Türkiye’nin İlk
Plak Fabrikaları

Geçtiğimiz günlerde Kalan Müzik’ten bir LP geldi. Seyyan Hanım’ın Tangolar’ını bu kez plak olarak basmışlardı. Plağı dinleyince gerek kayıt, gerekse baskı açısından alkışlanacak bir kalitede olduğunu gördüm. Plağın kayıtlarını yapan arkadaşım Cemal Ünlü’yü arayarak tebrik ettim. Ondan bir zamanlar CD olarak basılmış Seyyan Hanım koleksiyonunun yeniden orijinal taş plaklardan bu kez daha ileri bir teknolojiyle kaydedildiğini ve ardından özenle basıldığını öğrendim. Nerede basıldığını sordum. Malum yıllardır bir plak fabrikamız yok, plaklar hep yurtdışında basılıyor. Sevinçle öğrendim ki, artık Türkiye’de yeni bir plak fabrikası kurulmuş ve burada plaklar kaliteli bir baskıyla hazırlanıyor.

İşte bu vesileyle, plak fabrikalarımızın ilk dönemine bir göz atalım istedim. Aslında bu konuyu çok daha kısa biçimde de olsa eski bir kitabımda, Gramofon Çağı’nda ele almıştım. Ardından da Cemal Ünlü Git Zaman Gel Zaman’da benzer bir çalışma yapmıştı.1 Ama aradan geçen yıllar içinde elime geçen yeni bilgilerle plak fabrikalarının ilk dönemini yeniden yazmaya karar verdim.

Biliyorsunuz herhalde; eskiden, çok eskiden taş plaklar vardı. Bakalitten yapılırlardı. Ağırdılar, hantaldılar, ama evlerindeki gramofondan ilk şarkıları onlardan dinledi insanlar. 78 devirli plaklardı bunlar. Bir yüzü üç dakikalık bir şarkı alırdı. İki yüzü, çevir dur, ancak altı dakika sürerdi… Ama başka seçenek olmadığı için 1950’li yıllara kadar bu plaklarla idare ettik. Cüssesi büyük, hacmi küçük, lakin dönemine damgasını vurmuş bir plak endüstrisi yarattı taş plaklar. Türkiye pazarında üç büyük firma vardı: Columbia, Sahibinin Sesi ve Odeon.

Feriköy’de ilk fabrika, Yeşilköy’de ikinci

Bu pazarın ilk yerli temsilcileri Blumenthal ailesiydi. Önce Odeon’un temsilciliğini yaptılar. Dönemin en büyük plak yıldızı Tanburi Cemil için önce Odeon adına görüşen Blumenthaller, daha sonra plakları kendi firmaları olan Orfeon adına yaptılar. Çünkü 1912 yılında Feriköy’de artık kendi fabrikalarını kurmuşlardı. 1916 yılı İstanbul Telefon Rehberi’nde bu fabrika “Feriköy, Bahçe Sokağı No. 34” adresinde gösteriliyor. Fabrika, 1925–26 yıllarında Columbia tarafından satın alınıyor. Bir süre daha üretim yapıldıktan sonra, Yeşilköy’deki Gramofon Fabrikası’nın kuruluşuyla birlikte kapatılıyor.

Feriköy’deki Orfeon Plak Fabrikası

Gramofon Çağı kitabını yazarken, bu ailenin yaşayan son temsilcisi olan Marsel Blumenthal ile ancak son dönemlerini bildiği bu fabrika binasını, Feriköy’de birlikte aramıştık. Her şey o kadar değişmişti ki, Marsel önce bulamadı. Elimizdeki adres işe yaramıyordu. Eski Feriköylülerin yardımıyla, adım adım ilerleyerek fabrikanın yerini bulduk. Tabii bina çoktan yıkılmış, yerine dev bir beton blok dikilmişti. O zamanlar Feriköy’de bulunan Dormen Tiyatrosu’nun karşı köşesinde, altında bir banka şubesi olan Şetat Han vardı yerinde. Sokağın adı da Bahçe’den Havuzlubahçe’ye dönüşmüştü. Sokağın durduğuna şükrettik! (Aradan onca yıl geçti Şetat Han ve sokak yerinde mi, hiç bilemiyorum doğrusu!) Bu fabrika hakkında daha fazla bir bilgi bulamamıştık.

