“Yelpaze minyatür,”
Zenânnâme’de Kâğıthane keyfi (ayrıntı),
İÜK T5502, 78a,
kaynak: Nurhan Atasoy,
Hasbahçe, Aygaz Yayınları,
İstanbul, 2002
Yelpaze:
Ne Eşya Ne de Alet

Eski sözlükleri ve başvuru kitaplarını karıştırdığımızda, yelpazenin Türkiye tarihi ile ilgili pek bir şey bulamayız. Yelpazeler ithal edildiğinden, geldikleri yerle ilgili bilgiler çıkar karşımıza. Örneğin Eski Eserler Ansiklopedisi’nin “Yelpaze” maddesinde şunlar yazılı: “Eski İtalya dantelinden veya işlenmiş ve resimli kumaşlardan, bezlerden ve fildişi oymalardan yapılır. Bunların bağalıları1 da olur. Gayet ince ve zarif oymalıları ve altın işleme sedeflileri de vardır. Bunların lake yelpazeler, Japon ve Hint sandal ağacından oyma saplar gerilmiş ve ajur2 fil kemiğinden oymalıları ve adi kâğıt olanları 3-5 lira eder. İmzalı İtalyan minyatürlüleri ve dantelalıları içerisinde 500 lira edenleri de bulunur.”3

Bu tür yelpazeleri bir araya getiren sergiler dünyada olduğu gibi Türkiye’de de açılmıştı. 1990 yılında İstanbul’da Nilantik galerisinde açılan yelpaze sergisinin boyutu hakkında bir bilgi yok elimde. 2004 yılında Beymen ve Sakıp Sabancı Müzesi’nin girişimiyle düzenlenen Alexandre Vassiliev’in koleksiyonunu gözler önüne seren Moda Tarihi sergisinde doğal olarak yelpazeler de yer aldı. Ama yelpaze sergilerinin en görkemlisi Artam Antik tarafından Sabancı Müzesi’nde 29 Mayıs–9 Ağustos 2013 tarihlerinde açılan ve Nurcan Artam’ın koleksiyonunu sunan Geçmişten Günümüze Yelpaze sergisidir.

Geçmişten Günümüze Yelpaze
sergisi için ayraç (ön ve arka yüz)

Osmanlı İmparatorluğu’nda yelpaze ile ilgili ilk bilgileri Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde buluruz. Çelebi, İstanbul esnafını anlatırkan “merhavacılar yani yelpazeciler”le ilgili şunları yazar: “Neferatı 105, pirleri Yabub-ı Tâifî’dir. Hazret’e kuş yününden merhava getirip Malik oğlu Enes belini bağlayıp irşâd etti [doğru yolu gösterdi], kabri Musul’dadır. Bunlar dükkânların seyishane üzere edip güçügen4 yeleğinden, karga yününden, kartal yeleğinden ve çeşit çeşit çelenglerden yelpazeler yapıp geçerler.” Kitabının başka bir yerinde de “tavukçular esnafı”nı anlatırken, bunların “bazı Mısır tavuğu, kaz ve ördek yeleklerini” okçulara ve yelpazecilere verdiklerini belirtir.5 Abdülaziz Bey de Osmanlı’nın son dönemindeki yelpaze üreticilerini anlatır. “Yelpazelerin sapı murassa6 olanlarını kuyumcular yapardı” diye söze girdikten sonra devam eder: “Som ve fildişinden yapılanları, oymacı esnafının hünerlilerinin eseriydi. Bunların dükkânları ekseriyetle Süleymaniye civarındaki Uzunçarşı’da idi. Bu sapları yapan en ünlü ustalar Kasımpaşalı A’rec,7 Ömer Usta, Hezarfen Ali Efendi, Müezzinzade Salih Efendi idiler. Yaptıkları, çok yüksek fiyatla satılırdı. Sapın bir tarafına isimlerini de kazırlardı.” Abdülazziz Efendi bu ustaların balık dişinden, somdan, fildişinden, abanozdan, boynuzdan, şimşirden çok nefis işlemeli ve oymalı kaşağılar da ürettiklerini sözlerine ekler.8

