David Bryne’ün
mizansen taslakları
ve performans görüntüleri,
Stop Making Sense’in
vinil albümünden (1984)
çıkan broşürün ortasındaki
katlı sayfalar, fotoğraf: Manifold
Pazar Sekmeleri:
Stop Making Sense
[Makul Olmayı Bırak]

Stop Making Sense makes perfect sense.” 1967’den 1991 yılında emekli olana kadar New Yorker için yazan sinema eleştirmeni Pauline Kael böyle başlıyor, Jonathan Demme’nin filminin eleştirisine. Filmin gösterime girdiği 1984 yılında 65 yaşında olan Kael’in kısa metni, film hakkındaki iyi metinlerden biri hâlâ; belki de en iyisi.

Etiketler dünyası için bir ‘konser filmi’ Stop Making Sense. Ne var ki, bütün nitelikli imalat gibi, Stop Making Sense de bir etiket ya da kategoriye indirgenebilecek bir film değil. Uzunca bir süredir best of meraklısı müzikseverler arasında en iyi konser filmi olup olmadığı tartışılan film, Jonathan Demme’nin 26 Nisan’daki ölümüyle yönetmeninin diğer filmleriyle birlikte iyiden iyiye sıcak gündem konusu hâline geldi. Manifold içinse, Stop Making Sense en iyi konser filmlerinden biri olmanın ötesinde, Demme’nin en iyi filmi.

The Guardian’da yayımlanan obituary’sinde tekrarlanan, düzgün bir film yapmak için eski bir Demme formülünü hatırlatmakta yarar var: “İyi bir senaryo, iyi oyuncular ve bunların içine etmeyen bir yönetmen.” Bunların hepsi Stop Making Sense’de birbirini bulmuş gibi görünüyor.

Hikâye 1970’lerin ortasında, aşağı Manhattan’ın doğu yakasında, East Village’da başlıyor. 1960’ların ‘muhalif’ kültürel üretiminin gazı kısa sürede tükenir; daha doğrusu kültür endüstrisi tarafından hızla massedilerek milyon dolarlık metalara dönüşür. James Wolcott, 1975 yılında Village Voice’ta durumu şöyle saptıyor: “Rock, tıpkı yaşlı ve zengin bir fahişe gibi, giderek eklem iltihabı rahatsızlıkları gösteren ya da en azından heyecanlanma, etkilenme ve etkileme gücünü kaybetmiş bir hastaya dönüşüyor.” Limanın ve imalat sektörünün çekilmesiyle değersizleşen aşağı Manhattan’ın yer açtığı kültürel üretimin meşru ve para getiren bir endüstriye dönüşmesi, bölgenin bir zamanlar içine kolaylıkla sızılan loftlarını, depolarını ve batı yakasının, özellikle de Greenwich Village’ın konut stoğunu —tıpkı üretimin kendisi gibi— milyon dolarlık gayrimenkullere çevirir. East Village’ın ise, buna paralel ama biraz daha farklı bir hikâyesi var. Neredeyse 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren, imalat sektörü ve limana servis veren yoksulların mekânı oldu East Village. Yoksul mekân, —en azından New York’ta— ucuz mekân da demek; East Village bu nedenle yeraltı akıntılarının birikmesine her zaman imkân sağladı. 1940 ve 50’lerin siyahi cazı da, Beat yazarları da —eğer bir yere aittiyseler— en çok East Villagelıydılar. East Village’ın mutenalaşması, 1980’lerin ikinci yarısında —ironik bir biçimde Stop Making Sense’in ortaya çıkmasından sonra— başladı. 1970’lerde East Village, ama belki de en çok Bowery 315 adresindeki bir yapının zemin ve bodrum katındaki berbat bir mekân olan CBGB, New York punk ortamının —yeni girişimci ruhun sevdiği kavramla— kuluçka makinesi oldu.

Talking Heads, bu kuluçka makinesinin —en dışa savrulan, beklenmedik— imalatı. Üç Rhode Island School of Design kaçağının, —Tina Weymouth, Chris Frantz ve David Byrne’ün—birlikte yaşadıkları ve CBGB ile aynı caddede bulunan loftlarında, 1974 yılında ortaya çıkar Talking Heads:

“Sugar on My Tongue”, 1975 yılında
üç kişilik Talking Heads’in
CBS stüdyolarında
canlı kaydedilen demosu.

