Plastiğin Milli Tarihi 2/2
Plastik,
Tüketim Toplumunun Lokomotifidir

Plastik daha önceki yazımızda belirtildiği gibi önce ‘naylon’ olarak yaşamımıza girmişti. Naylondan sonra lansman sırası plastikteydi. 1946 yılında Cephe dergisi yine öncü kuvvet olarak hizmetlerini sunuyordu:

“Geçen asrın fenni buluşlarından faydalanılarak ortaya konulmuş olan yüzlerce plastik madde, haiz oldukları evsafın değerine göre, bugünkü hayatımızda yeni ve çok önemli bir rol oynamaya başlamış bulunuyor. Plastik çalışmalarda çok ilerde bulunan İngiltere, bu maddelerin gizli tuttukları imalat şekilleri[ni] şimdi açıklamış bulunuyor. Bu suretle İngiliz plastik maddeleri gerek endüstride gerek günlük hayatımızda kullanılan eşyaların imalatında istimal edilecektir. 
Acrylic reçinelerden, selüloz’dan, acetat’tan (hamızı hal tozu), butyrate’den (yağ asidi tuzu) ve selüloz acetat’larından (asetat) yapılan plastik maddeler her sahada kullanılıyor. Bunlardan yapılmış elektrik malzemeleri, otomobil parçaları her gün çoğalıyor. Yine plastikten yapılan bir cins boya, halen İngiliz uçak ve otomobil endüstrisinde kullanılıyor. Plastikten mamul ‘pasa mukavim’ bir boya da bunlar arasındadır. Yakında otomobil karoserlerinin tamamiyle plastik maddeden yapıldığına şahit olacağız. Plastik otomobil lastikleri şimdiden piyasaya çıkmıştır. Bunlar üzerinde 12.000 kilometrelik bir mesafe katederek yapılan denemeler çok iyi sonuç vermiştir. Bu plastik madde imalatından artan ‘döküntü’ plastikler de dokuma yapmakta kullanılıyor.
Dünyaya yeni bir devir ‘Plastik Devri’ diyebileceğimiz bir devir açmış olan İngiltere’nin bu alanda durmadan yapmakta olduğu çalışmalar sonunda, daha birçok yenilikler getireceğine şüphe edilemez.”1

Cephe dergisi, 1946

Cephe, plastik şeritleriyle süslediği açılış sayfasının ardından plastik ürünleri fotoğraflarıyla süslediği üç dört sayfa ile bu yeni maddenin günlük yaşamın her alanında kullanılacağını kanıtlamaya çalışıyordu.

Plastik sözcüğü aslında eski Yunanca plastikos sözcüğünden geliyor. Bu sözcük “kalıplı, biçimlendirilmiş” anlamını taşıyordu. Eskiden beri kullanılan, ama başka anlamlarıyla yaşamımızda olan bir sözcüktü. Cumhuriyet gazetesinin 1930’lu yıllardaki sayılarını taradığımızda plastik sözcüğünün sadece sanatsal anlamda kullanıldığını görürüz: Plastik sanatlar, plastik eserler, plastik danslar, plastik satıhlar vb. gibi. Gazetede plastiğin lansmanı ise, ilginçtir önce ilanlarla oldu.

I.C.I. ilanları, Cumhuriyet,
29 Eylül ve 6 Ekim 1943

1943 yılında İngiliz I.C.I. (Imperial Chemical Industries Limited) şirketinin verdiği ilanlarda “plastik dişler” ve “plastik ocak anahtarları”nın tanıtımı yapılıyordu. Bir yıl sonra ise “tayyare mühendisi” Yavuz Kansu yeni tip uçakları tanıttığı yazısında “tazyik edilmiş plastik cisimden kalıpla yapılmış tayyareler”den söz ediyordu.2 İşe bakın ki, Burhan Felek de Mısır gezisi izlenimlerini aktardığı bir yazıda, Kahire’deki dükkânlarda rastladığı plastik tespihleri anlatıyordu. Dükkânın sahibi ise Malatyalı Osman adlı bir Türk’tü! Bu tespihler, Almanların Mısır’ı zapt etmek için kullandıkları ve İngilizler tarafından düşürülen Alman uçaklarının enkazlarından elde edilen plastik camlardan yapılıyordu. Şöyle diyor üstadımız: “[Uçağın] plastik maddeden yapılmış olan camlarını Malatyalı Osman Efendi satın alıyor. Kahire’de bir Arap çocuğu bunları torna ediyor. Tesbih yapıyorlar ve Üsküdarlı Burhan Felek bu tesbihi alıp İstanbul’a getiriyor. Yarabbi!”3 Burhan Bey ne denli şaşırırsa şaşırsın, plastik zaten birçok kapıdan ülkemize girmiş bulunmaktaydı. 1946 nisanında Devlet Kitapları Müdürlüğü’nün verdiği ilanlarda plastikten yapılma duvar haritalarının satın alınacağı bile duyuruluyordu.4 Bir yıl sonra ise sağlık sayfalarında gözlük yerine kullanılan “plastik adeseler” yani bugün kullandığımız adıyla lensler bahis konusu oluyordu.5 Aynı ay gazetelerde yayımlanan ilanlarda ise müjde veriliyordu: “Plastik makineleri geldi.” İlanlar bu makinelerin “oyuncaklar, düğmeler, şişe kapakları, kadın ziynetleri, vesaire” yaptığını da belirtmeyi ihmal etmiyordu.

