Suat Bey’le
İstanbul Gezintisi

On altı sayfalık, tel dikişli bir yayın. Eskiler albüm der miydi? Fotokitap zamanın yeni hevesi. Mavi kapağında “İstanbul ..” ve “Foto Suat Tenik” yazıyor, “Foto” hariç tümü kaligrafik. Mavi kapağa yapıştırılmış sepya fotoğrafta bir minarede mahya takımları görünüyor.

İlk sayfadaki fotoğraf bir kent manzarası. Sultanahmet camiinin kuzeybatı minaresinden çekilmiş olmalı. Soldaki avlulu tonozlu yapının günümüzde var olduğunu sanmıyorum. Ayasofya’nın konumundan nerede olduğumu doğru kestiriyor olmalıyım. Geometrik park tasarımı gözüme hiç yabancı gelmiyor, hâlâ böylesi tasarımları anlamlı bulanlar var. Bunları iki minare fotoğrafı daha izliyor. Diyagonal bakış her ne kadar beni rahatsız etse de 1930’ların sonu 1940’ların başına tarihlenen bu kitap basıldığı zaman neler hissettirmişti acaba? Özellikle diğer fotoğrafçılara… Kitapçıkta bir tasarımcı ismi görmek mümkün değil. Kapak uygulaması ya da sayfa köşelerine yerleştirilmiş fotoğraflar bu tasarımın fotoğrafçı elinden çıkmış olabileceğini düşündürüyor. Özellikle de taşma payı düşünülmemiş sayfalar.

İstanbul, Suat Tenik, 7 Gün Neşriyatı, fotoğraflar: Ali Taptık / Onagöre

Suat Bey ile, Uğur Tanyeli’nin deyişiyle siyam ikizi kitabımız vasıtasıyla tanıştım. Tanyeli, İstanbul’u Resmetmek: ile sırt sırta duran Türkiye’nin Görsellik Tarihine Giriş: metninin altıncı bölümü “Türkiye’de Sokağın Fotoğrafı (1850–1950)”nda Suat Bey’in kente bakışını “çift ölçekli” olarak tarif ediyor. Suat Bey hakkında hiçbir bilgimiz olmadığını söylüyor. Sayılı yayında Şinasi Barutçu etrafında toplanmış bir grup fotoğrafçıdan olduğunu ve Tanyeli’nin aktarımıyla Yedigün dergisi için fotoğraf çektiğini öğrenebiliyoruz. Eminönü Halkevi’nde 1940’da düzenlediği söylenen büyük fotoğraf sergisinden ise geriye kalmış bir şey yok. (Varsa lütfen beni bulun.)

Dördüncü sayfada basık kemerli bir kapıdan dışarı bakıyoruz; süslemeli bir saçağın arkasında uzun ağaçların sıralandığı bir yola bakıyorum. “Topkapı sarayı bahçesinden bir görünüş.” Kapının demirleri, girişte bir taşa doğru bakışı yöneltiyor; kapının kemerinden sarkan sarkaçla tam aynı hizada. Ağaçlar ilerideki binaya yaklaşırken eğiliyorlar gibi. Sonraki sayfada kemerleri Kapalıçarşı’dan bir sahne karşılıyor. Suat Bey terziyi durdurmamış, ama onunla konuştuğu belli; önüne bakmasını istemiş olmalı. 1940’da sokakta fotoğrafın fark edilir bir hadise olması gerekiyor. İlerideki adamlar hareket nedeniyle flu, sanki terzinin ayakları da. Gündelik bir an, abartısız; ilerideki siluetler ‘ideal’ duruşlarda değil. İyi ki.

Sıradaki fotoğraflar Eyüp’ten; solda, tespihçiler. Bütün adamlar önüne bakıyor. Beyazıt meydanındaki tespihçilerin stantları gözümün önüne geliyor. Pek bir şey değişmemiş. Öndeki adamın çizgili paltosuna (hırkasına) takılıyorum. Suat Bey’in fotoğraflarının derin gri tonları var. Seksen yıllık, nasıl saklandığı belli olmayan bir kitaba baktığımı düşününce siyahların hafifliği dışında büyük bir sorun göremiyorum. Sağda mezarlıklar arasından bir fotoğraf var. Piyer Loti tepesine çıkıyor olmalı bu yol. Arkadaki cami Eyüp Sultan mı acaba? Kareyi farklı yerlerden kesen ağaçlar ve yan ışıkla parlamış mezar taşlarının arasından giden bir yol. Suat Bey’in detaylara önem verdiği kesin. Ağaçların arasında bir kuş uçuyor uzakta, bunun dışında merakımı kışkırtan bir şey göremiyorum.

İstanbul, Suat Tenik, 7 Gün Neşriyatı, fotoğraflar: Ali Taptık / Onagöre

Türkiye’nin fotoğrafla ilişkisi hep problemli. Türkiye’de iki üç adet bireysel ya da çok sınırlı yerel girişimlere dayalı fotoğraf kurumu var. Bunların yerini amatör dernekler ve özellikle günümüzde hobi kursları ve makine pazarlayan eğitim merkezleri almış durumda… Yayıncılık alanında da yakın zamana kadar durum benzerdi. Arif Aşçı, artık kapanmış olan Galeri Elipsis’in kurulduğu heyecanlı günlerden bir röportajında hislerime tercüman olmuştu. Cumhuriyet’in fotoğraf ile ilişkisini özetlemişti: “Genç Cumhuriyet fotoğrafı sevmedi.”