Onlara 1977 yılında Jerry Harrison katılır. Talking Heads bu ortamın gerçekten en beklenmedik imalatıdır; ısrarla burada var olur, buradan beslenirler, ama ortama hiçbir şeyleriyle —müzik, hâl tavır, kılık kıyafet— benzemezler; ortalıkta David Bryne’ın fal taşı gibi açık gözleri, donuk bakışları ve titreşmeyen sesiyle üstesinden hiç gelinemeyecek bir yabancılıkla dolanırlar:

“Psycho Killer”, Talking Heads,
yine üç kişi, CBGB, 1975

Müzikleri ancak eklektik olarak etiketlenebilir, ama o da hâliyle pek bir şey anlatmaz. Kuşkusuz punk var işin içinde; en azından milyon dolarlık rock müziğinin tüm çalgılara yayılmış virtüözlük, organize heyecan ve romantik deha gösterisine dönüşmez müzikleri. Öte yandan, bir punk klişesi olan, çalgısı ile dün tanışmış bir grup insanın sahnede dağıtması da değil Talking Heads müziği; tersine, fazlasıyla tasarlanmış, hayli soğuk ve gayriromantik bir müzik bu; David Byrne'ün sözleri de öyle. Bu durumun mantıklı uzantısı olarak, 1970'lerde gerçekleştirecekleri kayıtlarda, rock müziğin en gayriromantik ve tasarımcı müzisyenleriyle işbirliği yaparlar: Brian Eno, Robert Fripp ve Adrian Belew. Ne var ki, malzeme bunlarla sınırlı olsaydı, Talking Heads’i Fripp ve Belew’un 1980’lerden sonra yeniden canlandıracakları King Crimson ya da yine önemli Eno ve Fripp katkısı içeren Berlinli David Bowie üretimine, sözgelimi Heroes’un yakını bir çekmeceye yerleştirerek rahat edilebilirdi, ama Heads’de daha bir hayli fazlası var.

“I Zimbra”, Fear of Music, 1979.
Talking Heads artık bir dörtlü.
Robert Fripp’li bir kayıt.
Prodüktör: Brian Eno.

Öncelikle, siyah kentli popüler müzik; R&B ve özelikle 1970’lerde yükselişe geçen funk Talking Heads müziğinde önemli bir yer tutuyor. Giderek, 1970’lerde bambaşka bir ruh hâli ve mekânsallık tanımlayan dans müziği ve tabii ki disko. Birbirlerine çok yakın ve bir o kadar da uzak iki dünya —CBGB ve Studio 54— Talking Heads müziğinde garip bir kesişim tanımlıyor. Son olarak Afrika ritimleri ve Talking Heads’in Stop Making Sense sonrası dönemiyle Byrne’ün solo çalışmalarında giderek daha fazla hissedilen ve asla kabul edilmemesi gereken ya da ancak CBGB Mars’ta ise kabul edilebilecek bir etiket olan ‘dünya müzikleri’ [world music] etkisi.

Stop Making Sense, grubun aynı yıl yayımlanan Speaking in Tongues sonrası çıkılan turnenin sonunda, 1983 Aralık ayında Los Angeles Pantages tiyatrosundaki üç performansın kaydı. David Bryne’ün sahne ve performans sanatlarına özel bir ilgisi var. Sözgelimi, koreograf Twyla Tharp ile 1981 yılında ilk gösterimi yapılan The Catherine Wheel, tiyatro yönetmeni Robert Wilson’la ise, ilk gösterimi 1984 yılında yapılan The Knee Plays isimli işbirlikleri biliniyor. Stop Making Sense, bu ilginin bir anlamda zirvesinde, söz konusu iki işbirliğinin arasında gerçekleşiyor ve performansın tümünün mizanseni Byrne’e ait. Kurgu basit, ama çarpıcıdır. Performansın başında sahne gerçekten boştur; daha doğrusu mizansenin hiçbir ögesinin henüz belirmediği çıplak sahnede tek bir mikrofon vardır. Boş sahneye, bir elinde akustik gitar diğerinde portatif bir kasetçalar David Bryne çıkar ve —bir rock konseri başlangıcı için yadırgatıcı— şu cümleyi kurar: “Size çalmak istediğim bir kaset var.” Performansın başından, yaklaşık ortasına kadar, sahne performansın parçası olarak adım adım kurulur. Aslında aynı şey müzik için de geçerlidir. Başta, henüz Talking Heads yoktur; gitarı ve kasetçalarıyla Bryne’dür sahnedeki. Sonra, önce Tina Weymouth’un, ardından Chris Frantz’ın katılımıyla 1974 Talking Heads’i işitilir. Hemen ardından, Jerry Harrison katılır —1977— ve Talking Heads sahnededir. Ama dönüşüm devam eder, hepsi funk kökenli bir grup müzisyen Talking Heads’e katılmaya devam eder, artık Talking Heads, Talking Heads’den fazlasıdır. İkinci yarı ise, Robert Wilson’la işbirliği olan The Knee Plays’i tanımlamak için kullanılan etikete uygun: Çoklu mecra performansı; müzik, insan sesi, söz, yazı, imge, ışık, hareket ve danstan oluşan bir karışım.