“Osmanlı Güzeli,” Eski iki fotoğrafta
(1875 ve 1880) Osmanlı kadını ve yelpazesi, kaynak:
Images D’Empire,
İstanbul Fransız Kültür Merkezi-
Osmanlı Bankası Yayını, İstanbul, 1993

Sermet Muhtar Alus, Vezneciler’deki eski Japon Mağazası sahibiyle çapkınlık babında hasbıhal ederken, söz, eski tiyatrolarda işaretlerle nasıl flört edildiğine gelir. “Locadan locaya aşinalıklar. Mesela siz locadan çıkınca karşıki locadan derhal bir kıyam vaki olur. Yelpazelerle, mendillerle envai işaretler. Yelpazeyi sıkça sallamak çok seviyorum demek. […] Seyir yerlerinde de gene aynı yelpaze, mendil işaretleri; kaş göz işaretleri…”9 Alus kaleme aldığı bir başka yazıda yaz sıcaklarını, teri, terlemeyi anlatırken sözü yine yelpazeye getirir:

“Yaz gelince, Anadolu yakası köşklerindekileri geç, Boğaziçi yalılarındakilerin bile ellerinden yelpaze düşmezdi. Kenar mahalleliler hiç değilse mukavva kutu kapaklarını sallarlardı. Yelpaze adeti çoktan bârid oldu. Yerine vantilatör geçti demek de doğru değil. Zenginlerden gayri kimlerde var ki?
Bağdat’ta, Basra’da, Hicaz’da vali, kumandan gibilerin, belde esnafının konaklarında misafir odasının, yemek odasının tavanına sandal yelkeni kadar yelpazeler asılır; haremde cariyeler, selamlıkta köleler nöbetleşe sallarlarmış.”

Alus, eskiden İstanbul’da kalburüstü zatlardan birinin karısının, bu tür yelpazeleri duyarak, köşkün birkaç odasına böyle battal yelpazeler astırdığını, hizmetlilere de habire sallandırdığını söyler. Eve misafirliğe gidenler de arkasından konuşurlarmış: “Ne izansız, katı yürekli, Nemrut mahlûk!.. Biçare halayıklarda ne kol kalıyor, ne kanat. Görünce gel de tahammül et. Adamın tepesi atıyor, öfkeden başına kan hücum ediyor. Şeytan diyor ki, Fizan’a sürgünlüğü gözüne al, üstüne atıl; saçını başını bir temiz yol!..”10

İtalyan ressam
Giuseppe Signorini’nin (1857–1932)
fırçasıyla bir Osmanlı cariyesi ve yelpazesi, kaynak: Irvin Cemil Schick,
Çerkes Güzeli,
Oğlak Yayınları, İstanbul, 2004

Zarif bir rüzgâr verici

Bizde yelpazenin tarihi konusunda en derli toplu bilgiyi şemsiyede olduğu gibi yine Leyla Saz verir: Yelpazeler “…tavus kuyruğundan, devekuşu tüyündendi. Ortası elmaslı, zümrütlü, yakutlu; sapı da öyle kıymetli taşlarla süslü, yuvarlak, büyücek yelpazeler en eskileridir. Bunların adi tüylerden ve ortası aynalı, sahte taşlı, sapı kemik ve sedeflileri olan ehven fiatlıları da vardı. Sedeften, fildişinden, tüyden, kumaştan, kâğıttan yapılmış yarı açılır yelpazeler diğerleri kadar eski değildir.

Yelpazeler icat sebebi olan rüzgâr yapmaktan başka, arabada yüzü nazarlardan saklamak hizmetini de görürdü. Sonraki küçüklerle de kâh hafifçe rüzgârlatılıyor, kâh elde tutulup nazlı nazlı biraz açıp kapıyarak şıklığa faydalı addediliyordu. Hurma yaprağından gayet ince örülmüş fildişi saplı müteharrik [hareketli] Arabistan yelpazeleri hem çok rüzgâr verirdi, hem de pek zarifti. Misafir odalarında yastık ve masa üzerinde bunlardan bir iki tane bulundurulurdu. Sokakta kullanıldığını görmedim.”11

“Bayrak formunda hasır yelpaze,”
Osmanlı, 18-19. yüzyıl,
Nurcan Artam Koleksiyonu,
Artam Antik’in özel izni ile yayımlanmıştır.

