Melankoli
Satürn’ün Çocukları

Şimdiki zamanda bulunmak, insan evladının en beceremediği ya da dayanamadığı şeylerden biridir. Popüler kültürün ve reklamcıların sürekli günü yakalamayı övüp yüceltmesine, kendine yardım kitaplarının ânı nasıl yaşayacağımıza dair onlarca tavsiye vermesine rağmen, üzerinde durması zor, kaygan bir tepe gibidir şimdi: Ya ileri kayıverir aklımız ve gönlümüz ya da geri.

Bazıları geçmişten bir türlü kopamaz; eski fotoğraflara bakar, anılarını hatırlayıp paylaşırlar. Bugünü bir türlü beğenemedikleri için geçmişten kopamıyorlardır ve iş böyleyken geçmişe dair anıları elbette törpülenip çeşnilenerek tertemiz, neşeli ve yerine göre gurur verici hâle getirilmiştir. Anılar, her hatırlandıklarında yepyeni detaylar su yüzüne çıkar adeta ve anlatılar gittikçe mükemmelleşir. Bu tür kişilerin yaşadıkları çevreler, kentler ya da ülkeler de geçmişte çok daha güzeldir tabii ki.

Çağımız, bu türden nostaljiye kapılmış kimselerin sayısının arttığına tanık oluyor. Geçmişin o kadar da matah olmadığını bilsek bile, karşımızdaki geçmişe hasretle bağlanmış, kaybettiklerimizden dem vurarak bir duygu seline kapılmışsa, onu günümüze, şimdinin hayal gücüne yer bırakmayan çoraklığına davet etmek nafile olmasa da kalpsizlikle suçlanmaya yol açabilecek bir davranış olur. Üstelik günümüz dünyası gerçekten pek iç açıcı değil; hâliyle gelecekten ümidini kesenlerin çok da haksız olmadıklarını düşünüyorum: Genel kamuoyu küresel ısınmanın yol açtığı iklim krizinin geleceğe değil de içinde bulunulan güne ait ciddi bir kriz olduğunu anlayana kadar (işte yine günü yakalayamamaktan!), galiba iş işten çoktan geçti. Dolayısıyla ileriye bakınca artık insanlığın yok oluşundan daha iyimser bir senaryo göremeyince, gelecekten en uzağa, geçmişe kaçanların sayısı artıyor.

Bu hep böyle değildi elbet. Çok değil daha bir yüzyıl önce, çoğu yerde olduğu gibi ülkemizde de geleceğe bakmak, gelecek güzel günler için yaşamak makbuldü. Hatta geçmiş istenmeyen, bir an önce unutulsa iyi olacak bir şeydi. Sanayi devrimi dünyayı ve aklımızı allak bullak ederken insanlar bir süreliğine yeryüzüne ayaklarını güvenle basmışlardı herhalde. Öte yandan ulus devletler kuruluyor ve devrimler oluyorken geçmişle kurulan ilişkilerin özlem dolu olmasının tercih edilmediğini de düşünebiliriz rahatlıkla. Yenilerin vaadi öncelikle geleceğe dairdi elbette. Ancak nasıl ki insanların umut dolu bakışlarını hep yukarılarda bir yerlerde olduğunu bildiğimiz geleceğe diktikleri afişler propaganda idiyse, günümüzün carpe diem mesajı veren reklamlarının da iyiliğimizi düşünmediklerini anlayabilir, paramızı biriktirmek yerine hemen harcamaya teşvik ettiklerinden şüphelenebiliriz.

İnsanın zamanla problemi, son yüzyılda epey görünür hâle gelmiş olsa da, çok daha eski, zamanın kendisi kadar eski bir konu. Seneca, zamanın hızlı geçtiğini hatırlatırken “yaşam, küçücük bir azınlığın dışında, bütün insanları tam da yaşamaya hazırlanırken terk eder” demiştir, 1. yüzyılda.* Hayallerini yaşlılık günlerine erteleyenleri, “ölümlü olduklarını aptalca unutmakla” suçlamış, derhal yaşamayı öğütlemiştir. Ama işte günde kalıp ânı yaşayabilmek, ölümlü olduğumuzun sürekli farkında olmak demek değil midir? İnsan bu en büyük kusurunu unutmak için geçmişten ya da gelecekten medet umuyor, birinden birine kaçmaya çalışıyordur zaten. Şimdiki zaman, çoğu zaman iyi bir haber değildir; nereden baksan nihayetinde arada kalmıştır, sıkıntının zamanıdır.

