70’lerin plastik yo-yo’larından
memnun kalmayan ve
çocukluğundaki yo-yo’ları özleyen
Tom Kuhn’un [Dr. Yo] tasarladığı
yo-yo’ların birkaçı,
kaynak: National Yo Yo Museum
Bir Garip Moda Oyuncak: Yo-yo

“Zihnen yorgun musunuz? Buyrun yo-yo’ya… Bir derdiniz mi var? Yo-yo oynayın. Ne derdiniz kalır, ne gam ne kasavet…”

1932 yılı sonlarında Türkiye iki gündem konusuyla meşgul. Biri yaklaşan Cumhuriyet’in Onuncu Yılı. Diğeri ise yeni bir oyuncak: Adı Yo-yo! Ortasına uzunca bir ip sarılmış bir tahta parçasını topaç gibi aşağıya sallayıp, sonra da ipi kuvvetle yukarı çektiniz mi… Hooop, ip tahtaya dolanıyor ve tahta da avucunuzun içine geliveriyordu. Hepsi bu!

Peki bu yo-yo denilen çılgınlık aslında yeni bir şey miydi? Bir Fransız dergisi araştırmış, Cumhuriyet gazetesi de bizlere aktarıyor. “Bütün dünyanın merak sardığı oyuncak pek eski zamanlardan kalmadır!” Daremberg ve Saglio’nun antikite sözlüğünde (Dictionnaire des Antiquités Grecques et Romaines) bu oyuncağın antik dönemlerden kalma olduğu yazılıymış. Atina müzesindeki bazı vazolarda yo-yo’nun resmi görülüyormuş. Ama esas 18. yüzyılın sonlarında, Fransız devrimi zamanında pek moda olmuş. Sokaklarda bununla oynayan çocuklar, delikanlılar, kadınlar ve hatta koca koca adamlara bile rastlanıyormuş. O zamanki adı ise émigrette imiş. 1791 yılında bu oyuncağı yalnız bir ticarethane tam 25.000 tane üretip pazara sürmüş. Fransa’nın Rouen şehrindeki Le Secq des Tournelles müzesinde de eski yo-yo’lar bulunuyormuş. Bunlar fildişinden ya da gül ağacından yapılmış olup, ortalarında sedef ya da demir bulunuyormuş.1

Dauphin Louis XVII, 1789
(Musee Leblanc-Duvernoy).
Vigee Le Brun’e atfedilen bu resim
yo-yo uzmanlarına göre içinde
yo-yo olan ilk resim olabilir,
kaynak: Wikimedia Commons

1932 yılının ekim ayında Yusuf Ziya [Ortaç] şöyle yazıyordu: “Son günlerde Avrupa’yı saran yo-yo salgını da, Şişli tepesinden Yedikule’ye, Sahrayicedit’den Yuşa tepesine kadar bütün İstanbul’u bürüdü. Tüysüz meyhane garsonlarının elinde birer yo-yo… Sakallı küfecilerin ellerinde birer yo-yo… Mektepli çocukların, müşterisiz esnafın, hatta bazı yaşlı başlı hanımların, beylerin ellerinde bile bu!”2

Peyami Safa ise yo-yo çılgınlığı etrafında felsefe yapmayı seviyordu: “Bu oyuncak bize dünyanın bir hezeyan nöbeti geçirdiğini izah ediyor. İngiliz lirasının düşüp kalkmasıyla Gandhi’nin açlık grevi yapmasıyla, Kanada buğdaylarının denize dökülmesiyle, İspanya ihtilalleriyle veya Almanya sarsıntılarıyla yo-yo’nun bir münasebeti var. Bu oyuncağın diliyle küçükler ve büyükler müşterek bir duygularını haykırıyorlar: ‘Canım sıkılıyor!’ Artık ne Amerika’nın dişleri arasında ezilip büzülen çiklet sakızı, ne Şarklı’nın elinde şakırdıyan tesbih, ne de bir diplomatın parmakları arasında kıvrılıp bükülen saat zinciri bu sıkıntıyı gideremiyor. Kırk yaşını geçkin ve ağırbaşlı bir tanıdığım itiraf etti ki, evde vapur saatini beklerken, yahut yemeklerden sonra hazım devresini geçirmek için bu oyuncaktan istifade ediyormuş. Artık ufak tefek sıkıntılara dayanamaz olduk.” Savaş sonrasında yorulan insanlığın birdenbire bir boşluk içine düştüğünü söyleyen Safa, yazısını şöyle noktalıyor: “Çarlistondan sonra yo-yo, delice eğlentilerden sonra gelen büyük sinir yorgunluğunun ve can sıkıntısının gülünç bir işaretinden başka bir şey değildir.”3

