Hatıralar Hayal Oldu

Şimdilerde herkes telefonuyla fotoğraf çekiyor, hadi bilemedin dijital fotoğraf makinesiyle. Genellikle telefonun ekranında bakılıyor fotolara, bazıları bilgisayarlarına da aktarıyor, lakin sonuç olarak yine bir ekrandan seyrediliyor manzara! Ama eskiden böyle değildi elbette. Fotoğraf ele gelir bir şeydi, kâğıt üzerine basılır, çerçevelenir ya da albümlere yerleştirilirdi. İnsanlar sık sık açıp fotoğraf albümlerine bakardı. Ailenin tüm geçmişi orada saklıydı. Tanınan tanınmayan akrabalar, siyah beyaz fotoğraflardan çıkıp dolaşırdı anılarda. Sonra kendi tarihimiz gelirdi. Doğum günlerinde çekilen fotoğraflar, annemizin elimizden tutup bizi parkta dolaştırması, babamızla gittiğimiz ilk lunapark gezisi birbiri ardına gözümüzün önüne gelirdi. Okul yılları, evliliğimiz, arkadaş toplantıları… Hepsi fotoğraflarda yaşardı. Yani başka bir şeydi fotoğraf o zamanlar...

Bu yazımızda fotoğrafları, albümlerdeki fotoğrafları üretenlerden söz edeceğiz.

İlk sorumuz: Bu albümlerdeki fotoğrafları kimler çekmişti? Tabii cevap ararken öncelikle fotoğraf stüdyolarını ziyaret edeceğiz. Şimdi belki ancak evlilik fotoğrafları için gidilen ve sayısı iyice azalan bir müessesenin tarihine göz atacağız. Sonra sıra, köşe başlarını tutan, daha sokak işi bir hatıra üreticisine, ‘alaminut fotoğrafçılar’a gelecek. Son olarak da amatör fotoğrafçılığın gelişimine değineceğiz. Albümlerin sayfalarında yer alan fotoğrafları çekenler dediğimizde, sanırım bunlardan söz etmek yeterli olacak. Hadi o zaman, başlayalım…

Fotoğraf Stüdyoları

İstanbul’da ilk fotoğraf stüdyosunun açılış tarihi 1842’dir. Ceride-i Havadis gazetesinin 17 Temmuz 1842 tarihli nüshasında bu olay şöyle duyurulur: “Beyoğlu’nda Mösyö Dager’in [Daguerre] şakirdanından Mösyö Kompa icra-yı sanat eylemektedir. Ressamlar bir adamı resmedecekleri vakit birkaç günler kemal-i sabr u sükûnla karşılarına oturtup defa be defa nazar ederek haylü zahmetlü resmederler. Lakin bu alâtla resmolunacak olduğu vakitte güneşte altı saniyede ve güneşsiz havada yarım dakika ol alât vasıtasıyla resmedüp bitirirler.”1

İlandaki ressam-fotoğrafçı benzetmesi boşuna değildir. 19. yüzyıl boyunca fotoğraf neredeyse resim kadar önemli ve değerli olmuştur. Fotoğrafçılar işlerini bir sanatkâr gibi icra etmişlerdir. Öte yandan fotoğraf makineleri ve malzemeleri pahalı olduğundan, fotoğraf çektirmek de ancak belirli bir kesim için mümkün olan bir etkinliktir.

Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi ise bilinen ilk müteşebbisin 1845 yılında Paris’ten İstanbul’a gelen M. Naya adlı bir Fransız olduğunu yazar. Ceride-i Havadis gazetesinin 2232 sayılı nüshasında yer alan haber-ilan kaynak gösterilmektedir: “Bu defa Paris’ten Âsitâne’ye gelmiş olan ressam M. Nay, fotoğrafiye tabir olunan ve insan sureti tersiminde fevkalgâye mâhir ve ayniyle benzetmekte bilâkusur olup, hin-i tasvirinde güneşe dahi muhtaç olmayarak karşısındaki adamın suretini birkaç saniye zarfında çıkaracağı ve bugün sabahleyin saat on ikiden akşam saat on ikiye kadar icra edeceği resmin ziynet ve cesametine göre bahası 60 kuruştan 100 kuruşa kadar, birkaç kişi beraber tasvir olunduğu takdirde pazarlık olunacağı ve merkumun mahalli Beyoğlu’nda Doğruyol’da Mosko Sarayı [Rusya Elçiliği] karşısında olmakla oradan sual kılınacağı istek edenlere ihbar olunmuştur.”2