1990 yılında Marsel Blumenthal
eskiden Orfeon Fabrikası’nın
bulunduğu yeri gösteriyor.

Ama taş plak dönemine asıl damgasını vuran fabrika Yeşilköy’deki plak fabrikasıydı. İngiliz The Gramophone Company Türkiye’de bir plak fabrikası kurmaya karar verince, ortak olarak yanlarına Türkiye’de zaten kendi temsilcileri olarak çalışan Sahibinin Sesi firmasını alırlar. 1929 yılında Yeşilköy’de kurulan Gramofon Türk Limited Şirketi’nin 250.000 liralık sermayesinin biner liralık iki hissesi Sahibinin Sesi’nin sahipleri olan Nobert Şor ve Aram Gesaryan’a aittir. Diğer ortaklar ise İngilizlerdir. İstanbul Ticaret Odası arşivinde bulunan şirketin kuruluş sözleşmesinde amacı şöyle belirtilmiştir: “Söyleyen makineler, söyleyen makinelere mahsus plakalar, filmler sada [ses] veya resimleri veya her ikisini elektrikle veya mihaniki veya sair vasıtalarla ahz ve iktibas ve nakletmeye ve tekrar vermeye mahsus her nevi cihaz ve alet ve levazım ve edevat yapmak.” Fabrikanın adresi Halkalı Caddesi, No. 85’dir.

1942 yılında basılmış olan Meşhur Fabrikalar Ansiklopedisi’nin ikinci kitabında Gramofon Türk Şirketi’nin fabrikası tanıtılırken şu bilgiler verilir: “Yeşilköy Fabrikası, Londra’da hazırlanmış bir plan üzerine, İngiliz mimar ve mühendislerinin eseri olarak kurulmuştur. […] Her şeyden evvel Yeşilköy’ün susuz bir muhit olduğunu göz önüne getirerek ve böyle muazzam bir fabrikanın ise su ihtiyacı düşünülecek olursa, evvela bu fabrikanın Yeşilköy’de kuruluşunda, hatalı bir teşhis nazardan kaçmaz. Halbuki fabrika 1929 senesinde inşa edilirken, bahçesinde bir su menbaı da elde edilmiştir. Memleketimiz dahilinde emsali pek az olan ve suyu çok fazla bulunan bir kuyu, fabrikanın demirbaş makinelerinden daha kıymetli bulunmaktadır ki, yakınında 500 tonluk havaî bir de deposu vardır. Ayrıca tazyik makineleri vasıtasile bu bol suyu şereflendiren kuvvet, sade fabrikaya değil, aynı zamanda Yeşilköy muhitine de icabında medâr olabilir.”

Meşhur Fabrikalar kitabı bu su meselesini uzun uzadıya anlattıktan sonra nihayet esas konuya gelebilir: “Odeon, Columbia ve Sahibinin Sesi marka gramofon plaklarını yapmakta olan Gramofon Türk Limited Şirketi’nin Yeşilköy’deki fabrikası aynı zamanda müzik, saz ve şarkıların plağa alınması sanatının teknik işlerile de alakadardır. Meydana getirilen plaklar, memleketimiz dahilinde satıldığı gibi, bilhassa Musul, Beyrut, Kıbrıs, Arnavutluk, Yunanistan, Bulgaristan hatta Avrupa, Amerika, Bağdat, Suriye ve Kahire gibi memleketlere ihracat yapılmaktadır.”2

Sahibinin Sesi’nin sahiplerinden
Vahram Gesaryan Yeşilköy
Plak Fabrikası’nın önünde
Yeşilköy Plak Fabrikası’nın bahçesinde çekilmiş bir fotoğrafta Vahram Gesaryan (ortada gözlüklü, kucağında torunu
Jr. Vahram Gesaryan ile) yakınlarına ve
aile bireylerine verdiği bir ziyafette,
kaynak: Turgay Tuna,
Deniz Feneri’nin Işığında Ayastefanos – Yeşilköy,
İstanbul 2006, Karakter Color Yayını

Fabrikada plak nasıl dolduruluyordu?

