Denizkızı Eftalya ve
tamburuyla Refik Fersan…
İstanbul Radyosu’nda kayıtta, 1934,
kaynak: @sanatinmusikisi
Kadıköylüler Elektrikli Denizkızı Düşler mi?

Yaz, 2012*

I.

Ayla, az önce hareket eden vapurun bordasına geçip tahta oturağın en sonuna oturdu. Arkasından gelen yolcu olmadığından emin olduğunda, Birkenstock’lu ayaklarını korkuluğa uzatıp eteğini düzeltti. Bu sıcak yaz akşamında, Topkapı Sarayı yılların sükunetiyle Kennedy Caddesi’nden akan araçları seyrededursun, o, yeni kullanmaya başladığı tarçınlı-vanilyalı duş jelinin vücudunda yarattığı kokunun memnuniyeti içerisinde gözlerini kapattı.

Denizin sesiyle vapur motorunun sesinin oluşturduğu ahenge dalıp gitmişken, aklına birden midyeler geldi. Gözlerini açıp krem rengi bez çantasının yanındaki içi midye dolu siyah poşete baktı. Tabii ki her zamanki gibi Cebo, Kadıköy’e Karaköy’den vapurla geçeceğini öğrendiğinde, iskelenin yanındaki tezgâhtan midye dolma almasını istemişti. Acaba şimdi bu midyeleri ait olduğu yere, denize dökse nasıl olurdu? Her şey yerinde güzel değil miydi? Cebo ve kendisi, bu güzel cumartesi akşamı, lise günlerindeki arkadaşlarının KiKi’deki doğum günü partisine gitmek yerine, ne diye Yeldeğirmeni’ndeki o küçük evde vakit geçirecekti ki? Bira iç, dizi izle, midye-cips ye ve sonra yine aynı döngü! Poşeti hışımla açtı, eline gelen ilk iki midyeyi denize atmak için hazırlanıyordu ki duraksadı. Hayır hayır, Cebo’yu bilemezdi ama kendisi bu gecenin sonunda mutlaka KiKi’de olacaktı. Elindeki midyenin birini açıp yedi, diğerini ise denize fırlattı.

II.

Emel’in arkasından eve adımını atan Cengiz’i yoğun bir esrar kokusu karşıladı. Koridorda Nike Air Force 1’ının bağcıklarını çözerken, beş altı metre ötesindeki salondan gelen Manu Chao şarkısına karışmış gülüşmeleri duyunca, gecenin pek de istediği gibi geçmeyeceğini anladı. Müzmin bekârların rutini böyleydi işte, onlar için geceler birer Kinder Surprise’dı; dışındaki çikolatalar her zaman çok lezzetli olsa da içlerinden ne çıkacağı açılmadan bilinemezdi.

Emel tuvalete gideceğini söyleyince Cengiz, yavaş adımlarla loş salona geçti. Boş mu dolu mu olduğu anlaşılmayan bira şişelerinin olduğu ufak masanın etrafındaki yer minderlerine iki kadın ve üç erkek yayılmıştı, bir dört kâğıtlı da elden ele dolaşıyordu. Koltuğun üzerinde ise tombul, beyaz bir kedi vardı, kendisini görünce hareketlenir gibi oldu ama sonra vazgeçti. Arkaoda’da tanıştığı, Emel’in yanındaki kısa boylu, gözlüklü erkek “Selam selam, hoş geldin Cengiz!” diyerek ayağa kalkıp salondakilerle kendisini tanıştırdıktan sonra “Yerde pek yer yok ama istersen kediyi kaldırıp şöyle oturabilirsin,” dedi.

