Cumhuriyet’in ilk yıllarından
bir yerli malları vitrini
Kartondan Şişeler, Pamuktan Karlar, Kaya Tuzundan Buzlar…
Türkiye Vitrin Tarihine Giriş 2/4

Geçen yazımızda yarışmada derece kazanan ve “yerli malları” satan vitrinlere ağırlık verdiğimizin farkındayım. Bu nedenle diğer vitrinlere de göz atmak için önce 1933 yılına dönelim ve Hikmet Feridun [Es] rehberliğinde bir Beyoğlu turu yapalım istiyorum. Hikmet Bey’in Akşam gazetesinde yayımlanan röportajının başlığı hayli irkiltici: “Beyoğlunun garip tarafları… Apartmanların dördüncü katından atlayan mayolu genç hanımlar…” “Nasıl yani?” diye şaşkına dönmüş bir biçimde (çünkü başlığın altında bunun fotoğrafı da var) yazıyı okumaya başlıyorsunuz. Ve elbette anlıyorsunuz ki, caddeye atlayan bu mayolu hanımlar birer cansız manken, hemen altlarında bulunan mayo satan mağazaların reklamı yani… Anlaşılacağı gibi yazı, Beyoğlu mağazalarının reklam faaliyetlerine odaklanmakta. Tabii vitrinlerine de… Hikmet Feridun anlatıyor: “Bu mayolu kadınları seyrettikten sonra geçin… Bir bakkal dükkânının camekânında bir sofra kurulmuş… Bir çilingir sofrası… Bir iskemle… Ve keyfi gayet yerinde bir akşamcı iskemlede oturuyor… Sigarası elinde… Sofranın üstünde her çeşit meze var. Zeytin taneleri, peynir, yumurta, salata, sardalye, havyar, yalancı dolma, kırmızı turp… Ve bir şişe rakı ile kadehler, sürahi…” Vitrindeki mankenin kolu ise hareketli, ara sıra sigarasını ağzına götürüp içiyor! Röportajcımız hayran: “Sigara da adamakıllı tütüyor, kimbilir ne ile yapmışlar!”

Akşam, 22 Ağustos, 1933

Hikmet Feridun Tepebaşı yönüne doğru ilerleyince bir başka dükkânın vitrininde dört Arap kız çocuğu görüyor. O zaman zencilere Arap derlerdi ya, herhalde öyle bir şey. Çocukların ellerinde bakır, pirinç, madeni eşyalar… Habire oğuyorlar bunları ve bir süre sonra pırıl pırıl yapıyorlar. Sonra çocuklardan biri kalkıyor ve seyredenlere büyük bir levha gösteriyor. Elbette bunun üstünde de kullanılan madeni cilanın adı yazılı… Bir süre daha yürüyüp, bir seyahat acentasının vitrini önünde duruyor bu kez: “İçinde bir yanardağ. Dumanıyla mumanıyla aynen… Altında bir yazı: ‘Eğer istirahat etmek, güzel günler geçirmek istiyorsanız, falan memlekete gidin… Yanardağı, güzel iklimi ve şayanı temaşa manzarasiyle sizi teshir edecektir [etkileyecektir], durmadan hareket edin…”1

Cumhuriyet’in ilk yıllarından bir vitrin

Tabiî Kanyak Vitrin Müsabakası

Beyoğlu vitrinlerini bir yana bırakıp “vitrin yarışmaları”na dönersek, bu konudaki en önemli adımın 1937 yılı kasım ortalarına doğru gazetelerde yayımlanan bir ilanda karşımıza çıktığını görürüz. (Sonra Tekel adını alacak olan) İnhisarlar İdaresi, yeni mahsulü “Tabiî Kanyak” için bayileri arasında bir vitrin müsabakası açmıştır. İstanbul ve Ankara’da birinci gelenlere 100’er lira mükâfat verilecektir. Diğer mansiyonlarla birlikte 500 lira dağıtılacaktır. Büyük para! Müsabakanın bitiş tarihi önce 1 Aralık 1937 olarak açıklanır, ama hemen ardından süre 15 Aralık’a kadar uzatılır.