Portre ve aile fotoğrafları çeken büyük stüdyolar ise esas olarak Sultan Abdülaziz zamanında açılmıştır. Bunların en meşhurları Abdullah Biraderler, Karakaş Biraderler, Gülmez Biraderler ve Kargopulo fotoğrafhaneleri olmuştur. Bunları II. Abdülhamit döneminde açılan Sébah & Joaillier, Phebüs, Andriyomenos ve Apollo fotoğrafhaneleri izlemiştir. II. Meşrutiyet’i takiben de bunlara Resne, Kanzler, Weinberg gibi isimler katılmıştır.

Osmanlı dönemi fotoğraf tarihimiz üzerine birçok çalışma yapılmıştır. Engin Özendes’in Abdullah Frères: Osmanlı Sarayının Fotoğrafçıları (YKY, İstanbul 1998), Sébah & Joaillier’den Foto Sabah’a (YKY, İstanbul 1999), Osmanlı İmparatorluğu’nda Fotoğrafçılık 1839-1923 (YEM Yayınları, İstanbul 2013), (Fotoğrafçı) Ali Sami 1866-1936 (Haşet Kitabevi 1989); Bahattin Öztuncay’ın, Robertson: Osmanlı Başkentinde Fotoğrafçı ve Hakkâk, (Vehbi Koç Vakfı-Koç Üniversitesi Yayını, İstanbul 2013), Hanedan ve Kamera - Osmanlı Sarayından Portreler (Aygaz Yayınları, İstanbul 2011), Hatıra-i Uhuvvet: Portre Fotoğrafların Cazibesi 1846-1950 (Aygaz Yayınları İstanbul 2005), Vasilaki Kargopulo: Hazret-i Padişahi’nin Serfotoğrafı (Metasanat Yayınları, İstanbul 2000), Dersaadet’in Fotoğrafçıları - 19. Yüzyıl İstanbul’unda Fotoğraf: Öncüler, Stüdyolar, Sanatçılar (Aygaz Yayınları, İstanbul 2003-2006); Adem Köşlü-Ünsal Köşlü’nün Nicolas Andriomenos: Photographe (Galenos Yayınevi, İstanbul 2018) ve Catherine Pinguet’nin İstanbul Fotoğrafçılar Sultanlar 1840-1900’ü (İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2014) bunlar arasında ilk aklıma gelenler.

Biz bu yazımızda daha yakın yıllara gelecek ve Cumhuriyet’in ilk dönemindeki fotoğrafçıları tanıtmaya çalışacağız.

Fotoğraf: Abdullah Frères, yaklaşık 1880, kaynak: Engin Özendes, Abdullah Frères
Abdullah Frères’in çektiği yukarıdaki fotoğraf hakkında Engin Özendes şunları yazar: “Çoğu zaman turistik fotoğraf baskıları için Müslüman kadınını sembolize edecek kadın model bulunamadığından erkeklere kadın kıyafeti giydirilerek çekimler de yapılırdı. Örtülü olmaları nedeniyle cinsiyetleri pek kolay anlaşılamayacağı düşünülen bu modellerin el ve ayakları ile oturuş biçimleri kendilerini ele vermekteydiler.” 
Abdullah Frères’de çekilen bu fotoğraf, kayıklı bir stüdyo manzarası vermesinin ötesinde bir dönemin ünlü bir ailesine de tanıklık etmekte. Ebüzziya Tevfik’in oğulları: Ziya, Velid ve Talha Ebüzziya, kaynak: Engin Özendes, Abdullah Frères
İşlemeli başlık, altın dizili kolye, köstekli saat, papyon ve çizmeleriyle varlıklı bir ailenin sünnet çocuğu stüdyo fotoğrafı, kaynak: Adem Köşlü-Ünsal Köşlü,
Nicolas Andriomenos
Sébah & Joaillier’de çekilmiş sandal dekorlu bir fotoğraf, Sarven ve Iseda Dumentz, 1908, kaynak: Engin Özendes, Sébah & Joaillier
Sébah & Joaillier stüdyosunda
nargileli kadınlar, yaklaşık 1890,
kaynak: Engin Özendes,
Sébah & Joaillier
Kısa bir süre önce vaftiz olmuş bu bebek için Paskalya Bayramı’na özel, muhtemelen sipariş üzerine hazırlanmış kırık yumurtadan çıkan çocuk mizanseni,
27 Mayıs 1909, kaynak: Burçak Evren Arşivi. Akt. Adem Köşlü-Ünsal Köşlü,
Nicolas Andriomenos
Osmanlı döneminde Beyoğlu’nda fotoğrafçıların bulundukları yerler,
kaynak: Catherine Pinguet,
İstanbul Fotoğrafçılar Sultanlar 1840-1900