Abdülaziz Bey ise yaz günleri halkın yelpazelere pek rağbet ettiğini söyledikten sonra, sanat değeri taşıyan dört tür yelpaze olduğunu belirtir ve anlatır: “Biri Saray-ı Hümâyun ve küberanın [büyükler, ulular] kullandığı, sapları murassa olup beyaz kuş kanatlarından veya tavus kuyruğuyla şahin, cige, turna, balıkçıl, hüma kanatlarından sorguç yapılır, ortasına mücevher konurdu. Diğeri altın üzerine mine işleme saplı olur, yine sorguç takılır veya tavustan yelpazesi bulunurdu. Diğer bir çeşidi ise fildişinden veya somdan gayet sanatkârane oyulmuş ve sapına nakışlar yapılmış olur, yine adı geçen kuşlardan birinin kanadı konurdu. Diğeri de oymalı abanoz saplı ve genellikle yuvarlak olurdu. Bir çeşidine de ufak bir som takılır, katlanır, devşirilir, gerekirse cebe bile girerdi. Hicazdan gelme hurma dallarından hasır gibi örülmüş, boyalı, nakışlı sap takılmış olanı da vardı.”12

Reşat Ekrem Koçu giyim-kuşam sözlüğünde yelpazenin türlerini sıralar bize: 1. Hasır örgüsü yelpazeler, 2. fildişi ve bağa yelpazeler, 3. kumaş yelpazeler, 4. dantel yelpazeler, 5. kuştüyü yelpazeler ve 6. kâğıt yelpazeler. Elbette sadece sıralamakla kalmaz, ilginç bilgiler de verir. Yeniçeriler döneminde “balta yelpaze” diye bir kavram olduğunu öğreniriz örneğin: “Yeniçeriler zamanında yeniçerilere mahsus, üstüne yeniçeri ortalarının [taburlarının] nişanları işlenmiş yelpazeler yapılırdı; yeniçeri zorbaları kendi ortasının nişanını taşıyan böyle bir yelpazeyi, muhabbet ve himaye kanadı altına aldığı yosma nigârlar ile şıkıdım civanlara verirler ve onların elinde bu yelpazeleri görenler yan gözle bile bakamazlardı; yeniçeri nişanı nakışlı bu hasır yelpazelere ‘balta yelpaze’ denirdi.”

2 Ağustos 1937

Yine Koçu’dan hasır yelpazelerin çoğunlukla avam ve esnaf tabakasından kadınlar ve erkeklerce kullanıldığını öğreniriz. Ama “kibarlar da uzun yolculuklarda, kır gezintilerinde kullanırdı; dayanıklı, kolay zedelenmeyen, yırtılmayan, sapı üstüne sarılıp herhangi bir şeye sokularak taşınabilen bir yelpaze idi.” Çarşı hamamlarında da yıkanıp çıkan müşterilerin eline serinlesin diye bir hasır yelpaze verilirmiş.13

Edebiyatta yelpaze

Türk edebiyatında yelpazenin peşine düşen Aslı Uçar, roman sayfalarında dolanır. Halit Ziya’nın Aşk-ı Memnu’sunda Bihter’in yelpazesi zaman zaman karşımıza çıkar. “Aralarından kurdeleler geçirilerek tutturulmuş yelpazeler” satırlar arasında gözümüze çarpar. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur’unda Behçet Bey, “birdenbire coşan tapınma duygusuyla” sedef bir yelpazeyi elinde evirip çevirmeye başlar.14 Refik Halid Karay da yelpazenin Servet-i Fünûn edebiyatında yeri olduğunu söyler, ama somut bir örnek veremez: “Aklımda pek iyi kalmamakla beraber her halde Halit Ziya, Mehmet Rauf ve şüphesiz Saffeti Ziya pek sevimlice açılıp kapanan, çok şirin hareketlerle çırpınan ve çırpınışlarında tuvaletli kadın teninde insanî bir istihaleye uğramış hem ılık, hem serin bir rayiha ile hâlelenen o nazlı şeyi —ne eşya ne de alet demeğe dilim varmıyor— unutamazlardı, unutmamışlardır.”15 Divan şiirinde ise yelpaze pek karşımıza çıkmaz. Bir örnek olarak İzzet Ali Paşa’nın şu beyitini aktarabiliriz:
“Kimdir o hanım iğnesi kayıkla geçenler
Almış ele yelpaze, bir afet var içinde.”