Kendisine uzatılan dört kâğıtlıdan “Hell yeah!” diyerek büyük bir nefes alan Cengiz, devamında, ağzından nasıl çıktığına şaşırdığı kalın bir sesle “Ama kedilerle pek anlaşamıyorum ben,” deyince salondakiler kıkırdamaya başladı. Bağdaş kurmuş bir hâlde, önündeki A4 kâğıdın üzerindeki cigaralığı tohumundan ayıran uzun saçlı erkek, o anda başını kaldırdı ve sırıtarak “Nasıl kanka ya? Kedi sağır zaten, ne olacak ki? Kimse sana o koltukta otursun, sen altında otur demiyor ki,” diye bir yanıt verince Cengiz, merdivenlerdeyken ezdiği hamamböceğinin kendisinden ilk intikamını aldığını düşündü. Uzun saçlı erkek dudaklarını yaladıktan sonra kediye dönerek elini şaklattı ve “Bak kedi sağır zaten kanka, anlaşabiliyor muyum sana?” diye sözlerine devam etti, salondakiler tekrar gülmeye başladı.

III.

Ağzındaki midye dolmanın karabiber oranı üzerine hesaplamalar yapan Ayla, sol tarafında bir siluetin belirdiğini fark etti. Orta yaşlı, uyumsuz giyimli bir erkek kendisine sessizce bakıyordu. Bacaklarıyla yolu kapattığını hatırlayarak “Çok pardon! Bir dakika, buyurun lütfen,” dedikten sonra doğruldu. Adam bir şey demeden, korkuluğa tutunarak yan tarafa geçip oturdu. “Turist falan herhalde, cevap vermediğine göre,” diye düşünen Ayla, midye dolmanın kabuğunu poşete koyarken, evden aceleyle çıktığı için kulaklıklarını yanına alamadığını hatırlayarak üzüldü. Gözlerini tekrar kapattı ve kulaklarını Tame Impala yerine, denizin ve motorun sesine emanet etti.

“Fazla sigaran var mı?”

Yan tarafındaki adamın sorusunu duyunca gözlerini açtı. Yine aynı şekilde kendisine tuhaf tuhaf bakan adamın sadece kısa bir an için zoraki şekilde gülümsediğini gördü.

“Hayır, sigara kullanmıyorum ben.”
“İyiymiş...”

Önüne döndü ama bu sefer gözünü kapatmadı; adama sezdirmeden baktığında, bacaklarına odaklanıldığını fark ederek gerildi. Derken, adamın kendisine doğru kaydığını gördü. Derin bir nefes aldıktan hemen sonra “Daha fazla yaklaşmazsanız sevinirim!” dedi. Adam sırıtmaya başlamıştı, tepesi attı.

“Biber gazı mı yemek istiyorsun geri zekâlı! Bir adım daha yaklaşayım deme!”

Adam, Ayla’nın sesini yükselttiğini duyunca “Hanımefendi bağırmanıza gerek yok, yanlış anladınız,” diyerek kaydığı yere usul usul döndü. Hızlıca ayağa kalkan Ayla, poşetini ve bez çantasını eline aldı.

“Sıçarım yanlış anlamana, siktir git buradan! Yok, dur dur ben gideceğim…”
“Hanımefendi ama…”
“Dünyanın içine ettiniz be, ne işin var ya senin İstanbul’da? Köyünde kalıp eşeklere atlamaya devam etseydin ya!”
“Ama…”
“Pislik adam seni!”

IV.

Sinirlerine hâkim olmaya çalışarak merdivenleri çıkan Ayla, vapurun üst katına vardığında bir müzik grubunun son hazırlıklarını yaptığını gördü. Kızıl saçlı solist, hemen arkasındaki elektrogitarlı ve elektronik klavyeli iki grup üyesine dönerek kafasını sallayınca müzik başladı. Oturacak yer bulamayan Ayla, ayakta beklemek zorunda kaldı; seyyar satıcıların cirit attığı vapurun iç bölümü bu sıcakta hiç de çekilmezdi.

Beğendim biçimini, her yeri mini mini 
Dudaklarım ismini anıyor, ah Kadıköylü 
Saçın bir deste ipek, kendin güzel bir bebek 
Seni gören bir melek sanıyor, ah Kadıköylü

Ayla da diğer yolcular gibi, alaturka bir parçanın elektrogitar ve klavyeyle icra edilen bu versiyonunu şaşırarak dinliyordu. Şarkıyı söyleyen genç kadın, tıpkı bir elektro-rock grubu solisti gibi sesini ve vücudunu kullanıyordu. Enstrümanları çalan grup üyeleri ise oldukları yerde dans ediyordu. Ayla, sonunda bu grubun performansının, çok sevdiği Moloko grubunun performansına benzediğini keşfettiğinde daha da heyecanlandı. Ama söyledikleri bu alaturka parçayı nasıl da değiştirmişlerdi, hayretti doğrusu. Az önceki tacizci adamı unuttu, kendini müziğe bıraktı.

