Geçtiğimiz günlerde İzmir’de Arkas Sanat Merkezi’nde yeni bir sergi açıldı: Pencere. Daha doğrusu Arkas Koleksiyonu’nda Pencere. Sergi küratörü Jean Luc Maieso, sergi direktörü (ve kataloğun yayın direktörü) Müjde Unustası. Arkas Sanat Merkezi uzun yıllardır İzmir’in (açık arayla) öne çıkan bir kurumu. Hazırladığı sergilerle keyifli anlar yaşamamıza yardımcı oluyor.
Pencere sergisi beni heyecanlandırdı. Benim gibi ayrıntılara, nesnelere, şeylere özel ilgi duyan bir araştırmacı için bu heyecan normal bir şey. Hayatımızı oluşturan aslında ayrıntılar. Ve biz onlara gereken önemi pek vermiyoruz. Sergi pencerenin resim sanatındaki yerini anlamamıza yardımcı oluyor. Kataloğun önsözünde belirtildiği gibi tablolar “sanatçının dünyasına göz atmamızı sağlar. O dünyanın içinde kimi zaman kalabalık sokaklar, pencerenin hemen önünde oturan yalnız bir insan; kimi zaman da umut dolu gözlerle dışarıya bakan birini görürüz.” Pencerenin en önemli özelliğinin elbette mekâna taşıdığı ışık olduğunu düşünmek olağan. Bazen pencerenin kendisi görünmez, içeri girmesine izin verdiği ışık, onun varlığına işaret eder. Ama sergide, sadece mekâna ışık sağlayan pencerelerin var olduğunu sanmayın. Pencere içine oturan insanlar, pencereden dışarı bakanlar, hatta dışardan görünen pencereler de tablolara yansıyor. Aslında böyle bir sergide olmasalar, sergilenen tabloların içinde yer alan pencerelere özel bir dikkatle bakmayız. Tablonun bütününde çoğu zaman kaybolur bu pencereler. Arkas’ın sergisi onların önemini, varlığını hissetmemizi sağlıyor.*
Jacques Martin-Ferrieres, 1956
Sergi, bir nesne olarak pencere konusunda düşünmemi de sağladı. Pencereler ışığın yanı sıra havanın, rüzgârın, sesin de girip çıktığı yerler. Tarih içindeki evrimi bile çok şey anlatıyor. Kendi tarihimize bakınca Osmanlı dönemindeki kafesli pencereleri hatırlıyoruz. Hani kadınları saklayan, görünmemelerini sağlayan kafeslerden söz ediyorum. Pencereleri biçimleyen başka unsurlar da var elbette. Kepenkler, demir parmaklıklar gibi. İçeri girdiğimizde ise perdeler çıkıyor karşımıza. Tül perdeler, kumaş perdeler, işlemeli perdeler. Hatta ışık geçirmeyen perdeler… Storlar, jaluziler yakın zamanların ürünü. Pencerenin fiziki evrimini de unutmamak gerekir. Tahtadan plastiğe yönelen, kat kat camlar taşıyan, açılıp kapanan pencerelerden söz ediyorum.
Pencereler denince savaş yıllarında yaşanan “karartma günleri”ni de hatırlamak gerekir. Koyu renk kâğıtlarla örtülü pencerelerin şehri sardığı günlerden. Daha yakınlara geldiğimizde pencereleri açıp tencere çanak çalan insanlar geliyor gözümün önüne. Yanıp sönen lambaların pencerelerden göründüğü günler de aynı dönemin anıları. Daha başka ayrıntıları hatırlamaya çalışırsak, pencere silen insanları hatırlıyorum. Evlerin küçük pencerelerinden gökdelenlerin dev camlarına uzanan temizlik çalışmalarını. Ya da pencere önüne konan çeşit çeşit çiçekler. Sinekli Bakkal romanında Halide Edip’in anlattığı gibi: “Köşenin başında durup bakarsanız: Her pencerede kırmızı toprak saksılar ve kararmış gaz sandıkları. Saksılarda al, beyaz, mor sardunya, küpe çiçeği, karanfil. Gaz sandıklarında öbek öbek fesleğen.”
Pencereyle ilgilenen pek bir yazar olmamış tarihimizde. Edebiyattan çok deneme, inceleme yazılarından söz ediyorum. Karşıma çıkan tek yazar Refik Halit Karay oldu. Her zamanki gibi ele aldığı konuyu birçok yönüyle irdeleyen “Pencereler görür, perdeler konuşur” yazısından bir alıntıyla noktalayalım bu kısa yazımızı: “Boğaziçi bir pencere ve perde sergisidir; zaten her perde gerisi ‘entriyör’, bir tablo ve her perde arkası dram veya komedi piyes oynayan bir sahne değil midir? Tiyatro sahnesi ve sinema perdesi pencerelerden ilham alınarak yapılmıştır.
Pencere önünde duran adam, biraz da kendi yağlıboya resmini kocaman bir çerçeveye geçirerek, duvar yerine sokak yüzüne asmış bir adam demektir. Onun içindir ki tek başına pencere önünde hareketsiz durmaktan çekinirim ve duranlara fazla bakmaktan tuhaf bir çekinme duyarım. Hele pencerede duran kadın. Eğer akça pakça ve yan perdeler de pek süslü püslü, çiçekli ise, bana eski laternalardaki hoşur kadın resimlerini hatırlatır ve zilli def sesini arattırır!”
Rudolf Ernst (1854-1932)
Edouard Frederic Wilhelm Richter
(1844-1913)
* Serginin kısa bir videosu YouTube’da izlenebilir.