“Tabiî Kanyak” için

bayiler arasında düzenlenen
vitrin müsabakası ilanı,
Cumhuriyet, 12 Kasım 1937

İnhisarlar İdaresi bu müsabakaya paralel olarak bir de bülten yayımlamaya başlar: Satıcı. Genel olarak ayda bir çıkan bu bültenin ilk sayısı 25 Ekim 1937 tarihini taşımaktadır. Satıcı’nın ikinci sayısında yarışmanın yapılma nedenleri şöyle açıklanır: “Gaye, satıcıyı iyi bir şeye alıştırmak, ona süsleme —fakat işin icab ettirdiği şekilde— sanatı öğretmektir. ‘Bir mal nasıl teşhir edilirse daha ziyade verimli olur?’ İdare bu sualin cevabını bizzat satıcılara verdirebilmek için bu vitrin müsabakasını açmıştır.” Bültendeki diğer yazılar da satıcının daha iyi satış yapması için ipuçları vermektedir: “Reklamın satıcılık âleminde faidesi”, “Müşteri beklemesini sevmez”, “Pazarlık etmek usulünden vazgeçiniz” vb. Ayrıca “kanyak kampanyası münasebetiyle dükkân sahiplerinin düşünceleri” aktarılıyor, onların endişelerini giderecek açıklamalar yapılıyordu. Bazı bayilerin, “büyük mağazaların çok para sarfederek yapacakları göz alıcı vitrinler karşısında ne şansımız olabilir ki” diye yakınlamalarına karşı şu görüşler ileri sürülüyordu: “En güzel vitrin mutlaka en pahalıya mal olmuş vitrin değildir. Sade ve ucuza çıkmış bir vitrinin, para dökülerek yapılmış emsali arasında birinciliği kazandığı çok defa görülmüştür.” Ardından bu işin püf noktaları özetleniyordu: “Güzel bir vitrinin hazırlanmasında, para kadar, belki de ondan daha mühim iki esas vardır: 1. Zevk, 2. Bilgi. Binlerce liranın temin edemeyeceği güzelliği basit, fakat zevkle hazırlanmış bir vitrinde görebilirsiniz.”2

İnhisarlar İdaresi’nin bayiler için yayımladığı aylık bülten Satıcı

15 Aralık 1937 günü yarışma biter. Birinciliği Todori Karakopulo’nun sahibi olduğu Osmanbey’deki Ankara Pazarı mağazası kazanır. Satıcı bülteninde yarışmanın genel manzarası şöyle aktarılır: “Tabiî Kanyak kampanyası programına dahil bulunan vitrin müsabakası neticelendi. Şehrin Beyoğlu, İstanbul, Kadıköy semtlerinden iştirak eden bayilerin hepsi zevkle tanzim ve emek sarfedilmiş vitrinler hazırlamışlardı.” Yazı yarışmanın seçici kurulunu da tanımamızı sağlar: “Heyeti İdarenin Neşriyat ve Reklam Şubesi müdürü vekili M. Moran, Umum Müdürlük Satış Şubesi şeflerinden Numan Rıza Göksel, İstanbul Başmüdürlüğü Satış Şubesi şefi Muhtar Oygur.” Hakemler bütün vitrinleri gezmiş ve derece alanları oybirliğiyle seçmişlerdir. Sonuçlar, gerekçeleriyle şöyle açıklanır:

“1. Osmanbey’deki Ankara Pazarı birinci. Mükafatı 100 lira. Filhakika bu vitrin diğer rakiplerinin arasında en güzeli olarak temayüz ediyordu. Pazar sahibi Todori Karakopulo her türlü külfetleri göze almış ve güzel vitrinin ehemmiyetini takdir eden bir zihniyetle fedakârlıktan kaçınmamıştır. Vitrinin en üstünde ‘soğuğa karşı tabiî kanyak’ sloganı göze çarpıyor, onun altında muazzam bir kanyak şişesi timsali bulunuyordu. Vitrin her boyda tabiî kanyak şişeleriyle zengin bir şekilde süslenmişti.
2. Kalyoncu Kulluğu’ndaki Ekonomi Bakkaliyesi. İkinci mükafatı 25 lira. Arkasında elektrik tenviratı bulunan renkli bir fon. Frak giymiş mukavvadan bir adam, bu fonun ortasındaki şu cümleyi okuyor: ‘Tabiî Kanyak Avrupa’daki eşlerini aratmaz.’ Vitrinde muhtelif boyda tabiî kanyak şişeleri zevkle yerleştirilmiş.
3. Kalyoncu Kulluğu’nda Artemis Bakkaliyesi. Mükafatı 25 lira. Vitrinin yüksekliği kadar Tabiî Kanyak şişesi şeklinde bir mukavva. Vitrin Tabiî Kanyaklarla süslenmiş.”

Birinciliği kazanan Osmanbey’deki

Ankara Pazarı mağazası
ve ikinci olan Kalyoncu Kulluğu’ndaki Ekonomi Bakkaliyesi’nin vitrinleri, 
1937

Dördüncüden dokuzuncuya kadar uzanan mansiyonları ise sırasıyla, Osmanbey Yıldız Kooperatifi, Bakırköy İstasyon Caddesi’ndeki Yıldız Bakkaliyesi, Taksim Kooperatifi, Beyoğlu Balıkpazarı’nda Ermis Bakkaliyesi, Beyazıt Ordu Caddesi’ndeki Ahmed Besim Albayoğlu müessesi ve Kızıltoprak Ihlamur Caddesi’ndeki Cici Mağazası kazanmışlardır.

Ankara’da 100 liralık büyük ikramiyeyi Yenişehir’deki Sümer Bakkaliyesi almış, ikinciliği Bankalar Caddesi’deki Ahmet Enver Bakkaliyesi, üçüncülüğü ise Anafartalar Caddesi’ndeki Memurlar Kooperatifi kazanmıştır. Bu arada yine aynı Satıcı bülteninde yer alan haberden, İstanbul’da birinciliği kazanan Ankara Pazarı’nın sahibi Todori Karakopulo’nun aldığı yüz liralık mükafatın 50 lirasını “derhal” Hava Kurumu’na bağışladığını, aldığı makbuzu da İnhisarlar İdaresi’ne gönderdiğini öğreniyoruz. “Vitrin müsabakasına derece ve mükafat almak için değil, bu müsabakanın ticarî bakımdan ehemmiyetini takdir ederek girdiğini söyleyen bu bayiin hareketindeki asalet ve yurt severliği takdir ederiz.”

İnhisarlar İdaresi yarışmanın sağladığı faydalardan son derece mutludur. Bültende “Satış eskisile ölçülemeyecek derecededir,” diyerek bu memnuniyet açıkça ifade etmektedir. Fakat hemen arkasından gelen “Kanyak kampanyası bitti, fakat mevsim devam ediyor,” başlıklı yazı da bir rehavete girmemeleri için bayileri uyarmaktadır. “Kanyak kampanyası bitmekle beraber, henüz kampanyanın hızı geçmemiştir diyoruz. Bunun için yapılacak şey, kampanya esnasında olduğu gibi, daima elinizde fazla Tabiî Kanyak stoku bulundurmaktır.” Yazının devamında kanyağın faydaları sıralanmakta, hatta “her aile kadınının evinde mutlaka bir Tabiî Kanyak bulundurmak mecburiyetinde” olduğu bile ileri sürülmektedir ki, bu görüşlerin vitrin tarihimiz açısından pek anlamlı olmadığını takdir edersiniz…

Yılbaşı ve vitrinler

Ama Satıcı bülteninde yer alan “Yılbaşında vitrinler” başlıklı yazı, hem vitrin, hem de yılbaşı tarihimiz açısından özel bir önem taşımakta. “Sene başı vitrinini tanzim etmek için istifade edilebilecek birçok şeyler vardır. Yeni sene, Kanunusâni’de [Ocak ayında] girdiği için, yapılacak vitrinde her şeyden evvel dikkat edilecek nokta, vitrin tezyinatının tabiata uyması keyfiyetidir. Onun için sene başında yapılacak vitrinlerde daima kış manzarası yapmak daha çok isabetli bir şey olur.”3 Ardından bir yılbaşı vitrinin nasıl yapılacağı da tarif ediliyor. Parlak madeni kâğıtlardan kesilmiş yıldızlar, kar yerine naftalin, çam ağaçları, kırmızı ve mavi yılbaşı çiçekleri, mutlaka “1938” yazılı bir karton vs.