Cumhuriyet dönemi edebiyatında yelpaze aradığımızda ise önce Refik Halid Karay’ın Nilgün adlı romanının kahramanı Nilgün’ün yelpazesiyle karşılaşırız: “Yastıkların arasından bir yelpaze çekti. Derhal tanıdım: Bir zamanlar kullanılması moda olan, devekuşu tüyünden, her sallanışında yumuşak tüyleri uçup gidecekmişcesine telaşlı telaşlı titreyen kocaman yelpazelerden… İşitirdim: Saraylılar yelpazeyi çok severlermiş. Muhakkak ana, hayır, büyük ana yadigârı, saray malı.” Romanın kahramanı da gözlerini Nilgün ve yelpazesinden bir türlü ayıramamaktadır: “Eğer üzerinde geniş etekli, kabarık sabahlığı olmasa yelpaze bu kadar hoş durmayacak; onu eski devir hanımlarına büsbütün benzeten, o sabahlığıyla yelpazenin imtizacıdır [uyuşması].” Anlatıcı Nilgün’e yelpazenin kendisine ne kadar yakıştığını söyler ve yelpazenin tarihinden söz eder; üç asır süren yelpaze saltanatı döneminden. Ama Nilgün de bu konuda boş değildir: “Saraydaki sandıklarda çeşit çeşidini görmüştüm. Fildişi, altın, abanoz, bağa, sedef çubuklarla tutturulmuş ve pahalı dantellerden, kumaşlardan, tavus tüylerinden yapılmış hoş şeyler. Saçlarına inciler, elmaslar işlenmiş minelileri de vardı, resimlileri de… Kâğıttan Japon yelpazeleriyle de çocukken oynardık. Hatice Sultan’ın kızı Selma ile…” Romanda bu yelpaze muhabbeti iki sayfa daha sürüp gider. Alıntıları Nilgün’ün yelpaze sosyolojisi yaptığı sözlerle noktalayalım bari… “Yelpazenin bir güzelliği de Avrupalı kadına ara sıra, diledikçe bir yaşmak hizmeti görmesiydi, değil mi? Yüzünün alt kısmını kapatıp yalnız gözlerini meydanda bırakarak onu bir şark saraylısına benzetmesi, zannederim, garplı erkekleri yelpazeye düşkün kılan sebeplerden biridir. Karşısındaki kadının bir hareketle değişmesi, yenilenmesi ve bir an için olsun uzak, esrarlı memleketler odalığı şekline girip arzuları tazelemesi…”16

Lady Windermere’in Yelpazesi, Oscar Wilde

Yelpaze saltanatı

1938 yılında Fikret Adil’in Akşam gazetesinde yer alan bir yazısından ise “bir aralık ortadan kaybolan yelpaze”ye Avrupa’da geçen seneden beri bilhassa suarelerde sık sık rastlandığını öğreniyoruz. Aynı yazıda ilginç bir bilgi de buluyoruz. Yirminci asrın başlarında yelpaze ressamlığı son derece itibarlı bir meslekmiş: “Yelpazeye yapılan resimlerle müsabakalar tertip edilmekte ve yüksek mükafatlar verilmekte idi.” Yazı şöyle devam ediyor: “Ancak son zamanlarda dans salonları elektrik cihazı ile serinletilmekte olduğundan yelpaze, iptidai vazifesini kaybetmiştir. Bugün yelpaze yalnız kadının akşam tuvaletinin bir lâzımesi olarak kullanılmaktadır.”17 Yelpazenin yerine vantilatörün geçtiği konusuna Burhan Felek de değinir: “Sıcağa karşı eskiden yelpaze kullanılırdı ve yelpaze hakikaten pek güzel, pek edebî ve sevilir biçimli bir şeydi. Bir kadın elinde bir yelpaze ne kadar zarif bir manzume teşkil ederdi. Her güzel şey gibi, o da geldi geçti. Şimdi yelpaze yalnız Madam Butterfly’ın elinde kaldı. Üst tarafı herkes serinlemek için karşısına bir makineli fırıldak koyuyor ve onunla yelleniyor.”18

“Kadın portreleri,” Yaprağı kumaştan ve
her yaprak üzerine kırmızı mürekkeple Arap, Acem, Bulgar, Türk, Ermeni, Rum gibi farklı uluslardan kadın portreleri yer alıyor. 18.-19. yüzyıl, Nurcan Artam Koleksiyonu, Artam Antik’in özel izni ile yayımlanmıştır.

