulmuşlar. Nedim’in ‘İşte üç çifte kayık iskelede âmâde / Gidelim servi revanım yürü Saadâbâde’ mısralarını mırıldanıyoruz. Bir dördüncü vitrinde, çinili bir odada, ocak başında çubuğunu içen bir efendi var.” Fikret Adil, yarışmaya yeteri kadar katılan olmadığını, konunun ise “tarih” olarak ilan edilmediği halde, herkesin vitrin konusu olarak neden tarihi esas aldığını sorgular. Yazının sonu ise şöyle noktalanıyor: “Son bir, iki yıl içinde vitrincilik, bizde de gerektirdiği ilgi ve sanatçılarını bulmuş, büyük yabancı şehirlerdeki mağazaların bu konuya verdikleri önemin anlamını kavramışlar, hayli de ilerlemişlerdir.”10

1960’ların başlarında vitrin tasarımı yapan bir sanatçımız da Mustafa Pilevneli’dir. Şöyle anlatıyor: “Almanya’dan dönüşte vitrin dekorasyonu yapmaya başladım. Orada gördüklerim ve öğrendiklerimi İstanbul’da uygulamak istedim. O yıllarda Türkiye’de böyle bir iş sahası yoktu. Ben Beyoğlu’nda bu işi başlatan kişiyim. İlk düzgün para kazandığım işler diyebilirim. Olmayan bir şey yapıyor ve aranıyordum. Uçakla günübirlik Ankara’ya gidip, vitrin yapıp dönüyordum… Beyoğlu’nda şimdiki Yunan Konsolosluğu’nun karşısında Gutan adlı büyük ve modern bir ayakkabı mağazası açılmıştı, vitrin dekoru olarak marangoz talaşını doldurmuşlardı, belki o kıvrık talaşın bir plastik değeri var, ama görüntü bir karmaşadan ibaretti. İçeri girdim ve vitrin dekorlarını beğenmediğimi, izin verirlerse yapmak istediğimi söyledim. Yapacağım ilk vitrin düzeni için ücret istemediğimi, ama beğenirlerse devam etmek istediğimi belirttim. Mağazanın sahibi Kâmil Gutan adında iriyarı bir adamdı, eski boksörmüş. Tamam dedi ve ben vitrin düzeni olarak bir Efes kompozisyonu yaptım; arka fona füzenle efes harebelerini çizdim, ön tarafa da beyaz kartondan sütun ve sütun başları yaptım, araya da büyük baykuşlar ve birkaç tane de ayakkabı yerleştirdim. Çok büyük ilgi gördü ve düzenli olarak vitrinlerini yapmaya başladım.”11

Mustafa Pilevneli, Erol Eti ile birlikte Beyoğlu’nda vitrin tasarımları
yaparken, 1961

1960’lı yıllara göz atmaya devam edelim. 1966 yılında Ak-Yok Saç Friksiyonu’nun eczane ve parfümeri mağazaları arasında “10,00 liralık vitrin müsabakası” düzenlediğini görürüz. Vitrinlerinde Ak-Yok şişeleri ile düzenledikleri kompozisyonların fotoğraflarını 15 Aralık 1966 tarihine kadar firmanın adresine yollayanlar arasında yapılacak yarışmanın sonuçları 30 Aralık günü ilan edilecektir.12 Bir yıl sonra, bu kez Tekel tarafından İstanbul’da bulunan bayileri arasında bir vitrin yarışması düzenlenir. Birinci olan 2.500 lira kazanacaktır.13 Bu yarışmaların sonuçlanıp sonuçlanmadığını öğrenemedik.

Vitrincilik açısından önemli bir gelişme ise 1967 yılında yaşanır. Arçelik Pendik’te açtığı “Satış Okulu”nda iyi bir satıcı olmayı bayilerine öğretmeye çalışırken, vitrin konusuna da eğilindiğini görürüz. Katılanlara örnek olarak iki vitrin hazırlanmıştır. Biri sıkış tıkış bir vitrin, elbette yanlış örnek olarak. Diğeri ise “modern vitrin.” Tam istendiği gibi! Satış Okulu’nda “mağazanıza şahsiyet kazandıran iyi tanzim edilmiş olan vitrinlerdir” mottosu altında üç önemli kural sunulmaktadır:

“1. Vitrininizi bir ardiye havasından kurtarıp satmak istediğiniz malları, kendinize göre bir dekor içinde gözler önüne sermelisiniz.
2. Hazırladığınız dekorda sade ve rahat bir görünüş hâkim olmalıdır.
3. Müşterinin gözü vitrininize alışıp da, tam ilginin kaybolmaya başladığı sırada size yeniden kolları sıvayıp gene değişik bir vitrin yapabilmek işi düşer. Lâkin vitrin değiştirirken işi geceden tamamlayıp sabaha hazır edersiniz, vitrininiz piyasanın en hareketli olduğu saatlerde boşu boşuna kapalı kalmaz”.14