Plastik ilanı, Cumhuriyet,
15 Haziran 1947
I.C.I. ilanı, Cumhuriyet, 17 Ekim 1948

Her şey plastik!

Artık plastiğin girmediği alan kalmayacaktı. 1946 ile 1960’lı yıllar arasında ilanları takip ettiğimizde, kronolojik sıra ile adında plastik geçen “satılık mallar” karşımıza şöyle çıkıyor: Plastik saat bilezikleri, oyuncaklar, düğmeler, şişe kapakları, banyo başlıkları, sıhhi külotlar, lateks köpüğünden yapılmış şilte ve yastıklar, plastik kaplama levhaları, plastik kale ağları, plastik hula hoop, plastik oto döşemesi, plastik diş, plastik oya ve dantel, plastik möbleli radyolar, Plastibor (buzdolapları ve termosların imalatında kullanılan plastik tecrit levhası), plastik damar vb. Müzik zevkimizi doyuran 45’lik, 33’lük plaklar da elbette plastikten yapılıyordu. Hatta plastiğin ününden yararlanmak isteyen bir yayınevi adını Plastik Yayınları koymuştu. A.J. Cronin’den, Charles Boyer’den romanlar yanı sıra Dale Carnegie’in Nasıl Kazandılar, Nasıl Yükseldiler adlı kitabını da yayımlamışlardı. Anlaşılacağı gibi o sıralar plastik hep kazandırıyordu!

1950’li yıllarda plastiğin başat aktörü hâlâ naylondu. Yeni Sabah’ın pazar ekinde haftalık yazılar kaleme alan Lale Oraloğlu “Şarlo bizim bugünkü hâlimizi görse ‘Altına Hücum’ gibi bir de ‘Naylona Hücum’ filmi çevirirdi” dedikten sonra naylonun hiç de övünülesi bir ürün olmadığının altını çiziyordu: “Bir kere gömlekler, külotlar işe yaramaz. Çünkü tamamiyle şeffaftır. Dünyanın parasını verip örtünemedikten sonra hiç giymemek daha iyi değil mi? İkincisi sıhhî değildir, insanın vücuduna yapışır, terletir, kokar, hatta nazik ciltlerde yaralar yapar. Sonra da dayanıklı değildir. Üç dört giyişte yırtılıp gider. Naylon yani Lateks mayolara gelince onlar bir alem. Denize girerseniz kurumak bilmez, vücudu buz gibi yapar. Bu mayolar türedikten sonra kadın hastalıkları muhakkak yüzde elli artmıştır. Uzun zaman kullanamazsınız, çünkü bollaşır, torba gibi olur. Yenileri de fazla sıktığı için ordan burdan et pırtlatır, insanın biçimini bozar.”6

Naylon çamaşır vitrini

Ama naylon ve plastik modernliğin simgesi, yeniliğin temsilcisi olarak kabul ediliyor ve modası hiç geçmiyordu. Bu modanın adresi de ‘Amerikan pazarları’ydı. Reşad Enis bir röportajında Amerikan pazarlarının önce Ankara’da kurulduğunu yazar: “Vazifeyle Türkiye’ye gelen Amerikalıların altı ay bir sene sonra memleketlerine dönerken eşyalarını satmaya teşebbüs ettiklerini gören bir açıkgöz bu işi organize etmiş. Pazarların kuruluş fikri böyle doğuyor.” İstanbul pazarları ise daha sonra açılmış. 1953 yılında sayısı üçmüş bu dükkânların. Reşad Enis bu ticaretin ayrıntılarını aktarırken “Meğer yüksek sosyete kadınlarının, zengin hanımlarının Amerikalılardan kalan şık gömleklere, roblara, tuvaletlere içleri gidermiş. Kullanışlı, dikişi iyi diye…” diye yazıyor ve ardından Hüseyin Türkmenoğlu adlı bir dükkân sahibinden bu naylon giysiler üzerine bilgi alıyor: “Bir naylon tuvalet 150-200 lira civarındadır ki, bu para İstanbul’da kumaş, coupe bedelidir. Elbiseler umumiyetle az giyilmiştir. Amerika’dan gelirken erkek de, kadın da kendisine bir iki düzine giyecek eşyası alır. Sonradan, bunların bazılarını beğenmez ve giymez. Aldığımız müstamel elbiseler arasından böylesi de çıkar.” Sonra bir gömleği eline alarak reklama başlar Hüseyin Bey: “Şu gömlek yüzde yüz naylondur. Suya sok çıkar, kurut. Ütü lâzım değil.”7

