Alo Telefon

İstanbul’a telefonun geliş tarihi aslında hayli erkendir: Dünyada telefonun icat edildiği tarih olarak, Alexander Graham Bell’in yardımcısı Thomas Watson ile telefon görüşmesini yaptığı gün olan 10 Mart 1876’nın kabul edildiğini düşündüğümüzde sadece beş yıllık bir gecikme ile, yani 1881 yılında. İstanbul’da belki de daha eski bir tarihte, Sultan II. Abdülhamit’in Yıldız Sarayı’ndaki özel dairesinde bir telefon tesisatı kurulduğu söylenirse de, elde bunu kanıtlayacak bir bilgi bulunmamaktadır. Ama araştırmacılar genellikle 1881 yılında Soğukçeşme’deki eski telgrafhane binası ile Yeni Cami Postanesi arasına çekilen hattı, ülkemizdeki ilk telefon hattı olarak kabul ederler. Bu tarihten sonra İstanbul’daki bazı kurumlar arasında, çok sınırlı sayıda da olsa bazı hatlar çekildiği bilinmektedir. Ama olumlu anılar bu kadarla sınırlı. Sonrası büyük bir sessizlik. Telefon haberleşmesinin Osmanlı İmparatorluğu’nda bu tarihten sonra gelişememesinin nedeni Sultan II. Abdülhamit’in birçok yeni icat gibi, telefondan da pek hoşlanmamasından kaynaklanır. Bu ilk dönemde sözü edilen sınırlı sayıdaki hat da, 16 Ağustos 1886 tarihinde (Galata Liman İdaresi ile Kilyos’taki tahlisiye servisi arasındaki hat dışında) padişahın emriyle kaldırılmıştır. Bu yasaklama II. Meşrutiyet’in ilan edildiği 1908 yılına kadar sürer.1

Abdülhamit’in telefon korkusunu Refik Halit Karay şöyle anlatır: “Sultan Hamit bu icaddan hoşlanmamıştı. Ona şehirde umumi telefon tesisatı kurdurmak bir ihtilalci şebekesi kurulmasına müsaade etmek gibi gelmişti. Hainler yerlerinden kımıldamadan birbirleriyle fısıl fısıl uzaktan konuşacaklar, tertibat alacaklar, bir gece evlerinden çıkacaklar, randevu yerinde buluşacaklar, sarayı basacaklar, Padişah’ı kovacaklardı.” Refik Halit, Saray’ın bu engellemesine rağmen, istibdat döneminde, çok katlı mağazalar ve Galata hanlarında yine de telefonumsu bir şey kullanıldığını söyler. Eski kaptanların kumanda aletlerini andıran bir lastik boru, baş tarafında ağız biçimi bir delik kaşık: Avurdunuzu şişirerek dışarıya nefes kaçırmadan, tıkanmış boru üfler gibi konuşulur, cevabı almak için aynı şey kulağa götürülüp dinlenirmiş!2

Kitap kapağı:
Ahmet Edip - Ahmet Macit,
Telefon, Dersaadet 1306

Roman kahramanı telefon

Evet, telefon İstanbul’da Abdülhamit’in korkuları nedeniyle yaygınlaşamamıştı ama dünyanın belki de ilk telefonlu romanı yazılmıştı. 1882 yılında popüler roman üstadımız Ahmet Mithat Efendi Dürdane Hanım adlı eserinde, entrikayı bu inanılmaz icat üzerine kurar. Romanın kahramanı Ulviye, telefon konusundaki ilk bilgileri baba dostları İngiliz hekiminin şu sözleriyle edinir: “Buna adeta mucize demeli. Böyle bir şey tasavvurlara nasıl sığabilir? Burada oturduğunuz yerdesiniz, dünyanın öteki ucunda söylenen sözleri birer birer işiteceksiniz?”