V.

İlk parçalarını bitirdikten sonra nefes nefese kalan Sezen, mikrofonunu tekrar ağzına yaklaştırdı. Alkışlar tam da beklediği gibiydi, heyecanını bastırmaya çalışarak konuşmaya başladı:

“Çok teşekkür ederiz gerçekten… Sağ olun… Biz üç arkadaş, konservatuar öğrencisiyiz… Grubumuzun ismi İki İstavrit Bir Midye… Hayır gülmeyin gülmeyin, inanın çok uğraştık bu ismi bulana kadar… Yeni bir şey deneyelim diye yola çıktık ve yaklaşık bir haftadır vapurlarda bizlere denk gelenleriniz olmuştur… Az önce icra ettiğimiz eser, yani “Kadıköylü” aslında, üstat Refik Fersan’ın nihavent makamında bestelediği bir kantoydu ve alkışlarınızdan anladık ki uyarlamamız sizin de çok hoşuna gitti… Tekrar teşekkür ederiz… Eh, şu an hep birlikte Kadıköy’e giden bir vapurdayken, bu parçayla başlamak güzel olur diye düşündük… Sözü değil ama müziği uzatalım, değil mi? Evet evet, şimdi sıra diğer uyarlamamızda… Eh, hadi bakalım… Çocuklar?”

Güvertenin tahta zeminine bakarak ve bir yandan da ayağıyla ritim tutarak arkadaşlarının “Gel Ey Denizin Nazlı Kızı” parçasına yaptığı girişi dinleyen Sezen, sıra kendisine geldiğinde ise üzerinde yol aldıkları denizi işaret ederek dans etmeye başladı:

Gel ey denizin nazlı kızı nûş-i şarab et 
Çık sahile gel sinede bir âlem-i âb et 
Mestane bakışlarla beni mest-ü harab et 
Çık sahile gel sinede bir âlem-i âb et

İki İstavrit Bir Midye, vapur Kadıköy İskelesi’ne yaklaşmak üzereyken çaldıkları parçayı, bir öncekinden daha çok alkış alarak tamamladı. Sezen konuşmaya başladığında, Ayla hâlâ grubu alkışlıyordu. Acaba abidik gubidik şeylere meraklı olan Cengiz’in bu saykodelik alaturka gruptan haberi var mıydı? Cebo ve Cengiz’e göstermek üzere, grubun son parçasını telefonuyla videoya çekmekle doğrusu çok iyi etmişti.

“Tekrar çok teşekkür ederiz… Evet, bakınız Kadıköy’ümüze yaklaştık sonunda… Denizkızı Eftalya’yı bilir misiniz? İlk çaldığımız parça “Kadıköylü”yü zamanında herkes ondan sevmişti. Hatta rivayet odur ki, Eftalya Hanım gençlik günlerinde, şimdiki gibi sıcak yaz gecelerinde babası Yorgaki Efendi’yle ya da tek başına Büyükdere’den kayıkla denize açılır, tüm Boğaziçi’ni sesiyle büyülermiş. O zamanlar, yani 1900’lerin başında böyle sazlı sözlü gecelere de Mehtabiye denirmiş, bilenleriniz kesinlikle vardır… İşte, icra ettiğimiz eser de, Eftalya’nın sesinden çok etkilenen Aleko Bacanos’un yaptığı bir besteydi… Biz yine naçizane bir yorumla beğeninize sunduk… Bu performansımızı önce size, sonra Denizkızı Eftalya’ya, en son da canımız Kadıköy’ümüze adıyoruz… İki İstavrit Bir Midye olarak sizlere güzel bir cumartesi gecesi diliyoruz… Görüşmek üzere… Bizi dinlediğiniz için çok teşekkür ederiz… Katkılarınız için şimdiden çok sağ olun…”

VI.