Fotoğrafçılar Caddesi

Cumhuriyet’in ilk yıllarında fotoğraf stüdyoları pıtrak gibi çoğalmaya başlar. Manzara-yı umumiyeyi görebilmek için, 1930’lu yıllarda Beyoğlu’nun önemli köşe başlarını tutan fotoğraf stüdyolarından bazılarını ziyaret edelim. İlk ziyaretimizi ünlü Phebus Stüdyosu’na yapacağız. 1936 yılında Feridun Kandemir’e anılarını anlatan Phebus, kırk beş yıldır bu işi yaptığını söylüyor ve stüdyoculuğun eski günlerini özlemle anıyor: “Meşrutiyetten evvel İstanbul’da topu topu beş fotoğrafhane vardı. Şimdi seksen kadar oldu. Amatörler de caba… Elbette tahmin edersiniz ki bu iş eskiden daha kârlı idi. Sonra da fotoğrafçı nadide iş yapan nazlı bir sanatkârdı. Şimdi öyle mi ya…”

Peki şu aralar kimlerin fotoğrafını çektiğini, nasıl sorunlar yaşadığını sorarsak, şu cevabı alırız: “Müşterilerimin çoğu Türk ve orta hallilerdir. Zenginler pek resim çektirmezler; ya makineleri vardır yahut sık sık seyahat ettikleri için Avrupa’da çektirirler. Fakat asıl fotoğraf müşterileri mekteplilerdir. Son zamanlarda resim çektiren kadınlar da çoğalmaya başladı.”

Phebus’un en sevdiği müşteriler artistlerdir: “Artistlerin resimlerini çekmek daima keyifli bir iştir. Neşeli neşeli gelirler, kırıta kırıta otururlar, şakalaşırlar, durmasını, bakmasını, konuşmasını bilirler. Tatlı şeylerdir vesselam…” Çocuk fotoğrafı çekmenin güçlüklerinden de söz eder Phebus. Ama üstadın korkulu rüyası çirkin kadınlardır: “Hele çirkin kadınlar… Ne yapsınlar, kendilerini avutabilmek ve etraflarını biraz aldatabilmek için usta bir elin rötuşundan başka kimden medet umabilirler ki. Fakat bunların arasında biraz fazla sinirlileri de çıkıyor. Şaşı gören yampiri ağzı, eğri büğrü burnu olan bir yüzü ne kadar çabalasak ahım şahım bir şekle koyabilmemizin imkânı var mı?”3

Phebus Stüdyosu’nda çekilmiş bir asker fotoğrafı ve stüdyonun ünlü atı,
kaynak: Cengiz Kahraman arşivi

Bir yıl kadar sonra, tur rehberimiz bu kez Yarımay dergisinin acar muhabiri Niyazi Acun. Önce ele aldığımız işbu konunun önemine dikkat çekiyor: “Bugün fotoğrafı çıkmamış kimler vardır? Bilâtereddüt diyebilirim ki, medenî dünya nüfusunun yüzde doksanı objektif karşısına geçmiştir. Fotoğraf, cemiyet dahilinde yaşayan insanlar için bugün bir ihtiyaç haline girmiştir. Hüviyet cüzdanınızda, evlenme kâğıdınızda, pasaportlarınızda, tapu senetlerinde, vekâletnamelerinizde… Hülâsa birçok işlerimizde fotoğrafın rolü vardır. Uzaktasınız. Ebeveyn, sevgili, arkadaş hasretini fotoğraf vasıtasıyla giderirsiniz. Sevdiğiniz kimselerle olan hatıralarınızı yâd etmek için resim çektirirsiniz.”