Refik Halid Karay ise 1945 yılında vapurda, tramvayda, iskele ve duraklarda bazı kadınların katlanmış gazeteleri sallayarak yüzlerini serinletmeye çalıştıklarını görünce, kırk yıl öncesine, “yelpaze saltanatı” günlerine döner. “O devre yetişmişler arasında kimse yoktur ki hâlâ yelpazenin hoş tesiri altında bulunmasın ve çeşitli yelpazelerle yelpazelileri gözünün önünden geçirerek hayal olmuş hatıralara dalıp kalmasın.” Sonra dünyada, özellikle de Avrupa’da yelpazenin gözde olduğu zamanları canlandırır gözümüze. Özellikle 18. ve 19. yüzyılda dolaştıktan sonra, yaşadığı günlere döner. Yelpazenin gözden düşüşünü de anlatır: “Yelpazenin modası geçince, daha doğrusu kadın yelpazeyi kendisine yakıştıramayacak bir erkeksi, yani sporcu ruh ve kıyafet alınca, o meclislerin tadı kaçtı. İlaheler tılsımlarını kaybettiğinden artık erkekler üzerinde eski tesiri yapamıyorlar.” O dönemi hasretle anan Refik Halid, yine iskelelere duraklara döner: “Konuşmamın baş tarafında yüzlerini dörde bükülmüş gazetelerle serinletmeğe çalışan kadınların ayrı çeşit bir güzelliği vardı. Başları şapkasızdı, saçlar her el hareketinde sereserbest dalgalanıyordu […] Yelpazesi yoktu… Dört narin kemiğe geçirilmiş bir değirmi renkli emprimeden yapılmış çocuk yelpazesi kendisi idi.”19

“Doğulu hanım ve keçi,” 18-19. yüzyıla ait Balamly imzalı yelpaze,
Nurcan Artam Koleksiyonu,
Artam Antik’in özel izni ile yayımlanmıştır.
“Paşa ve cariyeleri,” çubukları fildişi olan
bu yelpaze 19. yüzyılda imal edilmiş.
Nurcan Artam Koleksiyonu,
Artam Antik’in özel izni ile yayımlanmıştır.

Yelpaze üstüne çeşitleme

Yelpaze dergisi ilanı, 1954

Yelpaze konulu ıvır zıvırdan söz edelim. 1949 yılında Sahibinin Sesi’nden konumuzla ilgili bir plak çıkmış. Necmiye Ararat’ın şarkısı “Elinde Yelpaze” adını taşıyor. Ne gördüm ne de dinleyebildim. 1950’li yılların genç kızların elinden düşmeyen ünlü çizgi roman dergisinin adı da Yelpaze’ydi. 1980’li yılların sonlarında sadece bir tek televizyon kanalı vardı: TRT. Sezen Cumhur Önal’ın programı da “Müzik Yelpazesi” adını taşırdı. Ama bu yelpaze pek tatsız olurdu çoğu kez, serinletmez sıkıntı verirdi hatta. Bakın 1989 ağustosundaki bir programının başlığa: “Victor Young’tan George Michael’a…” Artık ‘küçük’ olmayan Emrah’ın da Yelpaze adını taşıyan bir albümü varmış, ama merak edip dinlemedim doğrusu. Öte yandan eş dost sağolsun, “aaa, yelpaze yazıyorsan Bülent Ersoy yelpazesinden de söz etmelisin, şu aralar en meşhur yelpaze o” dediler. Baktım, evet, allı pullu kocaman yelpazeler kullanıyor sahnede, daha doğrusu televizyon stüdyolarında. Daha da ilginci, internette ilanlar bile var; “Bülent Ersoy yelpazesi geldi” diyerekten. Uyduruk Çin yelpazelerini böyle pazarlıyorlar belli ki… Bir başka yerde ise “ikinci el Bülent Ersoy yelpazesi” satışa konmuş. Açıklamasında şöyle yazıyor: “Bülent Ersoy’dan konser çıkışı aldım(!)” Uludağ Sözlük’te de yelpaze maddesi şu hâle gelmiş: “yazın kullanılan, ince tahtadan, kartondan yapılan, merdiven şeklinde katlanmış serinleme aparatı, bülent ersoy’un bütünleştiği yol arkadaşı.”