Cumhuriyet, 31 Aralık 1931

Aynı yıllarda bu tür “yılbaşı” vitrinlerinin Beyoğlu’nu doldurmasından şikâyet eden Nâzım Hikmet, camekânlarda “bir şimal kışı”nın bütün şiddetiyle sürmekte olduğundan yakınır. “Pamuktan karlar, kaya tuzundan buzlar, üstü başı ak boyaya boyanmış, uzun iplik sakallı Noel Babalar, dallarına naftalin serpilmiş yeşil kâğıttan çam ağaçlarıyla gülünç kış dekorları camların içinde insanı üşütmeye çalışırken camların dışında, dışarda, kaldırımlarda günlük güneşlik, ılık ve tez canlı bir bahar havası var. Bu sahici, günlük güneşlik bir hava içine giren şehrin, dükkânlarındaki bu yalancı, sahte kış manzaralarına niye lüzum var?” Yazı şöyle noktalanır: “Sosyal faktörlerin, insanları bu kadar gülünç çıkartma kâğıtları hâline getirişine örnek oluşları bu karlı kışlı camekânların biricik mânâsıdır.”4

Satıcı bülteninin daha sonra yayımlanan sayılarında da vitrinlerle ilgili yazılar bulunmaktadır. Başlıklarını belirterek geçelim. 5. sayıda “Vitrinlerinizde sadeliği ve rengi daima esas tutunuz,” 6. sayıda “Sergilerin satışlara olan tesirleri,” “Gözleriniz daima vitrinde olmalı,” 7. sayıda “Vitrin… Daima vitrin… İyi satış yapmak isterseniz bu kelimeyi aklınızdan çıkarmayınız,” 8. sayıda, “Solmuş mallar vitrine girmez,” “İyi bir vitrin nasıl yapılır?” “Kalabalık vitrinler dikkati çekmez,” yazıları karşımıza çıkar. 10. sayıda vitrinlerin de önemli roller üstlendiği İstanbul Sergisi ve İzmir Fuarı’ndaki İnhisarlar İdaresi pavyonları tanıtılır. 11. sayıda “Güzel vitrin müşteriyi celbeder” ve görebildiğimiz son sayı olan 14. sayıda da “Muntazam vitrin, güleryüzlü nazik satıcı ve malın iyisi” bültendeki vitrinlerle ilgili yazılar arasındadır.

Satıcı, 1 Haziran 1938

Yine Satıcı bültenlerinden, İnhisarlar İdaresi’nin bir de “vitrin servisi” kurduğunu öğreniyoruz. Vitrin servisinde “çalışan arkadaşlar, vitrincilik sanatına tam manasile vakıf kimseler olup, size bedava surette yardımda bulunacaklar ve vitrinlerinizi tanzim edeceklerdir.” Bunun için bültende yayımlanan fişi “güzel yazı” ile doldurup İdare’ye yollamanız gerekmektedir. Onlar da fişleri gönderme tarihini gözeterek tasnif edecek ve peyderpey gelip vitrininizi tanzim edeceklerdir.5 Bültenin 9. sayısında servisin “İdare’nin mütehassıs dekoratörlerile birlikte Güzel Sanatlar Akademisi’nde vitrincilikle meşgul olan talebelerden” kurulduğunu öğreniriz.6

Satıcı, vitrin servisinin çalışmalarını
ve başvuru fişini aktaran sayfa,
28 Nisan 1938