Ulviye’nin aklı şeytani bir şekilde çalışmaya başlar ve hekimden bu aletin pahalı olup olmadığını sorar. Cevap, telefonun paha açısından “elektrikli çıngıraklardan farklı” olmadığı yönündedir. Pera’da bir mağazada görmüştür ve on lira kadar bir para ile satın alınabileceğini zannetmektedir. Birkaç gün sonra eve telefon gelir. Bir ucu Ulviye’nin odasına yerleştirilir, diğer ucu ise gizlice komşu yalının bir odasına! Kahramanımız telefon sayesinde yalıdaki bütün konuşmaları dinleyecek, roman da böylece yürüyüp gidecektir… (Tele-kulak olayının geleneksel bir olay olduğunu böylece anlamış bulunmaktayız.)3

Telefonun eski yıllarına ait eski bir gravür, Nouveau Larousse Illustré, Paris, 1905

İstanbul’da hürriyet ve ‘telefon hevesi’

1908 yılında II. Meşrutiyet’in ilanından sonra telefon konusundaki yasak kaldırılmış, fakat Posta ve Telgraf Nezareti, telefonu hükümet tekelinde kabul ettiğinden kimseye ruhsat verilmemiştir. İlk icraat, Meşrutiyet hükümetinin Fransa’dan ithal ettiği 50 hatlık bir santralı, inşası yeni tamamlanmış olan Sirkeci’deki Büyük Postane’ye monte ettirmesi olur. Bu santral, bakanlıklar ve diğer devlet dairelerine tahsis olunan 28 posta ile 1909 yılında faaliyete geçer. Aynı yıl, 1891 yılından beri Posta ve Telgraf Nezareti adı altında yürütülen haberleşme hizmetleri Posta, Telgraf ve Telefon Nezareti adı verilerek ve bugün de kullandığımız kısaltma ile PTT’ye dönüştürülerek kullanılmaya başlanır.

Yıllardır telefonun yararlarını duyan, ama yasak nedeniyle onu tanımayan İstanbullularda doğal olarak bir ‘telefon hevesi’ başlar. Uyanık bazı tüccarlar insanlara telefon adı altında ellerine ne geçirirlerse satmaya çalışırlar. Daha çok bina içlerinde kullanılabilen küçük santrallerdir bunlar. Çoğu kalitesiz ve işe yaramaz aletlerdir. Herkesin kullanabileceği telefon santrallarının kurulması ise iki yıl sonra, yani 1911’de çıkarılan kanunla gerçekleşebildi. Aynı yıl en uygun öneriyi getiren İngiliz işadamı Herbert Lows Webbe tarafından Dersaadet Telefon Anonim Şirket-i Osmaniyesi adlı şirket kuruldu. Daha sonra İstanbul Telefon Şirketi adını alacak olan kuruluşun ana sermayesi İngiliz, Fransız ve Amerikalı işadamlarına aitti. Kullanılan teknoloji Amerikan Western Electric markasını taşıyordu. Bu şirket Yeşilköy’den Rumeli Kavağı’na, Pendik’ten Anadolu Kavağı’na kadar telefon santral ve şebekelerini kurma ve işletme imtiyazını elde etmişti. Şirket 6.400 hatlık Beyoğlu, 9.600 hatlık Tahtakale ve 2.000 hatlık Kadıköy santrallerini ancak üç yıl sonra, 28 Şubat 1914 tarihinde faaliyete geçirdi.4

---

Servet-i Fünûn dergisi, 18 Nisan 1914.

Oturanlar, soldan: Nezihe Mustafa, Müfettişe Bedra Osman (Mazhar Osman’ın kız kardeşi), Miss Winters, Bedia Şekip [Muvahhit] (daha sonra ünlü tiyatro sanatçımız olacak), ayaktakiler soldan Seniha Hikmet, Vefika, Mediha,
Hamiyet Derviş. (Ayrıntılı bilgi için bak. Yavuz Selim Karakışla,
Osmanlı Kadın Telefon Memureleri (1913–1923),
Akıl Fikir Yayınları, İstanbul 2014.)

Kapak resmi: “Türkiye genç vekillerinin enerjik idaresi altında her geçen gün biraz daha değişiyor. Şehre gelen yabancılar, intizamlı, temiz yollarında tramvayların çalıştığı, elektrikle aydınlatılan İstanbul’u tanımakta zorluk çekiyorlar. Ama eşi bulunmaz bir dekor içinde geçmişin görüntülerini arayan sanatçılar için ise tek kelime ile, heyhat!
Bir ay önce telefonun servise konması ile Türkçe, Fransızca ve Rumca bilen Müslüman Türk kızlarına da bir iş sahası açılmış bulunuyor. Kuruluş bir İngiliz-Fransız-Amerikan şirketi olması nedeniyle, bir İngiliz hanımı bu genç kızların on beşini eksiksiz birer telefoncu olarak yetiştirmiş bulunuyor. Ama şu da var ki bu genç kızlar başlarındaki geleneksel çarşafları ile telefon kulaklıklarını nasıl kullanabilecekler? Bu durumda çarşaftan sarfınazar edilmesi gerekiyor ve edildi de… Burada onlardan yedi kişilik bir grubu, peçesiz, yüzleri açık, servis şeflerinin etrafında görüyorsunuz. Şefleri, onlar kadar yatkın, titiz ve zeki öğrencileri olmadığını ısrarla belirtiyor ki, bunu buradaki genç kızların ifadelerinden de anlamak mümkün.” [Dil yenileştirilmiştir.]