Akşam gazetesinde çıkan imzasız bir yazı ise, o sıralar dünyanın en önemli sorunu olan “ekonomik kriz”e çarenin yo-yo üretmek olduğunu yarı şaka yarı ciddi ileri sürüyordu: “Eğer bütün dünyadaki insanlar birer yo-yo alacak olurlarsa ip fabrikaları, boyacılar, cilacılar, yo-yo ticareti yapan tüccarlar, küçük satıcılar hep birden refaha kavuşacaklardır. Birçok kimselere yo-yo yüzünden iş çıkacaktır.” Arkasında yo-yo salgınının nedenleri üzerine kafa patlatmaya başlıyor: “Yo-yo oynamak ruhi bir istirahattir. İnsan en hafif eğlenceli bir işi bile görürken gene bir şey düşünürmüş… Hatta tesbih çekerken bile insanın başı işler, zihninden birçok düşünceler geçermiş… Halbuki yo-yo oynarken zihin işlemez, başa hiçbir düşünce gelmezmiş. Bunun için yo-yo oynamak başı dinlendirmek için yegane araç imiş. Yo-yo oynamak, topacı aşağı doğru atarak, yukarı çekmek, vücutla tuhaf bir harekette bulunmak tamamiyle gayri şuuri bir şeymiş. Birçokları yo-yo oynayarak başlarının içini kemiren bütün fena fikirleri, parasızlığı, kış için henüz alınmamış odun kömür masraflarının korkulu düşüncelerini bir an için silip süpürürlermiş. Bazıları da yo-yo’yu içki gibi dertleri unutmaya yarayan uyuşturucu bir şey olarak tarif ediyorlar.”4

Yo-yo yarışmaları

Yo-yo yarışmasının haberi,
Akşam, 18 Kasım 1932

Artık herkes bu oyuncağı konuşuyor ya, Akşam gazetesi de “İstanbul Yo-Yo Şampiyonluğu” düzenleyip, katılmak isteyenler için kupon yayımlamaya başlar. On beş kupon toplayanların katılabileceği bu yarışma 18 Kasım 1932 günü Beyoğlu İstiklal Caddesi’nde Karlman Mağazası (şimdi yerinde Odakule var) yanındaki çıkmaz sokakta bulunan Società Operaia Italiana kulübü salonunda yapılır. 

Yo-yo yarışması,
Società Operaia Italiana kulübü, 1932

On üç yaşlarında bir erkek çocuk, Yorgo Atanasiaris birinci olur ve kendisine değerli bir yo-yo hediye edilir. Akşam gazetesi yarışma haberini sunarken, satır arası reklam yapmayı da ihmal etmiyor: “Yo-yo şampiyonu, İstanbul’a ilk defa yo-yo getiren Karlman müessesesinin müşterileri için sureti mahsusada ve fenni bir şekilde imal ettirdiği yo-yo’larla muvaffak olmuştur.”5 Zaten yine haberde belirtildiği üzere, Karlman mağazası hem birinciye, hem de yarışmaya katılanlara bu “fenni” yo-yo’lardan hediye etmeyi de unutmamıştır.

Yo-yo satışlarıyla cebini iyice dolduran Karlman Mağazası, ilanında şöyle buyuruyordu: “Yo-yo büyük ve küçükleri eğlendiren moda oyuncağıdır. Evde, sokakta, tiyatroda herkes yo-yo’yu oynuyor. Aşksız yaşanabilir, fakat yo-yo’suz yaşanamaz. En şık (basit veya lüks) yo-yo’lar muhtelif şekil ve renklerde mağazalarımızda bulunur.”6 Sadece İstanbul’daki büyük mağazalar mı? İzmit’de aslında şekerci olan Ahmet Efendi, İstanbul’dan aldığı 1.000 yo-yo’yu İzmit’e götürmüş ve çok kısa sürede hepsini satmış. İstanbul’dan beş kuruşa aldığı yo-yo’nun tanesini on kuruşa satmış. Buyurun hesaplayın kazandığı parayı!7 Bu arada okul kooperatifleri de öğrencilere kırtasiye malzemelerinin yanı sıra ucuz yo-yo sağlamak için girişimde bulunmuşlardı. Bu oyuncağın iyi para getirdiğini fark eden Konyalı çıkrıkçılar da eski işlerini bırakıp yo-yo üretmeye başlamışlar. Geçim dünyası!

Duncan yo-yo yarışmaları numaralar
ve kurallar kitapçığı, 1960

Yo-yo Anadolu’ya yayılıyor

Görüldüğü gibi yo-yo çılgınlığı Anadolu’ya yayılmaya başlamıştır. Edirne, Mersin, Çanakkale ve hatta Malatya’da yo-yo satışları tavana vurur. Adapazarı’nda kaymakam Agâh Bey’in himayesinde yapılan yo-yo ve ping pong müsabakaları büyük ilgi görür.8 1933 haziran ayında Erzincan Zabit Paşa Sineması’nda yapılan baloda, bir de yo-yo müsabakası düzenlenir ve diş tabibi Fikret Bey’in eşi birinci olur. Bolu’da bir yo-yo opereti yazılır. Sahne üzerinde hep birlikte fırlatılan yo-yo’lar görülürken, operetin sözlerinde de hayır anlamında “yo-yo”lar dikkat çeker!