Niyazi Acun röportajında bize, üniversitelilerin fotoğrafçısı olarak ün yapan Foto Rekor’u tanıtıyor. Fotoğrafhane Vahit Kutsal ve Şerif Koro tarafından işletilmektedir. Vahit Bey, mesleğini yanına çırak girdiği Jean Weinberg’in Foto Fransez’inde [Photo Français] öğrenmiştir. Cumhuriyet’ten önce fotoğrafçılığın gayrimüslimler elinde oluşundan ve bunların da Türklere kendi sanatlarını öğretmediklerinden yakınır önce. Rötuş yapmayı öğrenmek için ne badireler atlatmıştır! Ve sonunda konu, Phebus’ta olduğu gibi, o dönem fotoğrafçı röportajlarının mutlaka değindiği kritik meselede noktalanır. Tahmin edeceğiniz gibi, bu mesele, fotoğraf yoluyla güzelleşmek isteyen hanımlarımızın yarattığı mezalimdir. Sözü röportajcımıza verelim: “Bir şişman bayan geldi. Fotoğraf çektirmeden evvel şartlar koştu: ‘Beni bir kere zayıf çıkartacaksınız ve tıpkı Marta Egert’e benzeteceksiniz. Ben zayıf çıkmam için sabah kahvaltısı bile etmedim’ dedi. Demek ki bir sabah kahvaltısı etmemek şişman bayanı zayıf gösterecek. Burada her şey enteresan!.. İhtiyarların genç görünme arzuları, gençlerin ve âşıkların hep sinema artistleri gibi pozlar istemeleri ve daha buna mümasil ne is’afı güç arzular… Birçokları tabiatın kendilerinden esirgediği güzelliklerin yaradılışını, noksanların tashihini hep sanatkârın hünerinden, mucizeler yaratacak objektifinden bekliyorlar!... Zavallı sanatkârlar… Bu ilahî kudreti acaba fen size verebiliyor mu?”4

Foto Rekor’da çekilmiş bir fotoğrafında Melek Kobra
Foto Rekor’da çekilmiş bu gurup fotoğrafı özel paspartuyla sunulmuş.

Ense kıskaçları neye yarar?

Sırada Foto Sabah var. Osmanlı İmparatorluğu’nun en eski fotoğrafçılarından Sebah & Joaillier, 1940’lı yıllarda Foto Sabah olarak karşımıza çıkar. Orhan Tahsin röportajında bu fotoğrafhanenin tarihini aktarır önce: Stüdyoyu ilk açanlar Sebah adlı bir Süryani Arap ile Joaillier adlı bir Fransızdır. İlk mekânları Rus Sefareti’nin yanındadır. Sonra iki kez el değiştirir burası. İkinci sahibi İskender, üçüncüsü İsmail İnsel olur. Röportaj yapıldığında mekânın yirmi beş yıldır İsmail İnsel’in elinde olduğunu öğreniriz. Fotoğrafhanenin adının Sebah & Joaillier’den Sabah’a dönüşmesi ise Hasan Âli Yücel’in tavsiyesiyle gerçekleşmiştir. İsmail İnsel eski günlerde stüdyoda fotoğraf çekmenin güçlüklerini de anlatır: “Elektrik yok. Gün ışığından faydalanmak gerek. Dört bir yanı camlı bir odanın üstüne perde geçirilir, çıraklar ellerindeki sopalarla perdeyi çekerler, ışığı düzenlerlermiş. Hava sisli, puslu, kapalı, yağmurluysa, fotoğrafhane kepenkleri indirirmiş. ‘Yağmur yağdı, böyle oldu.’ O gün iş yok. Sonra magnezyum ışığından faydalanılmış bir ara... Fakat bu ışık tehlikeliymiş. Bir gün bir patlamış, İnsel’in kaşları yanmış. Eskiden fotoğraf çekmek öyle birkaç dakikada yapılacak bir iş değilmiş. Objektifin karşısında uzun uzun poz vereceksiniz. Fotoğrafçı sayarmış: ‘Bir, iki, üç, on, yirmi, elli, yüz, yüz elli’ diye. Bu arada hele bir oyna. Film yanarmış. Bunun için eskiden ense kıskaçları kullanılırmış. Başın oynamaması için. Dikkat ederseniz 20-30 yıl önce çekilen fotoğraflarda, model bir yere kolunu dayamıştır. Sallanmasın diye...”5