---

Çapkın bir alet!

Telefonun serbest bırakılacağı haberi basında yer alır almaz mizah dergileri de konuya el atıp yazılar üretmeye başladılar. 1909 yılında Davul dergisinde, İstanbul’a telefon gelince nasıl konuşulacağı mizahi bir dille şöyle anlatılıyordu:

Telefon bir kulağı çağıracak mı, ilkin elektrik zili çalınır. Kulak bunu duyar duymaz, okşanmayı özlemiş bir çocuk gibi makineye koşar ve bir çekici kuvvet onları birbirine yapıştırır. O zaman kulağın ilk işiteceği söz Frengistanda “Alo!”dur.

Telefon için çapkın bir alet olduğu söylenir. Öyle ya, bir genç kızı uyandırarak, henüz sabah tuvaletini bile yapmasına imkân vermeden onun saçlarını aralayıp kulağına kadar sokulmak başka nasıl izah edilebilir.

Aslında, Davul dergisindeki yazıda ele alınan temel konu, Frenk dilindeki “alo” sözcüğünün Türk dilindeki karşılığının ne olacağıdır. Dergi fantezi dozunu iyice artırır ve bu konuda encümen, konferans ve kongreler düzenlendiğini söyler. Bu tür bir toplantıda tartışan üyelerden biri, Türkçede “alo” karşılığı “hu!” denmesini önerir. Hep bir ağızdan karşı çıkan üyeler “tek heceli” bir sözcüğün kullanılamayacağını belirtirler. Yeniden düşünmeye başlanır. Bir başka üye birden “Yahu, desek nasıl olur?” diye sorar. Hepsi sevinçle bu teklifin üzerine atlarlar. Yazı şöyle devam ediyor:

“Yaşa!” diye her taraftan çırpındılar. Hep birden Boğaz vapurlarının düdükleri gibi inceli kalınlı “Yahu!” diye bağrıştılar. Bu deyim o kadar hoşa gitmişti ki birisi dayanamadı, yanındakinin kulağına yaklaştı. Avazı çıktığı kadar “Yahu!” diye haykırıyordu. Herkes gülmekten katılıyordu. Biri yüzü koyun yerlere yatmış, sinirli kahkahalarla tepiniyor, öteki pandülü gibi bel kıvırarak hareketler yapıyordu.

Davul dergisinde yayımlanan bu yazıya birkaç hafta sonra bir okuyucudan gelen mektupta ise, Türkiye’de telefon konuşmasına başlarken “alo” yerine “kim o?” denilmesi teklif ediliyordu.5

Aynı sorun telefon santrallerinin çalışmaya başladığı günlerde de —bu kez ciddi biçimde— gündeme gelir. İstanbul’da İngilizce yayımlanan The Orient dergisinin 5 Haziran 1912 tarihli sayısında “önümüzdeki sorular ‘central’, ‘hello’ ve ‘ring off’ gibi sözcüklerin Türkiye’de hangi dilde ve hangi sözcüklerle söyleneceğidir,” denerek konunun önemi vurgulanır.

İstanbul Telefon Şirketi

İstanbul Telefon Şirketi’nin abonelerine yönelik ilk yayını Fransızca ve Türkçe basılan Telefon Kitabı6 olur. Kitabın birinci bölümünde abonelere telefonun nasıl kullanılacağı öğretilir. Kısaltarak ve günümüz diline yaklaştırarak aktaralım:

1. Alıcıyı [rêcepteur] kulağınıza getirir getirmez, önce merkezin ismi, sonra talep olunan numarayı vermek için hazır olunuz. Alıcıyı kulağınızın pek yakınında tutunuz ve alışılagelen bir şiveyle konuşunuz. 
2. Merkezi davet için alıcıyı yerinden çıkarınız. Kulağınıza koyunuz. Haberleşme memuresi işaretinize “numarayı lütfen” diyerek cevap verecektir. Hataların önünü almak ve zaman kaybetmemek için numaralar bölgelere taksim olunmuştur. Numarayı söyledikten sonra haberleşme memuresi onu nasıl tekrar edecek diye dinleyin. Doğru tekrar ederse “evet” veya “peki” deyiniz. Doğru olarak tekrar etmezse “hayır” deyiniz ve numarayı tekrar isteyiniz. 
3. Aradığınız numara ile ilişki kuruluncaya kadar veya haberleşme memuresi size numaranın “meşgul” olduğunu söyleyene veya “cevap yok” diyene kadar alıcıyı kulağınızda tutunuz ve aletin yanında durunuz. 
4. Görüşme tamamlanmadıkça alıcıyı yerine koymayınız ve alet başından ayrılmayınız. Görüşme biter bitmez alıcıyı yerine koyunuz. Yoksa tersi durumda merkeze doğru olmayan bir işaret vermiş olursunuz. 
5. Alıcıyı yerinden almak ve isminizi hemen vermek suretiyle davetlere derhal cevap veriniz. İlan etmekten başka bir faydası olmayan “halo” kelimesiyle başlamayınız. Hattın diğer ucundaki muhatabınız zaten sizi dinliyor. Telefonunuz çaldığı zaman derhal cevap veriniz. Bunu yapmazsanız, sizinle konuşmak isteyen kişiye “cevap yok” denilecek ve görüşme kesilecektir. 
6. Görüşmenin bitiminde zorluk ve gecikme olduğu durumlarda, alıcının asılı bulunduğu çengeli yukardan aşağıya hafifçe tahrik ederek, haberleşme memuresinin dikkatini çekebilirsiniz. Bu sırada alıcıyı kulağınızda tutacaksınız. 
7. Haberleşme memurlarıyla görüşmeye girişilmemesi abonelerden bilhassa rica olunur. İstenilen malumat, görevde bulunan başmemurdan alınabilir. İşletme muamelelerine ait her tür şikâyet “baş haberleşme memuresi”ne telefonla arz olunmalıdır. 
8. Aranılan numara salnamede (yıllıkta) yoksa, istihbarat dairesinden sorunuz. 
9. Memurların kaba muamelesi hakkında şikâyet genel müdürlüğe yapılmalıdır. 
10. İtfaiye ve zabıta memurları, numaraları belirtmeye gerek olmaksızın davet olunur.

İstanbul Telefon Şirketi’nin Fransızca ve Türkçe hazırlattığı telefon kitabı
İstanbul Telefon Şirketi’nin etiketi

Telefon Kitabı’nın ikinci bölümü ise İstanbul Telefon Şirketi hakkında bilgi vermektedir. Merkezin yer aldığı binanın alt katı muhasebeye ayrılmıştır. Katlara çıkmak isteyenler için asansör vardır. Daire elektrikle aydınlatılmaktadır. Isınmak için de kalorifer bulunmaktadır. Bina içinde yapılacak telefon görüşmeleri için herkese açık telefon kabinleri vardır. İstanbul Telefon Şirketi’nin merkez binasında ayrıca makine ve alet edevatın sergilendiği bir de salon yer almaktadır. Burada alıcı cihazlarını, motorları, santralleri görebilme olanağı bulunmaktadır.

İstanbul Telefon Şirketi faaliyetlerini 1935 yılına kadar sürdürdü. O yıl, 30 Ağustos tarihinde yapılan bir protokol ile İngiliz şirketinin imtiyazı Nafia Vekaleti tarafından satın alındı. Bu sırada şirketin 11.000 civarında abonesi bulunmaktaydı.

İstanbul’da ilk otomatik santralin 1932 yılında açılmasına karşın, Ankara’da daha 1925 yılında otomatik görüşme yapılabiliyordu. İzmir’de 1928 yılında Belediye ile İsveçli Ericsson firmasının birlikte kurdukları otomatik santral da 1938 yılında devlet tarafından satın alındı. Bu tarihten itibaren telefon faaliyetleri bütünüyle PTT tarafından yürütüldü. 1945 yılına geldiğimizde, İstanbul’da 15.000, Ankara’da 8.000, İzmir’de ise 3.000 civarında telefon abonesinin bulunduğunu görüyoruz.