İlk güzellik kraliçemiz
Feriha Tevfik yo-yo ile

Şöyle garip haberler çıkmaya başlamıştı gazetelerde: “Yo-yo yüzünden yangın: Kumkapı’da Madam Zaruhi’nin kızı 9 yaşlarında Velânti, gece odada yo-yo’sunu kaybetmiştir. Çocuğun karanlıkta yo-yo aramak üzere yaktığı bir kibrit, yerdeki kâğıt sepetini tutuşturmuş ve yangın bütün odayı yaktıktan sonra söndürülebilmiştir.”9 Ya da yo-yo yüzünden çıkan bir kavga! Efendim, Halkevi Fransızca kursunda kurs hocası Muzaffer Bey, öğrencilerden birinin yo-yo ile oynadığını görür ve bunu yapmamasını söyler. Ama çocuk aldırmaz, başka bir öğrenci de buna sinirlenip, yo-yo oynayan arkadaşını kolundan tutarak dışarı çıkarıp pataklamaya kalkar. Kavga büyür, polis bile müdahale eder.10 Daha da kötüsü Mustafakemalpaşa ilçesinde yo-yo yüzünden bir cinayet işlenir. Arkadaşı Mehmet’in elinde gördüğü yo-yo’yu isteyen Eşref, arzusuna nail olamayınca, omzundaki çifteyi indirmiş ve şaka yollu “seni vururum” diyerek tetiği çekmiştir. Silahının boş olduğunu sanan Eşref, kurşun arkadaşının ölümüne neden olunca pişman olmuş, lakin ne fayda!11

Artık bu kötü haberleri bir yana bırakıp, çocukluk anılarına dönelim. O yıllarda küçük bir çocuk olan Oktay Akbal, birbirinden güzel yo-yo’larını hatırlar. Hatta babası ona Osaka’dan gelmiş, şarkı söyleyen, ıslık çalan bir kırmızı yo-yo’dan söz edip getireceğini söyler. Ama bir türlü gelmeyince Akbal bu yo-yo’nun babasının bir düşü olduğunu anlar. Ülkü Tamer de, Gaziantep’de geçen çocukluk yıllarında, bayram yerinde tanışır teneke bir yo-yo ile. Ama orada adı “çıkşağı”dır bu oyuncağın. Yıllar sonra öğrenir ne demek olduğunu “çıkşağı”nın: “Çık yukarı, in aşağı”nın ilk ve son hecelerinden üretilmiş bir sözcüktür bu. Hatta oynarken ipi kopan oyuncağı başka bir çocuğun kaşına gelir, telaşlanır, ama yaralanan çocuk gayet sakin davranır; “geçer şimdi, üzülme” der. Tanışırlar, Ülkü Tamer’le Onat Kutlar’ın yıllar sürecek dostluklarının ilk adımıdır bu olay.12 Yo-yo’nun hikmeti!

Mildan Niyazi Bey tarafından yazılan ve Mediha Hanım’ın koro eşliğinde Odeon plaklarına okuduğu “Yo-yo, yo-yo, yo-yo” plağını çalarak yazıyı bitirebilsek… Ama ne yazık ki kataloglardan tanıdığımız bu şarkının aslı elimizde yok. Öyleyse gelin o dönemde gazetelerde pek sık yayınlanan “yo-yo manzumeleri”nden bir iki örnek vererek yazımızı noktalayalım:

“Atarlar seni öne
Gelirsin döne döne
Kadın erkek, kız Yo-yo
Sana aşıktır Yo-yo”

“Bakmayız sola sağa
Başlarız oynamaya;
Yeter bu kadar kavga,
Yo-yo benim sevgilim!” 

“Büyük küçük herkese
Yo-yo sevdası geldi!
Kapıldılar hevese,
Yo-yo sevdası geldi!”

fotoğraf: Gökhan Akçura

1. Emel Eratlı, “O, geri döner,” Cumhuriyet Pazar Eki, 12 Mayıs 2001.

2. Cumhuriyet, 26 Ekim 1932.

3. Cumhuriyet, 29 Ekim 1932.

4. Akşam, 8 Aralık 1932.

5. Akşam, 19 Kasım 1932.

6. Cumhuriyet, 25 Ekim 1932.

7. Cumhuriyet, 9 Aralık 1932.

8. Cumhuriyet, 3Aralık 1932.

9. Cumhuriyet, 11 Aralık 1932.

10. Cumhuriyet, 7 Aralık 1932.

11. Akşam, 9 Şubat 1933.

12. Cumhuriyet, 27 Ekim 2012.

Gökhan Akçura, gündelik hayat, oyuncak, yo-yo