Cengiz, yayıldığı koltukta, eve geldiğinden bu yana ne kadar fazla süre geçmiş olduğunu düşünüyordu. Bir saat mi, üç saat mi, tam kestiremiyordu ama ilk dörtlü kâğıtlıdan sonra en az üç tane daha dört kâğıtlı içildiğinden emindi. Önüne bakmaya özen gösteriyordu, çünkü ne zaman salona baksa yer minderlerine yayılmış, konuşan ve gülüşen hamamböceklerini görüyordu. Mesela az önce Emel’in uzun saçlı bir hamamböceğiyle salya sümük öpüştüğünü görmüştü. “Kız kör zaten kanka, anlaşabiliyor muyum sana?” Şu an boğazının kupkuru olması dışında kendisine hiçbir şey fark etmezdi. Acaba kendisi de şu an bir hamamböceği olabilir miydi ama Kafka’nın hamamböceği; gerçi öyle olsaydı, Emel kendisiyle de ilgileniyor olmaz mıydı? Koyverip gitmişti kendisini işte küçük kalçalısı… Kahkaha atmaya başladı. Yalnız bir dakika, oturduğu koltuk mu sallanıyordu? Ha siktir!

“Deprem oluyor arkadaşlar!”

Gözlüklü, kısa boylu çocuk, Cengiz’in paniklediğini görünce “Saçmalama abi ya, ne depremi? Telefonun çalıyor, yani titriyordur, bak bak hemen kucağında,” dedi. “Öyle miydi ya?” diyerek telefonun yanıp sönen ekranına bakan Cengiz, “Gabriel arıyor…” yazısını görünce cevap vermeye çalıştı; “Baş melek arıyor beni arkadaşlar… Vahiy geldi bana herhalde!”

“Cebo! Yani Gabrielciğim…”
“Alo, Cengiz?”
“Ya, nerelerdesin sen? Ne vahiy getirdin bana yoksa hamamda mısın?”
“Ne hamamı abi? Evdeyim ben, oturuyorum. Senden naber, ne yapıyorsun?”
“Hamamböceği hanındayım… Cigara sarıyorlar, inanmazsın…”
“...”
“Çocuklar biraz sessiz olur musunuz, Gabriel melekle konuşuyorum…”
“Oo senin, daha doğrusu sizin kafalar gitmiş, cigara falan… Ne ara düştün cigaraya?”
“Pink Floyd abimizin dediği gibi ‘Have a cigar’ dedik ve işte hamamistandayız…”
“Kafalar diyorum abi, gitmiş senin bayağı…”
“Tamam, kafama söylerim konum atar sana…”
“Allah Allah ya, ne diyorsun Cengiz ya?”
“Sen ve Ayla, ne yapıyorsunuz şimdi? Dışarı hamamböceği dolu, çıkmayın derim.”
“Bıraktı gitti o ya, kavga ettik, KiKi’ye bir arkadaşın doğum günü partisine uçtu maalesef.”
“Hadi ya hım… Hamamböceğinin en kötüsü de uçanıdır, bilirsin…”
“Vallahi aynen, uçtu gitti abi.”
“E hani birlikte olacaktınız? Ham ham hamam falan.”
“Dedim ya, KiKi’ye gitti.”
“Hamama da, KiKi’ye de, Arkaoda’ya da giren terler derim, başka bir şey demem. Ama boş ver, senin kikin sağ olsun Gabriel.”
“Neredesin sen abi, geleyim mi yanına?”
“Gelme… Çıkacağım zaten şimdi, terledim çok.”
“Nereye çıkacaksın?”
“Vahşi ve özgür Kadıköy sokaklarına… Hamamböceklerinin olmadığı bir yere.”
“Abi bak şöyle yapalım… Neredesin sen şimdi?”
“Barlar sokağına yakınımdır.”
“Termosa kahve yapıp koyuyorum o zaman, benim kafa da gidik biraz, kilisenin sokakta içeriz, tam da zamanı şimdi… Ne dersin?”
“Hamamcı oldun mu yani Ayla’yla?”
“Saçmalama abi ya, taktın şu hamama ha…”
“Senin kikin sağ olsun Gabriel Efendi…”
“Abi dur, plan için okey diyorsan, ben hazırlıyorum kahveyi.”
“O son hamamböceğini ezmeyecektim.”
“Bırak şimdi geyiği ya…”
“Ezilen hamamböcekleri de iktidar olamaz ki hiç…”
“Abi…”
“Yani Türkiye’de her ezilen iktidar olmaz; olmuyor, olamıyor…”
“Bir dur ya… Bak şimdi şöyle bir plan yapalım, sen bulunduğun yerden çık, ben kahveyi demledikten sonra seni tekrar ararım. Ondan sonra buluşuruz, ne dersin?”
“Arar mısın gerçekten? Hamama giren terler mi, yoksa arar mı?”
“Ararım ararım, merak etme… Ha bu arada dur dur, kapatma; midye de ister misin?”
“Midye mi, ne midyesi? Midye ne arar la hamamistanda? 24 yaşındayım, ben öyle bir şey görmedim.”
“Tamam tamam, söylemedim farz et. Hadi kapattım artık, dikkat et kendine… Ne hamamböceğiymiş arkadaş, ne içtiniz siz ya…”
“Gregor Cengo Samsa’yım ben.”