Vitrin etrafında felsefe

Falih Rıfkı Atay 1941 yılında kaleme aldığı bir yazısında vitrinlerin öneminden söz eder. “Milletler büyük caddelerinde zevklerinden, medeniyetlerinden ve hünerlerinden imtihan verirler” der ve devam eder: “Vitrinlerde şehir evlerinin içini görürsünüz. Yaşama ve endüstri kültürünü ölçersiniz. Memleket ekonomi ve ticaret politikası hakkında bile fikir edinirsiniz.” Atay vitrinlerden çok şey bekliyor bana kalırsa. Aynı yazıda üstadımız Beyoğlu’nun artık çıkılmaz ve dolaşılmaz hâle geldiğinden, “kendini bilmeyenler” tarafından işgal edildiğinden yakınmakta ve soylulaşması için vitrinlerden medet ummaktadır: “Cadde vitrinleri ile, dükkânları ile, yaya kaldırımları ve cephe görünüşleri ile biraz soylaşsa, üstüne başına biraz düzen gelse, kalabalığı kendiliğinden ayıklanacaktır.”7

Önce Yerli Malı Haftaları, ardından da İnhisarlar İdaresi’nin “vitrin yarışmaları” söz konusu alanda belirli bir canlılık sağlamıştı. Ama elbette belirli muhitlerde. Ara sokakların ve eski alışkanlıkların hükmü hâlâ sürmektedir. Bir kasap vitrinine aklı takılan Refik Halid Karay, özellikle mabadına çiçek takılmış hayvan gövdelerinden muzdariptir: “Canlısı o derece sevimli olan bu mahlûku keserek bu kadar iğrenç hâle sokmak her şeyden önce bir zevksizlik ve güzelliğe hürmetsizliktir. Zaten esasta kasap dükkânlarımızın vitrinde çengele asılı olarak bütün koyun teşhiri usulü şehrin bir çirkinliği iken şu mevsimde ufacıcık, henüz teşekkül edememiş kuzu ölülerile o çirkinliğe tüy dikiyoruz.”8

Ama üstadın vitrinlerle ilgili önemli bir yazısından da söz etmeden geçmeyelim. 1945 yılında Akşam gazetesinde yayımlanan bu yazı “Vitrin Safası - Vitrin Cefası” adını taşır. 20. yüzyılın “kendini verdiği iki seyran”ın vitrin ve sinema olduğunu belirten yazar şöyle devam eder: “Vitrinler bizi en hassas tarafımızdan, yani ihtiyaç noktamızdan yakalar. Yemeğe, içmeğe, giyinmeğe, süslenmeğe muhtaç bir insan elbette ki o maddelerin ve eşyanın en cazibeli şekilde teşhir edildiği bir camekân önünde mıhlanır kalır. Vitrin karşısında, neler duymayız? Arzu, hırs, öfke, hülya… Vitrine bakan birinin zihninden geçirdiklerini düşününce bazan içime korku düşer… seyredip edip bir karar alacak ve gidip münasebetsizce bir iş yapacak diye! Gittikçe güzelleşen, güzelleştikçe hırsları kamçılayan ve kötü niyetleri şahlandıran vitrinler bu bakımdan belki de cemiyet hayatı üzerinde zararlıdırlar; fena arkadaş, fena muhit gibi iradesizlerden bir kısmımızı baştan çıkarmağa sebep olurlar. Vitrin bir safa ve bir cefadır.”9

1948 yılında konumuzla, hiç beklenmedik bir yazar, Sait Faik de ilgilenir. Hiçbir derlemesinde rastlamadığım “Camekânlar” başlığını taşıyan bu yazı, önce sözcüğün kökenleriyle ilgileniyor: “Şimdi herkes vitrin diyor. Türkçesini bulamadık. Acemce bir kelime uydurmuştuk ama galiba vitrinin yerini tutmuyor. Börekçinin camekânına, simitçinin camekânına vitrin dersek ya alay ediyoruz sanılır, ya da cehaletimize hüküm verilir. Vitrin deyince hatırımıza daha çok yanına yaklaşılması kolay, içindekiler tedariki güç bir takım ipekli, yünlü, bodösüed, Fransız köselesi, İngiliz derisi, Amerikan ipliği, alaca, mor, kırmızı, yeşil, sarı, lâciverd, gümüşi, turuncu, kavun içi, salatalık dışı… Saymakla biter mi? Doğrusunu isterseniz kaz kafasından salep rengi, çay rengine kadar bin türlü nesne geliyor.” Sonra o sıralar Beyoğlu vitrinlerinde pek moda olan bir rengin adını diline dolar: Pied de pul. “Bilmeyenler bilenlere sorsun. İnsan tercüme etmeye bile yanaşamıyor. Ya hata ederse. Ya bu tavuk bacağı demek değilse…”