Latince adı “Saturnus” olan Yunan tanrısı Kronos, altın çağın kralıdır. MÖ 8. yüzyılda yaşamış olan şair Hesiod’a göre insanlığın geçirdiği beş çağın ilki, Kronos/Satürn’ün hüküm sürdüğü Altın Çağ’dır. Bu çağda ilk ölümlüler bolluk içinde, kederden uzak, refah hayatlar sürmüşler; ölümleri bile uykuya dalmak kadar kolay olmuştur. Ancak ölümsüzler için aynı dönem, o kadar da olaysız değildir. Altın Çağ’da gökyüzünde hüküm süren tanrı Satürn, annesi Gaia’nın ricası üzerine acımasız babası Uranüs’ü hadım ederek onun yerine geçmiştir. Öncesinde Uranüs, Gaia ile birleşmesinden doğan çocuklarından ürkmüş, kendini tehdit altında hissedip onları yeryüzünün derinliklerine hapsetmişti. Satürn, annesiyle işbirliği yaparak babasını yerinden eder ancak annesine verdiği sözü tutmaz; kardeşlerini Uranüs’ün hapsettiği yerden kurtarmaz. Bunun üzerine Gaia, Satürn’ün de kendi çocuğu tarafından devrileceği kehanetinde bulunur. Annesinin bu kehanetinden kaçabilmek için Satürn, kendi çocuklarını doğar doğmaz yutmaya başlar. Bu kendi kendini yiyen zaman, pek çok açıdan güçlü bir sembol. Yarattığını sürekli yok eden bir döngü olarak zaman, bir yandan yıkıcı, yok edici bir şeydir. Bir yandan da böyle bir döngü olarak zaman, geçmeyen ve başlamayan zamandır sanki; hep şimdiki zamandır. Bu açıdan bakınca Altın Çağ belki de şimdiki zamanın hüküm sürebildiği çağdır: Geçmişin ya da geleceğin, özlemin ya da umutların olmadığı ve bu hâliyle özgürleştirici olduğu kadar sıkıcı bir çağ.

Francisco Goya,
“Kendi Çocuklarını Yiyen Satürn”
adıyla tanınan eser, 1819–1823,
kaynak: Wikimedia Commons

Aldığı önleme karşın kehanetten kaçamayan ve oğlu Zeus tarafından alt edilerek hükmüne son verilen Satürn, melankolinin gezegenidir. Satürn, kendi burcunda doğan melankolikler gibidir: Soğuk, ağırkanlı, karanlık, yaşlı ama bilge; hem yaratıcı hem yıkıcı… Melankoli gibi Satürn’ün de yüklendiği anlamlar tarih boyunca sık sık değişmiş; bir dönem uğursuz olduğu düşünülürken başka bir dönem talih getirir olmuş ve işin ilginç tarafı, yine melankoli gibi, taban tabana zıt özellikleri aynı anda taşımayı becermiş.

Hıristiyanlığın etkisiyle ortaçağda Satürn’ün, yüklendiği bu karşıt anlamlardan olumlu olanları gittikçe yitirmesi ve kötücüllüğün sembolü olması, elbette bu gezegenin burcunda doğan melankoliklerin de benzer bir kötü şöhretle anılmasına neden olmuş. Bu dönemde melankoliyi deha ile birlikte düşünen gelenek kesintiye uğramış; miskinlikle eşanlamlı tutulan melankoli ölümcül günahlardan biri sayılmış. Ne Satürn’e ne de çocuklarına iyi gözle bakılmayan bu dönemin sonu, Marsilio Ficino’nun 15. yüzyılda kaleme aldığı De Vita Libri Tres ile gelmiş. Ficino, üç kitaptan oluşan eserinde bir entelektüelin/düşünürün nasıl sağlıklı bir hayat sürebileceğini araştırır. İlk kitaba doğrudan bilge kişiliklerin kaçınılmaz olarak melankolik (kara safralı) olduklarını anlatan bölümlerle başlar. Devamında ve uzun bir hayat sürmenin yollarını anlatan ikinci kitapta çeşitli tedavi yöntemlerinden bahseder. Üçüncü kitapta ise ağırlıklı olarak gökyüzü olayları, gezegenler ve bunların kişilik üzerindeki etkilerine odaklanır. Ficino bir yandan Hippokrat’ın suyuklar, özellikle de kara safra üzerine görüşlerini aktarırken bir yandan ilk andan itibaren Aristoteles’ten devraldığı deha ve melankoli ilişkisini tekrar ve güçlü bir biçimde geri getirerek melankolinin yıldızının yeniden parlamasına neden olmuştur. Ficino, melankoliklerin Satürn’ün etkisinde oldukları görüşüne katılır ancak Satürn’ü sadece karanlık yüzüyle resmetmez: Ona göre Satürn en yüksek tefekkürü, dünyevi değil göksel ve sonsuz olanı vaat eder.

Melankoli ve Satürn ilişkisi böylece, Ficino ile birlikte iyice sağlamlaşır. Buradan da anlaşıldığı gibi, elbette melankoliklerin de zamanla bir dertleri, hem de büyük bir dertleri vardır. Ancak onlar kendilerine dayanamayıp şimdiden kaçmak için geleceğe umut bağlamaz ya da geçmişi özlemle ve tatlı bir hüzün eşliğinde anmazlar. Melankolikler, kendileri hakkındaki kehanete karşı koymak için geçmişi yutuvermişlerdir.

* Seneca, “Yaşamın Kısalığı Üzerine”, çev. Elif Gökteke, Cogito, s. 15, s. 9-29, 1998.

kara safra, melankoli, Neslihan Şık, zaman