VII.

Dr. İhsan Ünlüer Sokak’ın, Hacı Şükrü Sokak ile Kadife Sokak arasında kalan kısmı, yine her cuma ve cumartesi gecesinde olduğu gibi, bir festival havasında, ellerindeki şişeden biralarını ya da şaraplarını yudumlayan genç kadın ve erkekleri ağırlıyordu. Sokaktaki apartmanların önüne ikili üçlü gruplar olarak oturanlar arasında Sezen ve Orçun da vardı; elektrogitar çalan arkadaşları dinlenmek için evde kalırken, ikisi buzdolabındaki yarısı içilmiş şarabı aldıkları gibi kendilerini sokağa atmıştı.

Sezen, şarabı boşalan karton bardaklara tekrar eşit şekilde doldurduktan sonra bir sigara yaktı. Orçun, bardağını alırken “Bence fena bir gün olmadı Sezen ha, ne dersin?” diye sordu.

“Bence de öyle oldu… Yaptığımız müziği kırk yıllık Modalı yaşlılara bile sevdirdiysek tamamdır derim Orço…”
“Kaç sefer yaptık? Üç mü, dört mü? İyi de para topladık yalnız… Ama çok yoruldum Sezo…”
“Sağda solda garsonluk yapmaktan ya da Moda sahilde arkadaşlara çalmaktan iyidir… Hem konservatuarı bitirmeyi beklersek işimiz çok zor sonuçta.”
“Doğru diyorsun.”
“Ya Orço ya, bu sokağı çok seviyorum, baksana herkes tanış gibi… Burada insan gerçekten nefes aldığını hissediyor. Canım Kadıköy!”
“Kadıköy’ün iyi yanları alacaksın, iyi yanlarını! Bana da bir sigara versene…”
“Bir dakika… Al canım… Ya şey diyeceğim, bizim repertuarımızı biraz daha genişletmemiz lazım… Aslında diyeceğim şu ki… Dur dur, amca ne istiyorsun sen bizden?”

Sıcak havaya aldırış etmeden montla dolaşan yaşlı bir adam yanlarına geldi ve gülümseyerek “Boş var mı sizde gençler?” diye sordu. Sezen adamın nefesindeki alkol kokusunu hissetti, “Tabii amca, bir dakika bekle,” diyerek, oturdukları yerde daha önce oturanların bıraktıkları bira şişelerini eğilip adama uzattı. Adam teşekkür ederek yanlarından ayrıldı. Sezen, sigarasından uzun bir nefes çekerek etrafındaki insanları dikkatle seyreden Orçun’a döndü:

“Oo birileri koli mi arıyor, e hani yorgunluktan ölüyordun?”