Vitrinlerin öncelikle kadınlara seslendiğini hatırlatan Sait Faik, sözcüklerle bu çekiciliği bize hissettirmeye çalışıyor: “Emprime, maroken, Dralin, divitin, amaroza, simaroza, mongol vistra, pied du pul, yine pied de pul, velour, super amaroza, Chanel, Georgette Suissi, velur eda, Fransız malı, İsviçre malı, İngiliz ipliği…” Vitrinlerin yarattığı cazibenin tehlikesine de dikkatimizi çekiyor yazarımız: “Vitrinler çok baş yemiştir. Vitrinler ne karı koca kavgalarına, ne boşanmalar, ne göz yaşlarına, ne namuslara, ne sıhhatlere kıymıştır. Ama ne kahkahalar, ne sevinçler, ne baygınlıklar, ne buselere de, ne barışmalara, ne evlenmelere de sebep olmuştur. Şeytanla meleği, iyi ile kötüyü, zevk ile zevksizliği bir arada teşhir eden mağaza camekânlarının bugünkü cemiyet hayatımızda oynadıkları oyunun rol tevziatında hepimize birer hisse düşmüştür. Kimimiz ihtikârı, kimimiz ahlâksızlığı, kimimiz aşkı, kimimiz masumu, kimimiz sefili, kimimiz sefihi temsil ederiz. Vitrinler ise masum, günahsız koskocaman parlak kırılası camlarıyla akşam üzerleri floresant lâmbalarını yakarlar. Yarınki oynanacak sahnelerin provasını gece el ayak çekildikten sonra sessizce, gürültüsüz, bekçi düdükleri arasında yaparlar.”10

Sait Faik, “Camekânlar”, 
Yedigün, 29 Mayıs 1948

İşte böyle… Vitrinler konusunun insanı buralara kadar getirebileceğini ben düşünmemiştim açıkçası. Gelecek yazımızda vitrinlerde daha yeni zamanlara doğru ilerliyoruz. 1952 yılında tek bir kitap için düzenlenmiş özel bir vitrin, 1961 yılında da Air France’ın Beyoğlu’ndaki mağazalar arasında düzenlediği “Paris’te ilkbahar” konulu vitrin yarışması ve daha neler neler…

1. Akşam, 22 Ağustos 1933.

2. Satıcı, Sayı 2, 25 Kasım 1937.

3. Satıcı, Sayı 3, 25 Aralık 1937.

4. Orhan Selim [Nâzım Hikmet], “Vitrinlerin kışı” [Akşam, 1 Ocak 1936], Yazılar (1936), YKY, İstanbul 2002, s. 11.

5. Satıcı, Sayı 6, 28 Mart 1938.

6. Satıcı, Sayı 9, 28 Temmuz 1938.

7. Falih Rıfkı Atay, Pazar Konuşmaları, İstanbul 1965, s. 96.

8. Refik Halid Karay, Ağaç ve Ahlak, İstanbul 2016, s. 109.

9. Refik Halid Karay, Taklitten Âdete Gündelik Hayat, Hazırlayan: Tuncay Birkan, İnkilap Kitabevi, İstanbul 2017, s. 312–313.

10. Sait Faik, “Camekânlar”, Yedigün, Sene 16, s. 11, 29 Mayıs 1948

alışveriş, dükkân, Gökhan Akçura, gösteri, mağaza, ticaret, tüketim, vitrin