Eski bir İstanbullu, Feriha Büyükünal da özellikle Tophane’de açılan Amerikan mağazalarında kaçak olarak getirilen kadın ve erkek giysileri, naylon gömlek ve mayolar, blucin pantolonlar satıldığını söyler. 1950’li yılları şöyle hatırlıyor: “Biz kızlar birkaç yıl içinde Amerikan Pazarlarından harika naylon kombinezonlar, lasteks pantolonlar, mayolar, pilili etekler orlon içli dışlı hırkalar almaya başlamıştık.”8 Amerikan bit pazarları hayli zengin bir konu. Bu nedenle daha fazla içine dalmayalım. İstanbul’da Beyoğlu, Tophane ve Sirkeci’deki Hayyam Çarşısı’nda bolca karşımıza çıktığını; Ankara, İzmir ve Adana’da da birçok dükkânın açıldığını not edip geçelim…

Giysiler ve seçkin plastik eşyalar için adres Amerikan pazarlarıydı. Ama sokak aralarında, hatta kasaba ve köylerde de plastiğin hükmü sürüyordu. O yılları yaşayanlar, mahallede el arabasıyla dolaşıp plastik mutfak araçları pazarlayan seyyar satıcıları anımsarlar. Evlerdeki çok daha kıymetli bakır, alüminyum kaplar bu plastiklerle değiş tokuş bile edilirdi. Modernleşme mi, yoksullaşma mı? Artık siz karar verin…

DYO Matolin broşür kapağı

Cevat Fehmi Başkut, 1950 yılında yaptığı yurt gezilerinde, plastiğin Anadolu’ya yayılmaya başladığını gözlemler. Rize’nin Fındıklı kazasında köylü kadınların ve genç kızların köyden kasabaya gelirken, kasaba sınırında durup elindeki bohçayı açtığını, oradan çıkardığı iskarpinleri ve naylon çorapları giydiğini gözlemler. Omuzlarında ise plastik bir çanta bulunmaktadır.9 Bedri Rahmi Eyüboğlu da Denizli pazarını gezdikten sonra şu satırları düzer:

Al gözüm seyreyle Denizli pazarını 
Akla sığmayacak şeyler iç içe koyun koyuna 
Kırmızı biberinden tut, plastik kemerine kadar 
Çalısı çırpısı, bakracı, balı ile 
DDT’si, bit tozu, süpürge tohumu, naylon peştamalile…10

Çarşıda, ara sokaklarda, köy pazarlarında plastik egemen olur da, bunun bilimsel sergileri olmaz mı? 1953 mayısında Gümüşsuyu’nda İTÜ’nün içinde bir salonda açılan UNESCO Yeni Malzemeler Sergisi’ndeki ürünlerin neredeyse tamamı —eldivenler, biblolar, gözlükler, yazı takımları— plastiktendi. Böylece İTÜ, hem bu sergiye ev sahipliği yaparak hem de sergiden naklen yayınlarla, 20. yüzyılın geleceğini okumuş, televizyon teknolojisini ve plastik endüstrisini halka tanıtmıştı.11

Vinylex Plastik Derileri kataloğu

Naylon çağında plastik dünya

Altmışlı yıllara geldiğimizde plastiğin yaşamın hemen hemen her alanına girdiğini, neredeyse plastikten imal edilmeyen eşya kalmadığını söylemek mümkün. Giysilerde naylon geride kalmış, piyasaya orlon, akrilan, jarse, perlon, suni ipek, polyester gibi seçenekler çıkmıştı. Gazete ilanlarını takip ederek oyuncakların, şişelerin (kolonya, deterjan, mürekkep, süt akla ne gelirse, camdan plastik şişeye geçti; “kırılmaz” ibaresi ve depozitosuz oluşu bunları cazip kılıyordu), tükenmez kalemlerin (kendi de plastik olan bu kalemlerin ilanlarında “plastik ambalaj içinde” bilgisi de yer alıyordu), sünger, yara bandı (ilk ilanlar Hansaplast’a ait) ve pistlerin (spor sayfası haberlerine göre Balkan oyunlarının plastik pistlerde yapılması istenmekte; Bulgaristan, Yugoslavya, Yunanistan ve Romanya’da plastik pistler var, tabii ardından plastik futbol sahası da gelecek) artık plastikten yapıldığını görürüz.