Bülent Ersoy ve yelpaze
Sigara ilanı, Cumhuriyet, 24 Mart 1939

Ellili, altmışlı yıllarda yelpaze artık gündemden düşse de, mecazi olarak yerini iyice sağlamlaştırmıştı. “Yelpaze gibi”, “yelpaze biçimli” deyişler eskiden beri vardı. Ama siyaset sahnemizdeki aktörlerin sayısı çoğaldıkça, karşımıza “siyaset yelpazesi” diye, pek sık kullanılan bir deyim girdi. Bu deyimi konu alan bir yazı Uğur Mumcu imzasını taşıyordu. Siyasi yelpazenin, ancak yelpazenin bütün kanatları açık durursa anlamlı olacağını söyleyen Mumcu, “bizde yelpaze oldum olası yarı-açık kullanılır, bu yüzden midir, nedir, dilimler arasındaki farklar hiç belli olmaz” diye ekler. Yazısını “yelpazenin güçlü kanatları, yani sağ partiler yelpaze değil, kalaycı körüğü kullanmayı tercih ederler, yani durmadan hava basarlar” diye de noktalar.20 Anlaşılacağı gibi, yelpaze siyaset tarihimiz açısından bir türlü yerine getiremediğimiz bir özlemin adı olarak da sözlüklere geçmiştir.

“Siyaset Yelpazesi,” Akis, 19 Eylül 1960

Reklam malzemesi olarak yelpaze

Yelpazeler eskiden beri asıl amaçlarının yanı sıra, ek görevler de üstlenirler. 1985 yılında Paris’te açılan muhteşem bir yelpaze sergisi gezen Necla Seyhun, yazısında bu tür ek durumlardan da söz ediyor: 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başlarında yelpazenin altın çağını yaşadığını belirttikten sonra devam ediyor: “Gençler nişan hediyesi olarak yolladıkları sepetlere mutlaka yelpazeler katıyorlar. Gündüz de kullanılıyor yelpaze, gece de… Konserlerde, balolarda, restoranlarda menü olarak yelpazeler dağıtılıyor. Deri ya da kâğıttan yapılmış tahta saplı yelpazeler sevilen sanatçılara imzalatılıp saklanıyor. Reklam diye birçok firmalar yalpazeler dağıtıyorlar.”21

Sana ve Vita yelpazesi
“İzmir 8. Enternasyonal Fuarı Hatırası”
İş Bankası ve Güven Sigorta yelpazeleri

Bizde de yelpazenin reklam nesnesi olarak kullanılmasına Cumhuriyet’in ilk dönemlerinden beri rastlarız. Elimden geçen sınırlı sayıda yelpaze bunun kanıtı. Sanırım en eski tarihlisi İş Bankası’nın Ada Vapuru resimli yelpazesi. Arkasında da vapur seferlerinin tarifesi bulunmakta. Vapurda giderken habire serinleyeceksiniz bu sayede! Otuzlu kırklı yıllarda karşımıza çıkan diğer reklamlı kâğıt yelpazeler ise şunlar: Beyoğlu’nun ünlü kuaförlerinden Vili’nin adres ve telefonunu taşıyan yelpaze; 8. İzmir Enternasyonal Fuarı’nın hatırası olarak dağıtılan yelpaze; bir başka İzmir Fuarı’nda bu kez Turyağ tarafndan hazırlanmış ve ürünlerini sergileyen yelpaze; Güven Sigorta’nın “çocuklar için çeyiz sigortası”nın reklamını taşıyan yelpaze (arka yüzü ise tahsil sigortasının reklamına ayrılmış) ve ellili yıllarda hayatımıza giren Sana margarininin (arka yüzü Vita reklamı) yelpazesi. Ayrıca elimde olmayan ama çeşitli müzayedelerde karşıma çıkan bazı reklamlı yelpazeleri de ait oldukları kurumları belirterek sıralayalım: Swissair/ Krem Pertev/ Cibali Zafiropulia İlkokulu (1962) / İş Bankası (90 apartman dairesi çekilişi). Ayrıca yakın dönemlerde (yani son 20-30 yıl içinde) çeşitli gösteri ve konserlerde de zaman zaman yelpazeler dağıtılmıştı. Ama hiçbirini saklamadığım için somut bir bilgi veremeyeceğim.