Peki bu fabrikada plak nasıl dolduruluyordu? Bunun cevabını almak için eski gazete ve dergi sayfalarını ziyaret edeceğiz. Önce 1936 yılında Naci Sadullah’ın peşine takılacağız. Kendisi Sirkeci’den Yeşilköy’e kalkan trene binerek fabrikaya doğru yola çıktı bile… Trende birinci mevkide seyahat etmektedir elbette, yanında da musiki üstatlarından Osman Nihat Akın. Önce onu dinliyoruz: “Daha birkaç sene evvel, bizde plak doldurabilmek için lazım gelen alet ve edevat yoktu. Senede bir defa, bir İngiliz ses operatörü, makinelerile beraber İstanbul’a gelir, istenildiği kadar plak doldurur, çıkıp giderdi. Operatörün, makinelerin buraya gelip gitmesi, okunan şarkıların, İngiltere’de bildiğimiz plaklar şekline konulup da buraya gönderilmesi, hem hayli güç, hem hayli masraflı oluyordu.” Ama artık Yeşilköy fabrikası sayesinde bu sorunlar arkada kalmıştır: “Bütün makineleri son sistem. Başında daima bir de ses operatörü bulunduruyorlar. Bu sayede de, şarkılar daha az masraf ve daha az zahmetle burada plağa çekilebiliyor.”

Tren sonunda Yeşilköy’e gelir, Naci Sadullah kardeşimiz de fabrikayı anlatmaya başlar. Ses operatörü Mister Bost, bir yandan makinelerle uğraşmakta, bir yandan da muhabirimize bilgi vermektedir: “Şimdiye kadar hiç değilse, dört bin plak doldurdum. Bu plaklar içinde on bin tane basılanlar, yani satılanlar var. Fakat bu rakam Avrupa’daki plak satışına nispeten daha düşüktür. Çünkü orada maruf sanatkârlar tarafından okunan, çalınan plaklar içinde bir, bir buçuk milyon satılanlar var…” Ama Bost’un anlattığı gibi, orada da plak satışları iyice düşmüştür. “Çünkü sesli filmin icadı nasıl tiyatroyu sarstıysa, radyonun keşfi de plak satışlarını azalttı.” Radyonun plak satışlarını nasıl etkilediği ayrı bir konu, şimdilik bir kenara bırakalım…

Fabrikaya dönersek, Naci Sadullah ve İngiliz operatörün bulunduğu odanın çok sıcak olduğunu fark ederiz. İkisi de yavaş yavaş soyunmaya başlarlar. Sadullah niçin burayı bu denli ısıttıklarını sorar ister istemez. Bost’un cevabı şöyledir: “Şarkılar evvela şu balmumundan yuvarlaklara çekilir. Halbuki yarısından kesilmiş birer kaşar tekerleği kalınlığında olan bu balmumlarının bir parça yumuşamaları lazımdır. Buradaki harareti artırışımızın sebebi de budur.”

İngiliz operatörümüz odanın içindeki bir pencerenin önüne getirir Naci Sadullah’ı. Burası kayıt yapılan stüdyoya bakmaktadır. “Tıpkı makine dairesinden sinema salonuna bakmak gibi” diye tarif eder duygularını Naci kardeşimiz. Sonra kaydın nasıl yapıldığını anlatır:

“Gördüğüm salonun orasında, tıpkı radyodakine benzeyen bir mikrofon var. Sanatkârlar, aletlerile onun önündeler. Mikrofon açık olduğu için, şarkıları değil solukları bile duyuluyor. Pencereden kendilerine bakan operatöre, işaretle hazır olduklarını bildiriyorlar. Operatör, onların bulundukları yerde çalan zile basıyor. Önünde, gramofona benzeyen bir alet var. Onun üstüne, o ince kaşar tekerleğine benzeyen balmumundan plak konmuş.