1941-1942 yıllarında çekilmiş,
Foto Sabah imzalı bir askerlik hatırası (kaynak: Cengiz Kahraman arşivi) ve
Foto Sabah için bu kez bir dönemin ünlü primadonnası Suzan Lütfullah poz vermiş.
Muhsin Ertuğrul, Foto Sabah’ta çektirdiği fotoğrafını Talat Artemel için imzalamış.

Cumhuriyet’in ilk döneminde adını çok duyduğumuz bir diğer stüdyo ise Foto Süreyya’dır. Süleyman Süreyya Bükey ilk olarak 1924 yılında Eminönü’nde Çiçek Pazarı’nda, fotoğraf malzemeleri satan bir yer açar. Burada hem Belçika kökenli Gevaert’in, hem de Welta körüklü fotoğraf makinelerinin Türkiye temsilciliğini yapmaktadır. 1928 yılı başında ise Foto Süreyya’nın stüdyosu artık Beyoğlu’nda Tünel yakınında, İstiklal Caddesi 509 numarada yer almaktadır.

Foto Süreyya’nın bir özelliği de, gündelik yaşamla diğer bütün stüdyoların çok ötesinde, canlı bir ilişki içinde olmasıdır. Çıkardığı dergiden de açıkça anlaşılacağı gibi, Foto Süreyya, İstanbul’a gelen yabancı sahne sanatçılarının fotoğraflarını çekmekte ve yayımlamaktadır. Taksim Bahçesi, Tepebaşı Garden Bar, Maksim ve diğer mekânlarda sahne alan sanatçılar Süreyya’ya uğrayıp fotoğraf çektirmeyi ihmal etmez. Öte yandan bu dönemde gazetelerin düzenlediği çeşitli yarışmaların da fotoğrafçısı hep Foto Süreyya olmuştur. Cumhuriyet’in Türkiye Güzellik Kraliçesi, Vakit gazetesinin düzenlediği En Güzel Bacak gibi yarışmalara katılmak isteyenler fotoğraflarını Foto Süreyya’ya giderek çektiriyordu. Ayrıca bizzat düzenlediği ve kendi dergisinde duyurusunu yaptığı Sinema Artisti yarışmasına katılanların fotoları da elbette Foto Süreyya imzasını taşıyordu.

Foto Süreyya’nın çektiği
sanatçı fotoğrafları kendi adını taşıyan derginin sayfalarını süslerdi.