Deli Kızın Çeyizi / Modern Vitrin

60’lı yılları geride bıraktığımızda artık vitrin tasarımlarının, ayrı bir meslek dalı olmasa da, gerek okullu (GSA ve Tatbiki Güzel Sanatlar çıkışlı), gerekse alaylı sanatçılar tarafından yaşama geçirildiğini görürüz. Önder Küçükerman kendisiyle yaptığımız konuşmada, vitrin tasarımının “içmimari” tarafından fazla benimsenmediğini, bunun nedeninin de bu işin biraz grafik, biraz da tiyatro bölümlerinin kapsamında gibi görüldüğünü söyledi. Ama vitrinler hızla gelişiyor ve yaratıcılarını arıyordu elbette. Örneğin 1978 yılına geldiğimizde artık şöyle ilanlar görebiliyorduk: “İstanbul’da vitrin ve mağaza dekorasyonu işinde 1 yıl boyunca parttime çalışacak içmimari öğrencileri arıyoruz…”15

Günümüzde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi (MSGSÜ) Güzel Sanatlar Fakültesi Tekstil ve Moda Tasarımı Bölümü ile Sahne Dekorları ve Kostümü Bölümü’nün “vitrin tasarımı” ile özel olarak ilgilendiğini zaman zaman çıkan haberlerden anlıyoruz. Ayrıca birçok özel “vitrin düzenleme” kursunun açıldığını, bu alanda eğitim veren kurumların sayısının çoğaldığını da görüyoruz. Yakın dönemlerde bir gazete haberi vitrin tasarımının vardığı düzeyi şöyle özetliyor: “Müşteriyi mağazaya çekmenin en iyi yolu, ustaca tasarlanmış bir vitrin. Yoldan geçen birini iki saniye de olsa vitrine baktırmak çok önemli. Markalar artık profesyonel vitrin tasarımcılarıyla çalışıyor. Çünkü vitrinlerde mümkün olduğu kadar çok ürün sergileme kaygısı yerini, hikâyesi olan, reklam kampanyasıyla uyumlu, dikkat çekici, temalı vitrin yaratma çabasına bıraktı.”16

Vitrinler artık olmazsa olmazlar arasındadır. Ne de olsa kapitalizmin bu son dönemlerini anlatan kitapların adlarına kadar yansımıştır vitrinler. Vitrinde Yaşamak kaçınamadığımız sonumuzdur…

* * *

Önder Küçükerman’ın İlk Vitrin Tasarımları

Önder Küçükerman ricamızı kırmadı ve ilk hazırladığı vitrinler konusunda fotoğraflar ve bilgiler yolladı.

1964: Osmanbey’de Bir Fotoğraf Stüdyosu Projesi ve Vitrini

1960 yılında öğrenci olarak girdiğim Güzel Sanatlar Akademisi’nin dördüncü yılına geldiğimde proje konusu olarak Osmanbey’de bir fotoğraf stüdyosu ve mağazası projesi yapmayı önermiştim. Proje hocam ise Prof. Utarit İzgi idi.

Osmanbey’i seçmemin nedeni şuydu. O tarihlerde Osmanbey’de cadde üzerinde bir iki tane hariç, hiçbir ticari bina yoktu, sadece konutlar vardı. Ancak o yıl ilk kez köşede büyük bir iş hanı yapılmıştı. Ve herkes burada ne yapılabileceğini konuşuyordu. Zaten ben de bu nedenle burada dönemin en ileri teknolojilerini kullanacak bir fotoğraf stüdyosu önermiştim.

Projeyi yaparken, içeride yapılan işin görünmeyen teknik mükemmellik yüzünü vitrine çıkartmak istemiştim. O tarihlerde fotoğrafçı vitrinlerinde, çektikleri güzel fotoğraflar sergilenirdi. Vitrinleri de eğitim görmemiş alaylı dediğimiz kişiler yapardı. Ama bunu da çok iyi yaparlardı. Ayakkabılarını çıkarır, vitrine çoraplarıyla girer, ellerinde kumaşlar, iğne, iplik, makas ve ahşap mankenlerle vitrini donatırlardı. Biz genç Akademililere göre “bu işler artık böyle yürümemeliydi.”

Bu nedenle projemde en yeni fotoğraf makinesi tekniklerinin en iyilerini vitrine çıkartmaya karar verdim. Ama bu bir vitrin değil, içeride yapılan işin teknik yüzü olmalıydı. Dönemin en ileri makinesi ise Linhof Technika idi. Bu nedenle fotoğraf stüdyosuna “portre fotoğraflı vitrin” yapmayıp, cam doğrama arkasında sadece bu kıymetli makinenin en gelişmiş sistemlerini neredeyse boşlukta asılı olarak göstermek istemiştim. Doğrusu bu projem çok beğenilmişti.