Operatör, zile iki defa daha basıyor ve makineyi harekete geçiriyor. Balmumundan plak, üzerine indirilen iğnenin altında dönmeye başlıyor. İğnenin dümdüz satıhta çizdiği oyukçuklardan çıkan balmumu kırıntılarını bir hava borusu habire çekmekte. Balmumu plağın etrafındaki ince çizgilerin dairesi bir parmak kalınlığını bulunca, operatör bana pencereden sanatkârların bulunduklarını salonun bir köşesini gösterip önündeki düğmelerden birine basıyor. Baktığım köşede bir ampul yanıp sönüyor. Ve bu sonuncu sinyalden sonra şarkı başlıyor.”

Bu teknik ayrıntılardan sonra ilginç ve hayret verici bir konuya değiniyor İngiliz operatör. Elindeki levhayı göstererek, “Bu levhada buradan geçen trenlerin saatleri yazılı. Tren geçerken plak çekemeyiz. Çünkü içerideki mikrofon en ufak sesleri kaçırmayacak kadar hassastır. Buradan oraya ses gidemeyeceği için rahat rahat konuştuğumuza bakmayın. Bir tren düdüğü, bütün plağı mahvedebilir!”

Plak nasıl yapılır?
Cumhuriyet Almanağı 1935

Şato gibi bir fabrika

Provalar uzadıkça uzar. Yine açıklama gelir operatörden: “Gün olur ki biz, akşamlara kadar çabalar, terler, didiniriz de, bir tek plak dolduramayız. Hava bozulur, sesli gürültülü bir fırtına çıkar. İşimiz bozulur. Çünkü içerdeki mikrofon dediğim gibi rüzgârın sesini bile alacak kadar hassastır. Okuyan sanatkâr nezle olur, çalan sanatkâr neşesiz olur. Ve biz boşu boşuna yırtınır dururuz.” Naci Sadullah, imalatın devamını merak eder hâliyle, “bu balmumları nasıl gomlak plak hâline sokulur,” diye sorar. Cevap ilginçtir: “Meslek sırrıdır anlatamam.”3

1938 yılında bu kez Yarımay dergisi muhabiri Niyazi Acun, aynı soruya cevap aramak için Yeşilköy’deki plak fabrikasını ziyaret etmeye karar verir. Yıllarca konservatuvar icra heyetinde ve piyasada kanun çaldıktan sonra, Sahibinin Sesi’nin şefliğini yapan Artaki Terziyan’ı (1885–1948) bulur. Sanatçıların “baba” dediği Artaki ile Yeşilköy yollarına düşerler. Gerisini Niyazi Acun’dan aktaralım:

“İstasyondan ileride, ortaçağdan kalma bir şato gibi gözüken çamlar arasındaki fabrikaya yürüye yürüye geldik. Fabrika bugün çalışıyormuş… Fakat ses, seda yok! Şişmanca bir zat bizi istikbal etti. Bay Artaki, beni bu zatla tanıştırdı: ‘Bay Aleksan.’ Bay Artaki plak doldurmadan evvel provalarda bulunmak üzere bizden ayrıldı. Fabrikanın ustabaşısı ile fabrikayı dolaşıyoruz. Üçüncü kattayız. Gözleri çelen birtakım banyolar, kazanlar olan dairelerden geçtik, denize nazır tek pencereli müstatilî bir odaya girdik. Usta, sinema film kutularına benzeyen, birçok kutulardan birini açtı. İçinde, üç dört santim kalınlığında, açık sarı renkte, mücellâ plak şeklindeki balmumunu göstererek: ‘Bu gördüğünüz balmumudur. Mumun sert olması için içine reçine konmuştur. Mumlar ne kadar parlak olursa, plak da o kadar parlak olur.’ ‘Bu mumlar burada mı imal ediliyor?’ ‘Hayır, İngiltere’den geliyor.’”