İzmir’de bulunan Eyüp Sabri Müessessi’nin ürün kataloğunda telefon

Telefon muaşereti

Telefonun toplumsal yaşamımızda yer almasıyla birlikte, onun nasıl kullanılacağı konusu da gündeme gelmeye başladı. Bu konuyla ilk ilgilenenler muaşeret bilgisi veren kitaplar oldu. 1932 tarihli ve Muhittin Dalkılıç’ın kaleme aldığı Yeni Hayat Adamına Yeni Adabı Muaşeret kitabında “Telefon” başlıklı özel bir bölüm vardır. Bölüm “Telefonda Riayet Edilecek Hususlar”ı anlatarak başlar. Kitaba göre bu konudaki genel kurallar şunlardır:

Telefonda daima en kısa ve en kestirme konuşulur. 
Telefonda uzun uzadıya hal ve hatır sormak kabalıktır. 
Telefonda yüksek sesle konuşmak kabalıktır. 
Hususi ikametgâh telefonu müstesna olmak üzere iş yerlerine (yurt, daire ve yazıhane) sırf hal ve hatır sormak için telefon etmek caiz değildir.

Bölümün ikinci ara başlığı “Nelere Dikkat Edilmeli?” konusunu irdeler. Artık işin ayrıntılarına girilmektedir:

İşe ait bir mesele için bir zatın evine telefon etmek ayıptır. Zira hemen herkes bugünki hayatta, evinde işile meşgul olmayı sevmez. Bugünkü çok yorucu iş hayatı, insanları hemen kâmilen [bütünüyle], işile ancak iş saatinde meşgul olmağa, evinde ancak kati bir istirahat ihtiyacına mahkûm etmiştir. Esasen evinde bir zata telefon edilen iş, daima baştan savma bir surette karşılanacak bu suretle iş sahibi maddeten de zarar görecektir.

Ama kitabın telefonla konuşma olayına en büyük katkıları “Telefonda Hususî Haller” bölümünde ortaya çıkar:

Telefonla izdivaç [evlilik], nikâh gibi merasime davet etmek ayıptır. Bu gibi hâller için mutlaka davetiye göndermek şarttır. Telefonla davet, kendisinin hususî davetiye gönderilmeğe lâyık görülmediği hissini hasıl edeceği için bir hakaret teşkil eder. 
Asla, telefonda ölüm haberi vermeyiniz. Ne kadar mahirane hareket ederseniz ediniz, telefonla verilen ölüm haberi son derece müheyyiç [heyecanlandırıcı] olur. Muhatabınızın hayatını tehlikeye koyar. Çünkü telefon, kara haber vermek için evvelâ haleti ruhiyenin hazırlanması lüzumunu temin etmeğe asla müsait değildir.

Münif Fehim imzalı bir telefon deseni

Bu bölümün en ilginç satırları ise kadınlara hangi durumlarda telefon edilemeyeceğini öğretiyor!

İş ve vazife sahibi kadınlara, işlerinde telefon etmek caiz değildir. Zira, muhatabınızı hemen daima iş arkadaşları ve amirleri karşısında müşkül vaziyette bırakmış olursunuz. 
Kocalı bir kadına evinde telefon etmeniz hem tehlikeli, hem ayıptır. Eğer münasebetiniz temiz bir samimiyetten ibaretse, kadının evvelâ kocasile bir dakika görüşmek ve zevcesi [eşi] ile görüşmek delâletini [iznini] istemek nezâket icabıdır. Bu suretle, zevcine, zevcesiyle gayrı meşru bir kur yapmakta olduğunuz şüphesini vermemiş de olursunuz. 
Eğer hanımefendi ile münasebetiniz aşıkane ise zevci yanında telefon etmenin tehlikelerini her hâlde anlamış biri olmanız lâzım gelir!

1929 tarihli Telefon Rehberi’nde yer alan telefonun yararları konulu ilan

Yedigün dergisi telefon konusuna el atıyor

Bir dönemin ünlü magazin dergisi Yedigün de, 1 Kasım 1938 tarihli sayısında “Toplu Yaşayış Bilgileri” sayfasını telefon konusuna ayırır. “Medeni vasıtaların en mühimlerinden biri olan telefon, terbiye ve medeniyet derecesini derhal meydana çıkaran bir alettir” vecizesiyle söze giren Yedigün dergisi, telefonda muaşeret bilgilerinin alfabesini sunduktan sonra sözü bazı ayrıntılara getirir. Derginin üzerinde ağırlıkla durduğu konu, telefonda doğru ve özlü konuşmanın gerekliliğidir:

Telefon başına çağırdığınız adam, sizi göremiyeceği için en yakın dostunuz, hatta kocanız veya karınız olsa bile ilk önce adınızı söylemek elzemdir. Beni tanıdın mı, diye şahsınızı sesinizden keşfetmesini beklemek, hem ona beyhude zahmet yüklemek, hem de vakit kaybetmek olur. Sizi adınızla derhal bulamıyacak olan muhatabınıza, isminizle birlikte sıfatınızı ve icap ederse adresinizi bile ilk söz olarak ilave etmelisiniz. Ondan sonra, kendisini rahatsız ettiğinizden dolayı kısaca özür dileyerek derhal maksada geçmelisiniz. Onu da en kısa ve açık surette anlatmak lâzımdır. Selâmlamalar ve hatır sormalar bir iki kelimenin içinde tamamlanmalıdır.