Sezen’i duyunca kahkaha atan Orçun, “Her şey bir yana, kesilecek bir koli için her zaman zımba gibiyimdir,” yanıtını verdi. Sezen, “Ee onu bilirim, bilirim,” diyerek şarabından bir yudum daha aldı; “Bak bakalım madem sağına soluna ama önce bizim işle ilgili bir şeyden bahsedecektim ya, adam geldi kesildi, onu dinle.”

“Ha, ne diyordun?”
“Ya biz bu tarzla acaba eski türküleri de yorumlasak mı?”
“Türkü dinleyen kaldı mı Sezo ya?”
“Eh, ona bakarsan alaturka şarkı dinleyen de kalmadı ama vapurdakilerin tepkilerini gördün bu hafta.”
“Bilemiyorum, ben dinlemem mesela türkü mürkü.”
“Kendi tarzımızda, modern şekilde yorumlayacağız işte, bence bu işi de kotarırız…”
“Haluk Levent, Kıraç, Ayna falan olalım diyorsun yani…”
“Of bırak goygoyu ya…”
“…”
“Zamanında Cem Karaca’lar, Barış Manço’lar ne bileyim Fikret Kızılok’lar yanılmış olamaz. Bence biz bu işi de iyi kıvırırız…”
“…”
“Şöyle düşün “Gesi Bağları”, “Halkalı Şeker”, “Bir Of Çeksem”, “Cemalim” gibi bilindik türkülerden başlarız, ne bileyim seçenek çok…”
“…”
“Nereye bakıyorsun sen? Bir dinlesene Orço ya!”
“Şu köşede oturan iki çocuğa baksana, arada bize tuhaf tuhaf bakıyorlar.”
“Kim ya, dur döneyim; bir dinlemedin beni gitti ha…”
“Hemen bakma bakma, saçlarını toplamış olan çocuk fena değil, tamam… Ama yanında elindeki telefondan bir şeyler izleyen esmer çocuk Kürt müdür nedir… Gözleri de kaymış, müptezel herhalde, ay ay ay! Düşman başına, düşman!”
“Ha, gördüm gördüm; şu yanlarında termos olanları diyorsun… Kahve mi içiyorlar bu saatte ya?”
“Yok ya, votka motka vardır, iyi bilirim ben bu tipleri. Bunlar kampçı tayfa, yeminle adamı dağda bayırda indirirler… Çok bakma ama ya sen de, fark edecekler bizi.”
“Ya ne olacak ki, zaten bize bakmıyorlar mıydı? Gözlüklü fena değilmiş yalnız…”
“Öyk! Zevkine sıçayım Sezo… Sen de hep müptezel seversin zaten.”
“Koli kesmek bir tek sana mı helal kılındı sandın Orço? Hem bugün cumartesi değil mi, bence ben de eğlenmeyi hak ettim.”
“Hak ettik hak ettik de ben önce bir şu kilisenin oraya işemeye gideyim, olur mu? Çocuklar nasıl olsa duruyor orada.”
“Dur ya, benim de çişim var ama biraz tut… Hem kilisenin duvarına da işenmez, ayıp diye bir şey var ya…”
“Altıma mı yapayım, ne yapayım?”
“Ben ne yapayım? İşine gelince çükünü kullanmayı iyi biliyorsun ama sen de… Dur şimdi, Karga’ya birazdan beraber gideriz.”
“E peki madem Sezo Hanım… Yalnız bir dakika… Oha! Çocuklar bize doğru geliyorlar, oha oha… İşte şimdi heyecandan altıma yapabilirim.”
“Gel ey denizin nazlı kızı nûş-i şarab et / Çık sahile gel sinede bir âlem-i âb et”
“Bırak şimdi şarkı çığırmayı… Bizi taciz edecekler vallahi, ay ay ay!”

* Bir yılı aşkın süredir yazmakta olduğum romandan tadımlık bir bölüm; kilise sokağında sarhoş olup arkadaşlıklar kurduğumuz yakın geçmiş zamanın ve tabii ki Denizkızı Eftalya’nın anısına...

Kadıköy, Özgün Çağlar