Röportajcımız, plak teknolojisiyle ilgili bilgiler aldıktan sonra, kayıt stüdyosuna gider: “Duvarları kalın mukavva ve halılarla örtülü büyük bir salona girdim. Bay Artaki’nin provaları bitmiş, zil çaldı. Mikrofon önünde toplanan sanatkârlar ve karşılarında elinde saatinin saniyelerini hesaplayan Bay Artaki sükût kesildiler. Sol taraftaki köşede bir ışık yanınca müzik çalmaya başladı.”4

Naci Sadullah’ın yaptığı röportajda da açıkça görüldüğü gibi, plak fabrikasının izolasyonu her dönemde sorun yaratmıştır. Önce tren seferleri nedeniyle, ardından da uçak sesleri sonucu sık sık kayıtlar yinelenmiştir. 1956’ya kadar fabrikanın plak şefliğini yapan Mihran Gürciyan, işinin pek zor olduğunu şöyle anlatır: “Kayıt mum üzerine yapılırdı. Tren ya da uçak geçti mi, yapılan kayıtlar bozulurdu. Yeniden, sil baştan, kayıt yapardık. Yapılan kaydı denetim amacıyla dinlemek mümkün değildi. Dinlenirse kayıt bozulurdu. Kör uçuşu gibiydi plakçılık. Bir tek Zeki Müren’e deneme mumu yapmıştık.”5

Yeşilköy Plak Fabrikası 1963 yılına kadar yalnızca 78 devirli plaklar bastı. Bu tarihten sonra 78’lik plak üretimini bırakarak 45’lik ve 33’lük plak üretimine başladı. 1973 yılında üretimini durdurana kadar ülkenin en etkili firması olan Gramofon Türk Ltd.’nin 1971 yılındaki üretimi bir milyon plağın üzerindeydi.6

Plak fabrikasının son döneminde
fabrika çalışanlarının grevi,
kaynak: Yeşilköylüler Platformu

Peki bu fabrika ne oldu derseniz… O koskoca arazi heba edilecek değildi ya… Önce bir yangın geçirdi, giderek harabe hâline geldi. 1978 yılında gazetelerde Toplu Konut Holding’in bir ilanı çıktı: “Yeşilköy, Halkalı Caddesi üzerinde, eskiden plak fabrikası, halen Holding’imize ait iki parça arsa, ihtiyaç fazlası nedeniyle satılıktır.”7 Elbette satıldı ve yerine bir toplu konut sitesi yapıldı. Yerini şöyle tarif ediyorlar: “Halkalı Caddesi’nden Florya dönüşü demiryolunun karşı tarafındaki site.”

Ahh… Bu arada unutmadan söyleyelim… Bu yazıyı yazmamıza neden olan Seyyan [Oskay] Hanım, eşinin subay olması nedeniyle Doğu Anadolu’da bulunan Sarıkamış’tan yılda bir kez İstanbul’a geliyor ve Yeşilköy’deki plak fabrikasında kayıt yapıyordu. Bu gidiş gelişler 1942 yılına kadar sürdü ve Seyyan Hanım onlarca tango plağı doldurdu, hem de bu fabrikada…

1. Gökhan Akçura, Gramofon Çağı, Om Yayınları, İstanbul 2002; Cemal Ünlü, Git Zaman Gel Zaman, Pan Yayınları, İstanbul 2004.

2. Meşhur Fabrikalar Ansiklopedisi, [Kitap 2], İstanbul 1942, s. 10–11.

3. Naci Sadullah, “Plak doldurma fabrikasında bir saat,” Son Posta, 29 Aralık 1936.

4. Niyazi Acun, “Gramofon Plakları Nasıl Dolduruluyor,” Yarımay, 15.1.1938.

5. Milliyet, 13 Aralık 1983.

6. Milliyet, agy.

7. Cumhuriyet, 22 Mayıs 1978.

Gökhan Akçura, müzik, plak