Kumaştan Tayyare Önünde Çekilen Fotoğraf

Cumhuriyet’in ilk dönem fotoğrafçılarından Foto Etem, Hikmet Münir’le [Ebcioğlu] konuşurken stüdyonun müşterilerinden de söz eder. Yirmi beş yıldan beri bu işi yapan Etem Bey, kadınların daha çok fotoğraf çektirdiklerini söylemektedir: “Sebebi gençlik hatıralarını tespit etmektir. Fakat bereket versin rötuş sayesinde resimlerde hiç ihtiyarlamıyorlar. Bazen, aynı bayanın senelerce sonra rötuşla eskisinden daha genç ve güzel bir resmini çıkarabiliyoruz. Bununla beraber, çocuk resmi çektirenler şimdi daha fazla yekûn tutuyor.” Hikmet Münir fotoğraf çektirenlerin hangi cins pozlar vermeyi sevdiği bahsini de kurcalar. Etem Bey cevap verir: “Eskiden fotoğrafhaneler adeta bir tiyatro sahnesi idi. Mesela üzerine salon resimleri, bahçe, deniz ve at resimleri yapılmış perdeler vardı. Ayrıca oyuncak sandallar vardı. Müşteriler bunların önünde durur, ya sandalın içine girerek kürek çekiyormuş gibi görünür yahut beyaz bir at resminin başını tutarmış gibi bir tavır takınırdı. Merak bu ya; hayatında istediklerini elde edemeyenler, resimlerle kendilerini avuturlardı. Mesela bir müşteri hatırlıyorum, bizde bir pencere kafesi aramıştı; ‘Elimde bir kitap, bir elim şakağımda olarak bir kafesin önünde oturup öyle resim çıkarmak istiyorum’ diyordu... Maalesef arzusunu yerine getiremedik. Bir de maksada göre poz vermek vardı. Mesela nişanlısına fotoğraf gönderecek adam elini şakağına koyar, ona bir sadakat fikri vermeye çalışarak öyle resim çıkarırdı. Hülasa resim kime gidecekse ona göre tavır takınırlardı.” Etem Bey, röportajın yapıldığı 40’lı yıllarda artık müşterilerin poz vermek hususunu daha ziyade fotoğrafçıya bıraktığını da sözlerine ekler.6

Foto Etem’de çekilmiş bir portre,
kaynak: Cengiz Kahraman arşivi

Hikmet Feridun Es de, fon perdelerinin inip çıktığı bu tür bir dükkânı anlatır bir röportajında. Tavandan indirilen perdelerle yaratılan değişik manzaralar müşterileri memnun etmektedir. Röportajın pek uzun başlığı manzarayı gözümüzün önüne sermeye yeter zaten: “Tayyarede resim çıkarmak ister misiniz? / Fotoğrafçı duvardan bir ip çözdü, havadan bir at inmeğe başladı / Dolaptan alçıdan yapılmış iki güvercin çıkardı. Güvercinlerin önünde genç kadın saçlarını döktü...”7

Gülderen Bölük’ün Fotoğrafın Serüveni adlı kitabında bu konuyla ilgili bir bölüm vardır: “Stüdyo Dekorları ve Yaygın Kullanılan Öğeler.” Bu bölüm içinde yer alan ara başlıklar, konunun ayrıntıları konusunda bize ışık tutabilir. Örneğin fonlar şu türlere ayrılıyor: Düz fonlar / Desenli fonlar / Dış mekânı betimleyen fonlar / İç mekânı betimleyen fonlar / Geometrik desenli fonlar / Işıklı fonlar / Perde fonlar. Bunlar dışında yine stüdyolarda karşımıza çıkan benzer uygulamalar olarak ‘teatral dekorlar’ ve ‘çocuklara özel kurgular ve aksesuarlar’ da sıralanmaktadır. Bu başlıklar altında bol bol da fotoğraf örnekleri verilmektedir.8

Bir stüdyo otomobilinde genç kızlar, kaynak: Gülderen Bölük,
Fotoğrafın Serüveni
Deniz desenli bir dekor önünde çekilmiş
bir fotoğraf.

İstiklal Caddesi artık bir ‘fotoğrafçılar caddesi’ haline gelmiştir. 1945 tarihli ünlü “Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi” öyküsünde Ziya Osman Saba şöyle anlatır:

“Bu caddeye ne kadar da çok fotoğrafçı toplanmış, şimdiye kadar kaç tanesinin önünde resimleri seyre daldım. Bütün bu mesut insanlar buralara da saadetlerini tespit ettirmek için koşuşmuş olacaklar. Bu resimlerde, yaşayacaklarından daha uzun zaman tebessümleri de devam edecek. Şu gelin, demin gördüğüm kocalı kadın değil mi? Şu pembe yüzlü, çift örgülü saçlı küçük çocuk, daha demin sıçrayarak yanımdan geçen genç kız değil mi? Belli belli! Bu fotoğrafhanelerde hiç ölülerin resmi yok. Zaten en yakın mezarlık buraya kilometrelerce uzakta. Bu caddede ancak mesut dolaşılabilir. Yalnız bu caddede bulunmak insanı mesut etmeğe kâfidir. […] Ben de pekâlâ şu mesut insanların fotoğraflarını çıkarttıkları fotoğrafhanelerden birine girebilir, ben de mesudum, benim de resmimi çekebilirsiniz diyebilirim. Fotoğrafçı da itiraz edemez, sizin kimseniz yok, fotoğrafı ne yapacaksınız, diyemez. Sorarsa, elbette günün birinde benim de bir sevgilim olabilir. Sizin çekeceğiniz bu en son güzel fotoğraf onun çantasının gizli bir köşesinde, güzel kokular içinde yatabilir, derim.”9