Yedigün dergisinin üzerinde durduğu bir diğer konu da, o dönemde telefonun az olması nedeniyle, telefonsuz komşularının cefasını çekenleri ilgilendiriyor:

Memleketimizde telefon nezaketsizliğinin başka şekilleri de vardır. Meselâ evinizde telefon bulunduğunu bilen bir komşu, gece yarısı uykuya dalacağınız zaman sizi rahatsız ederek, meselâ o gece evine gelmiyeceğini lütfen hizmetçinizle ailesine bildirmenizi rica eder. Yahut işinizin başında meşgul iken civardan birini telefona çağırmanız için size müracaat edenler de zuhur eder [ortaya çıkar]. Bu türlü ihtiyaçlar mühim dahi olsalar, mutlaka başka vasıtalarla temin edilmelidir. Çünkü evinde veya yazıhanesinde telefonu bulunan adam onu başkası hesabına rahatsız olmak için almamıştır.

İlan: Modern Türkiye, 29 Ekim 1938

Görüldüğü gibi, telefon muaşereti gittikçe önem kazanmaya başlamakta, bu konuda yeni problemler ortaya çıktıkça çözüm yolları bulunmaya çalışılmaktadır. Bir dönemin popüler roman yazarı İskender F. Sertelli, Tefeyyüz Kitabevi için “milli terbiye sistemlerine göre” hazırladığı Çocuklarımıza Muaşeret Dersleri kitabında, artık çeşitli yerlerde görülebilen “telefon kulübelerinde”, terbiyeli bir çocuğun nasıl konuşması gerektiğini şöyle anlatır: “Büyük postahanelerde umumî ‘telefon muhabere [haberleşme] kulübeleri’ vardır. Telefonla konuşmak için bu kulübelere girerek, mümkün olduğu kadar fazla işgal etmemeğe çalışmalısınız. Bazen postahane, tütüncü dükkanı gibi açık yerlerde ancak açık konuşabilecek telefon muhavereleri yapılabilir. Böyle yerlerde aile mahremiyeti ifade eden cümleler kullanılmaz. Muhitin dikkatini çekecek tarzda konuşmalar muaşeret adabına mugayirdir.”

Telefonun ilk yılları, bu yeni haberleşme aracını tanımanın mutluluğuyla geçer. Ama giderek sorunlar artar. Yeteri kadar hat olmaması, telefonların çok geç verilmesi, şehirlerarası görüşmelerin çok zor yapılması gibi güçlükler gündeme gelir. Telefon artık bir “baş belası” olmuştur. Bu dönemler ise ayrı bir yazı konusu…

1. Aliye Önal, “Türkiye’de telefon teşkilatının kuruluşu”, Çağını Yakalayan Osmanlı içinde, IRCICA Merkezi Yayınları, İstanbul 1995. Asaf Tanrıkut (haz.), Türkiye Posta ve Telgraf ve Telefon Tarihi ve Teşkilat ve Mevzuatı, Ankara 1984. Turgut Etingü, “Telefon 100 yaşında”, Nouveau Larousse, 7 Aralık 1961.

2. Refik Halit Karay, “Telefon”, Tanıdıklarım, İstanbul, tarihsiz.

3. Ahmet Mithat Efendi, Henüz 17 Yaşında - Acâyib-i Âlem - Dürdane Hanım, TDK Yayınları, Ankara 2000.

4. Ayşe Hür, “Telefon”, (Dünden Bugüne) İstanbul Ansiklopedisi, C.7, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul 1994.

5. “Telefonun İstanbul’a ilk geldiği günler”, Ayna, Eylül 1975.

6. Dersaadet Telefon Anonim Şirket-i Osmaniyesi, Telefon Kitabı, Ahmed İhsan ve Şürekâsı Matbaası, İstanbul tarihsiz.

Gökhan Akçura, gündelik hayat, iletişim, muaşeret, popüler kültür, telefon