Hürriyet gazetesinde 1965 yılında yer alan ‘bilimsel’ bir köşede yüzyıla naylon yüzyılı denmesinin uygun olacağı vurgulanır: “Gerek naylon, gerek onu takip eden plastik maddeler, bugün artık yüzyılımıza damgasını vuracak kadar büyük önem taşımaktadır. En sert ve dayanıklı makine dişlilerinden, balık ağlarına, cerrahinin en nazik ameliyatlarına kadar modern hayatta kendine yer bulmuş olan bu büyük icada dayanarak asrımıza ‘Naylon Asrı’ diyecek kadar ileri giden tarihçiler bile ortaya çıkmıştır. Naylon böylece medeniyet tarihinde adını bir devre veren icat olmuştur.”12

Aspirin reklamlı
plastik yo-yo oyuncağı

Hamdi Varoğlu da Cumhuriyet gazetesinde konunun ilginç bir yönüne dikkatimizi çeker. Plastiğin, Amerika’dan yola çıkarak dünyaya yayılan tüketim toplumunun ana figürlerinden biri olduğunu ileri sürer. Naylon ambalajların bu işte büyük rolü olduğunu söyleyen Varoğlu şöyle devam ediyor: “Plastik ortaya çıkınca, plastikten her eşya yapılmaya başlayınca, bu madde camdan ve madenden yapılan her türlü kabın yerini almaya başladı. Kesekâğıdı, şişe, kavanoz yerlerini plastik torbalara bıraktılar, içini boşaltıp dışını çöp tenekesine atma sistemi böylece alıp yürüdü. Plastik saltanatı yerleştikçe yerleşti.” Yazı, yakın bir gelecekte evlerimizin plastik maddelerden inşa edileceği, dolayısıyla plastik şehirlerde yaşayacağımız; otomobillere, trenlere, uçaklara, belki gemilere, denizaltılara varıncaya kadar her şeyin plastikten yapılacağı kehanetiyle devam ediyor. Sonu ise bugünleri tarif ediyor sanki: “Tenekeden seramiğe kadar her maddenin yerini kapan, bir sürüngen hayvan gibi sinsi sinsi yürüyüşüyle dünyayı istilası altına alan plastik, gözüme korkunç bir düşman gibi göründü. Çağımız medeniyetini, gelecek insan nesillerine unutturmayı aklına koymuş, kötü niyetli bir düşman.”13

Biz bu düşmanla yarım asırdan fazla bir zamandır koyun koyuna yaşıyoruz. Artık plastiğin girmediği hiçbir alan kalmadı. Plastik, yiyeceklere bulaşarak vücudumuza bile girmeyi başardı. Plastik torbaların yasaklanması göstermelik bir olay bence. Buzdağının ucunda gözüken küçük bir nokta en fazla. Çevreyle ilgili diğer konularda olduğu gibi, bu konuda da ikiyüzlülükten başka bir şey yapılmıyor. Mehter adımı gibi; bir ileri iki geri… Ne yazık ki…

1. Cephe, Ocak 1946.

2. Cumhuriyet, 7 Mart 1944.

3. Cumhuriyet, 6 Haziran 1946.

4. Cumhuriyet, 8 Nisan 1946.

5. Cumhuriyet, 7 Haziran 1947.

6. Yeni Sabah Pazar İlâvesi, 10 Temmuz 1955.

7. Cumhuriyet, 29 Ağustos 1953.

8. Feriha Büyükünal, Manastır-İstanbul (Molla Bayırı No: 2), Avcıol Basım Yayın, İstanbul 2009, s. 215.

9. Cevat Fehmi, “Plâstik çantalı ve naylon çoraplı köylü kadın”, Cumhuriyet, 16 Nisan 1950.

10. Cumhuriyet, 15 Kasım 1953.

11. Milliyet, 3 Mayıs 1953.

12. Hürriyet, 19 Haziran 1965.

13. Hamdi Varoğlu, “Plastik dünya”, Cumhuriyet, 7 Haziran 1964.

Gökhan Akçura, naylon, Plastiğin Milli Tarihi, plastik