1966: Ankara’da Kızılay Meydanı’nda Türkiye’nin İlk Gökdeleninde GİMA Mağazası Projemizin Vitrin Tartışmaları

1965 yılında Güzel Sanatlar Akademisi’nde asistan oldum ve iki ay sonra hocam Prof. Utarit İzgi ile proje ortağı olarak Ankara’da yapılan ilk gökdelen binanın alt katlarında yapılacak GİMA büyük mağazası projesi bize verildi.

Türkiye’de böyle büyük bir mağaza projesi daha önce hiç yapılmamıştı. Hızla çalışmaya başladık. Karşımızdaki önemli tasarım sorunlardan birisi de şuydu: Bu büyük mağazanın vitrinleri nasıl olacaktı? Çünkü binanın giriş katı bütünüyle camlı doğramaydı. Bunun üzerine “büyük bir cesaretle” mağazaya vitrin yapmamaya karar verdik. Bu konuda GİMA yönetimini çok zor ikna ettik. Devamlı “vitrin ne olacak?” diye sorarlardı. En sonunda “binanın kendisi vitrindir, insanlar doğrudan içeri girsin ve içerideki teşhir edilenleri doğrudan seçsin” dedik. Çünkü dört katlı dev bir mağazada hangi ürünü hangi vitrinde teşhir edecektik?

Böylece galiba Türkiye’de ilk kez “olmayan bir mağaza” projesini çizip uyguladık. Vitrine de binanın karmaşıklığını ve büyüklüğünü göstermek için mağazanın maketini koyduk.

1967: İzmir’de Bir Büyük Mağaza Projesi

1967 yılında İzmir’de bir büyük mağaza girişimi yapıldı. Projeyi de biz almıştık. GİMA’dan aldığımız dersle, yine “vitrini olmayan bir mağaza” projesi hazırladık. Ama bu defa içerideki konularla ilgili “bağımsız iç vitrinler” tasarlamıştık. Fakat nedense bu proje uygulanamadı. Ama biz de “bir binanın içinde vitrinler” yapma deneyi yaşamıştık.

1968: İstanbul Taksim’de Pamuk Eczanesi Projesi ve “İlerici Bir Vitrin” Tasarımı

1968 yılında İstanbul’da Kazancı Yokuşu ile Taksim Meydanı köşesinde bir eczane projesi tasarlamam istendi. Eczane sahibi Adanalı Pamuk ailesiydi. Sahibinin eşi de Alman asıllı bir güzellik uzmanıydı. Böylece bu defa aramızda “Taksim Meydanı’na bakan bir vitrin tasarımı ne olmalıdır?” sorusu ortaya çıktı. Gerçekten de bu vitrine ne koyacaktık?

Sonunda karar verildi. Bu vitrin hem çok ilginç olmalı, hem bir klinik temizliğini yansıtmalı, hem çok yalın olmalı, hem de teknik mükemmelliği yansıtmalıydı. Çünkü bu eczanenin içindeki ilaç dolapları, aslında her biri değişik ısı derecelerde soğutulmak üzere tasarladığım özel yapılan buzdolaplarıydı.

Projeyi bu ilkelere göre tasarladım. Ve şaşırtıcı biçimde, tam da tasarladığım gibi hayata geçirildi.

Tüm fotoğraflar ve çizimler Önder Küçükerman izniyle

1. Seyhan Bilbaşar, “Bir Fransız dekoratörü,” Hafta, 26 Ocak 1951.

2. Vatan, 18 Aralık 1952.

3. Yeni İstanbul, 3 Şubat 1961.

4. Cumhuriyet, 18 Şubat 1961.

5. Yeni İstanbul, 19 Şubat 1961.

6. akt. Umut Şumnu (derleyen), Türkiye’de İçmimarlık ve İçmimarlar, TMMOB İçmimarlar Odası Yayını, İstanbul 2014, s. 105 (Kitapta olayın tarihi 1964 olarak geçiyor. Ama Önder Küçükerman’la konuşmamızdan bunun bir dil sürçmesi sonucu öyle yazıldığını, söz konusu yıl ve mağazanın 1961 Rubi Çorap olduğunu doğruladı).

7. Cumhuriyet, 30 Ocak 1962.

8. Şehir, 28 Eylül 1961.

9. Cumhuriyet, 31 Temmuz 1962.

10. Cumhuriyet, 9 Nisan 1965.

11. akt. Ömer Faruk Şerifoğlu (haz.), Pilevneli’nin Dünyası, İstanbul 2017, s. 34.

12. Cumhuriyet, 28 Kasım 1966.

13. Cumhuriyet, 2 Ağustos 1967.

14. Hürriyet, 30 Ocak 1967.

15. Cen Ajans’ın verdiği bu ilan Cumhuriyet gazetesinde 26 Şubat 1978 tarihinde yayımlanmıştır.

16. Hürriyet, 29 Aralık 2007.

alışveriş, dükkân, Gökhan Akçura, gösteri, mağaza, ticaret, tüketim, vitrin