Cumhuriyet’in bu ilk dönem fotoğraf stüdyolarını ele alan yazımızı noktalamadan, bu alanda yapılmış çalışmaları da belirtmeden geçmeyelim. Seyit Ali Ak’ın kitapları bu alandaki en derli toplu araştırmalardır: Erken Cumhuriyet Dönemi Türk Fotoğrafı 1923-1960 (Remzi Kitabevi, İstanbul), Türkiye Fotoğraf Yayınları Kataloğu (Bileşim Yayınları 2004), Girit’ten İstanbul’a Bahaettin Rahmi Bediz: Beyaz Atlı Fotoğrafçı (İletişim Yayınları, İstanbul 2004). Tayfun Serttaş da iki önemli stüdyonun monografilerini yayımlamıştır: Stüdyo Osep (Aras Yayınları, İstanbul 2009) ve Foto Galatasaray (Aras Yayınları, İstanbul 2011). Basın fotoğrafçılığı ise apayrı bir konu, bu konuya şimdilik hiç girmiyoruz. Gelecek yazımızda alaminut fotoğrafçılar ve bir amatör uğraş olarak fotoğraf konularını ele almaya çalışacağız. Bol fotolar...

Foto Galatasaray’da çekilmiş stüdyo fotoğrafları (aynalı fotoğrafta model aynaya arkasını dönmüş),
kaynak: Tayfun Serttaş,
Foto Galatasaray
Stüdyo Osep’in sahibi Osep Minasoğlu stüdyoda bir çekimde, Foto Galatasaray’da çekilmiş bir stüdyo fotoğrafı,
kaynak: Tayfun Serttaş,
Foto Osep
Bir dönemin ünlü dansçısı Kudret Şandra ve talebeleri toplu stüdyo çekimi,
kaynak: Tayfun Serttaş,
Foto Osep
Foto Osep’te çekilmiş fantastik
bir grup fotoğrafı,
kaynak: Tayfun Serttaş,
Foto Osep

1. Akt. Kudret Emiroğlu, Gündelik Hayatımızın Tarihi, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara 2001, s. 582-82.

2. “Fotoğraf,” İstanbul Ansiklopedisi, c. 11, İstanbul 1971, s. 5824.

3. Kandemir, “Febüs Anlatıyor,” Aydabir, Mart 1936. Phebus’un saray fotoğrafçılığı hakkında bkz. Hikmet Feridun Es, “Uzun Seneler Abdülhamidin Fotoğrafçı Başlığında Neler Gördüm,” Akşam, 1 Aralık 1936. Phebus’un başka yönleri için bkz. Sermet Muhtar, “(Eski Defterdekiler) Tekrar 25 Yaşında Olmak mı? Kat’iyyen İstemem...” Akşam, 26 Mart 1932.

4. Niyazi Acun, “Sanatkârlar Arasında,” Yarımay, 15 Temmuz 1937.

5. Akşam, 8-9 Şubat 1957.

6. Hikmet Münir, “Bir Fotoğrafçı Mikrofon Başında,” Radyo, 15 Aralık 1942, s. 13.

7. Akşam, 9 Şubat 1935.

8. Gülderen Bölük, Fotoğrafın Serüveni, Kapı Yayınları, İstanbul, 2014.

9. Ziya Osman Saba, Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi (Hikâyeler), Varlık Yayınları, İstanbul 1952.

Beyoğlu, cumhuriyet, Foto Etem, Foto Sabah, Foto Süreyya, fotoğraf, fotoğraf stüdyosu, Gökhan Akçura, Phebus Stüdyosu