“İpodrom, Sultanahmet camisi ve Ayasofya Müzesi” başlıklı iki sayfaya yayılmış fotoğraf, kitabın genelindeki formattan farklı panoramik bir kare. Bir marifet göstergesi gibi geliyor bu bana. Solda güneşli bir günde pardösülü bir adam yürüyor. Ortalıkta pek kimse yok. Ağaçlar yapraklı, kış olamaz. Bu fotoğrafı yine bir cami fotoğrafı izliyor. Süleymaniye camisini metheden bir fotoğraf değil bu, türbelerin olduğu bölüme giden kapıda eli havada bir çocuk var sanki. Ağaçlar altında birilerini daha görüyorum. Masalsı bulutlar ve yaşlı bir adamın sırtını andıran bina bence bir geçiş fotoğrafı; caminin arkasından yürümeye devam ediyor ve Beyazıt meydanına geliyoruz. Caminin minaresinden Cumhuriyet Bayramı’nı kutlayan kitleye bakıyor Suat Bey. İstanbul’un belki de sırtını döndüğü ilk meydanı Beyazıt’a bakıyorum. Alt geçit daha inşa edilmemiş. Yuvarlak havuzun etrafında Cumhuriyet Bayramı için tasarlanmış fenerler var. Seyfi Arkan tasarımı mıydı bunlar acaba? Kalabalık yol kenarlarında beklediğine göre, birileri gelecek olmalı. Yaklaşık yirmi sene sonra bu meydanda olaylar çıkacak, otuz sene sonra Turgut Cansever sur içi İstanbul’unun bu meydanını adına yaraşır ya da hak ettiği bir hâle getirmek için uğraşacak. Hepsi nafile.

Sayfayı çevirdiğimizde aşağıdaki havuzu yakından görüyoruz. Belki de arkada sadece ışıkları seçilen minaredeydik az önce Suat Bey’le birlikte. Ellerini beline koymuş bir çocuk ve arkadaşı fotoğrafa biraz heyecan katsa da, bu fotoğrafa da bir marifet karesi diyebiliriz. Gece yapılan fıskiyeli bir çekimin kendince bir heyecanı var. Suat Bey, acaba kimse bu fotoğrafı ters basmanızı önerdi mi? Yandaki fotoğrafla daha iyi çalışırdı. Anlıyorum tabii, hakikate ters düşmemek lazım ama varsayalım havuzun öteki tarafından çekiverseydiniz, öyle çıkardı. Beyazıt meydanındaki gece fotoğrafını Taksim’den bir kare izliyor. Beyazıt’a göre çok daha kalabalık. Suat Bey neden kimse sizinle ilgilenmiyor? Kimse farkınızda değil. Ya boyunuz çok kısa ya da belden vizörlü bir makine kullanıyorsunuz. Belki de anlamıyorlar fotoğraf çektiğinizi. Sağda simit satıcısı, solda ise tatlıcılar var galiba. Bir adamın, önünü kapadığı birkaç kadın gözüküyor. Maksim’e doğru mu bakıyoruz acaba?

Son fotoğraflardayım. “Moda’da kayık yarışları”; şimdi çaycıların olduğu tepe mi yandaki? Sahildeki dolgu alan yoktu herhalde o zaman? Sağdaki fotoğraf ise beni en çok heyecanlandıran. Suat Bey bir faytona binmiş. Tramvay yolundan gidiyor. Arabacı da, faytonun kabini de flu. Siyahların içindeki griler detay mı yoksa siyanürlemeyi biraz fazla mı kaçırmışlar? Malum, böylesi ışık farkı olan bir fotoğrafta içerideki siyahlardan detay almak için kimyayı biraz zorlamış olabilir. Ama Suat Bey, bu fotoğraf diğerlerinden gerçekten biraz farklı. Sanki fotoğraf çekmek için değilsiniz faytonda, belki yazlığınıza doğru gidiyorsunuz. Son fotoğraf Göztepe istasyonundan. Almanların tasarladığı istasyon binasından başka, çok uzakta bir bina daha gözüküyor. Kuleli bu köşkten başka Göztepe’de bir tek bina yok.

İlkler hakkında konuşmanın iktidar ve güçle bir ilişkisi mutlaka var. Suat Bey’in İstanbul kitabının Cumhuriyet döneminin ilk fotoğraf kitabı olduğunu iddia edebilir miyim? Hayır. Othmar Pferschy’nin Fotoğrafla Türkiye 1930 yılında yayımlanıyor. Ama belki de bu fotoğraf yayınını ilk sivil yayın olarak sunabiliriz. Osmanlı Devleti’nin özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısında emperyal kimliğini yeni dünyaya tanıtmak için albümleri kullandığını biliyoruz. II. Abdülhamit’in fotoğraf merakını ve Yıldız albümlerini de… Peki ya Cumhuriyet dönemi fotografik üretimi? La Turquie Kemaliste’deki propaganda yazıları ve görselleri şahsen ilgilendiğim bir alan değil. Merakım şu, acaba Brassaï ya da Atget’nin Paris fotoğrafları gibi İstanbul’un fotoğraflarını derleyen, yayımlayan, kitaplaştıranlar oldu mu? Şinasi Barutçu ve Selahattin Giz böyle bir girişimde bulunmuş mu bakmalı; hangi kuruma gidecektim pardon? Neyse, ben yine de Tanyeli vasıtasıyla tanıştığım Suat Bey’in İstanbul’unun ilk sivil fotoğraf kitabı olduğunu iddia edeyim de hatalıysam doğrusunu öğrenelim.

{fotoğraflar: Ali Taptık / Onagöre}

Ali Taptık, cumhuriyet, fotoğraf, fotokitap, görsellik tarihi, kitap, Suat Tenik