Bence sıcaklar gittikçe arttığından, yelpaze yeniden moda olacak. Vantilatör ve klimadan sıkılan insanlar, yelpazeye geri dönecekler. İstedikleri biçimde, istedikleri kadar esintiye ulaşmak için…

Gülistan Güzey ve Günseli Başar yelpaze ile

1. Bağa: “Deniz kaplumbağası kabuklarının sıcak suda yumuşatılması ile elde edilen tabii desenli kısımları.” Mehmet Önder, Antika ve Eski Aserler Ansiklopedisi, Mısırlı Yayınları, İstanbul 1987, s. 16.

2. Ajur: “Kesici ve delici aletler kullanarak, delikli süslemelerin yapıldığı tekniğe, delik işi, kesme veya ajur tekniği denir. Altın veya gümüş levhaların üzerine yapılan motiflerde kıl testere ile lüzumsuz yerlerin boşaltılarak kafeslerin açılması işlemidir.

3. Nurettin Rüştü Büngül, Eski Eserler Ansiklopedisi, c. 2, Tercüman 100 Temel Eser, İstanbul, tarihsiz, s. 119.

4. Güçügen: Bir çeşit yırtıcı kuş.

5. (Günümüz Türkçesiyle) Evliya Çelebi Seyahatnamesi: İstanbul, c. 1, kitap 2, YKY, İstanbul, 2004, s. 588, 590.

6. Murassa: Kıymetli taşlarla süslenmiş.

7. A’rec: Topal, aksak.

8. Abdülaziz Bey, Osmanlı Âdet, Merasim ve Tabirleri, c. 1, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 1995, s. 230-231.

9. Sermet Muhtar, “(Eski defterdekiler) Locada yelpazeyi sıkça sallamak ‘çok seviyorum’ demekti”, Akşam, 15 Mart 1932.

10. Sermet Muhtar Alus, “(Dünden, bugünden) Tere, terlemeye dair”, Akşam, 28 Temmuz 1946.

11. Leyla Saz, “Saray ve Harem Hatıraları”, Taha Toros Arşivi.

12. Abdülaziz Bey, a.g.y., s. 230-231.

13. Reşat Ekrem Koçu, Türk Giyim Kuşam ve Süslenme Sözlüğü, Güncel Yayınlar, İstanbul, 1996, s. 243-45.

14. Aslı Uçar, Teselliyi Eşyada Aramak: Türkçe Romanda Nesneler, Bilkent Üniversitesi [Türk Edebiyatı Bölümü], doktora tezi, Ankara, 2012.

15. Refik Halid Karay, “Yelpaze saltanatı”, Akşam, 5 Ağustos 1945, Doğuştan Kadıncıl içinde, İnkılap Yayınları, İstanbul, 2014, s. 293.

16. Refik Halid Karay, (Türk Prensesi) Nilgün, Nebioğlu Yayınevi, İstanbul, tarihsiz, s. 67, 69.

17. F. [Fikret Adil], “Yelpaze yeniden meydana çıktı, bilhassa suvarelerde çok görünüyor”, Akşam, 8 Kasım 1938.

18. Burhan Felek, “(Haftanın şakası) Eskiden – Vantilatör”, Cumhuriyet, 29 Haziran 1941.

19. Refik Halit Karay, “Yelpaze saltanatı”, a.g.y., s. 292-297.

20. Cumhuriyet, 1 Kasım 1983.

21. Necla Seyhun, “Paris’te yelpaze sergisi”, Cumhuriyet, 15 Aralık 1985. 

Gökhan Akçura, gündelik hayat, popüler kültür, yelpaze