Bryne’ün Stop Making Sense
mizansen taslakları
(fotoğraf: Manifold)

Rivayet muhtelif: Jonathan Demme’nin konseri izledikten sonra gruba performansın filmini yapmayı önerdiği de, tersine grubun Demme’yi çağırdığı da çeşitli kaynaklarda yazılıyor, söyleniyor. Ama önemli değil. Demme’nin de bir dizi kararı, kendi ifadesiyle malzemenin içine etmemesine yetiyor. Temel ve basit karar, Stop Making Sense’i bir konser değil, çok mecralı bir sahne performansı olarak görmek. Dolayısıyla müzik videolarının hızlı cut’ları, yakın plan gitar sapında uçuşan parmakları, kendinden geçen müzisyenleri ve seyircileri filmde yok. Seyirci neredeyse hiç görülmez ve duyulmaz. Öte yandan film izleyicisinin egemen bakış açısı, konser salonunun aşağı yukarı en pahalı koltuğunun bakış açısıdır, kuşkusuz birden çok kameranın ve kurgunun sağladığı fazladan bakış avantajlarıyla. Filmin künyesinde adı “görsel danışman” olarak geçen Sandy McLeod, grubu turnede bir ay izler, performansın kapsamlı analizini yapar. Demme ile birlikte kamera yerlerine, açılarına ve dört sabit, bir elde kamerayla bir panaglide kullanmaya karar verirler. Görüntü yönetmeni, önemli bir isim, Jordan Cronenweth’tir. Robert Wilson ile çalışmalarıyla tanınan Beverly Emmons ile Bryne’ün —gerçekten çok etkileyici— ışık tasarımı, Cronenweth ile yeniden film için ayarlanır. Filmin jeneriği ise, sinema tarihinde önemli yeri olan bir tasarımcı Pablo Ferre’ye ait:

Pablo Ferro: A Career Retrospective

Jonathan Demme’nin ölümüyle, belli ki filme ilgi arttı. En az on yıldır YouTube’da kolaylıkla bulunan filmin kopyaları, telif hakkı sahibi tarafından engellenmeye başlandı. Kahraman internet kullanıcıları da yeni kopyaları yüklemeye devam ediyorlar; aşağıdaki sekmenin ömrü ne olur belli değil, ama zaman zaman kontrol edilerek güncel tutulmaya çalışılacak. 

Stop Making Sense, Talking Heads, 
yön. Jonathan Demme, 1984

Ne olur ne olmaz, ses kayıtları da burada bulunsun:

1984 yılında filmin soundtrack olarak yayınlanan vinil albümün, performans fotoğrafları, Bryne’ün mizansen taslakları ve Talking Heads aforizmalarından oluşan nefis bir broşürü var. Aforizmaların bir kısmını yürütmekte sakınca görmüyoruz (numaralar bizden):

  1. Evrende sınırlı sayıda şaka vardır.
  2. Sahnedeki her şey, gerçek hayattakinden büyük olmalıdır.
  3. Televizyondaki şiddet, sadece ebeveyni televizyon karakterleri gibi davranan çocukları etkiler.
  4. Sofra adabı, daha iyi yapacak işi olmayanlar içindir.
  5. Mutlaka bir yerlerde bir parti vardır.
  6. Hep aynı giysiyi giyerseniz, insanlar sizi daha kolay hatırlar.
  7. Bilim insanları bir aşk iksiri icat ettiler, ne var ki sadece böcekler üzerinde etkili.
  8. Eğer doğru kullanılırsa, nükleer silahlar dünya üzerindeki hayatı yok edebilirler.
  9. Televizyon programları için en iyi süre ya otuz saniye ya da sekiz saattir.
  10. Uzaylılar televizyon haber programlarının komedi; pembe dizilerin ise haberler olduğuna inanıyor.
  11. Uzaylılar fabrikaların müzik çalgısı olduklarına inanıyor. Onlarla birlikte şarkı söylüyorlar. Her şarkı sabah sekizden akşam beşe dek sürüyor. Hafta sonları müzik yok.
  12. Zenginler, yoksulları görmek için uzun yolculuklara çıkarlar.
  13. Gerçek nesneye bakmaktansa, kartpostalına bakmak daha evladır.
  14. Gelecekte, kültür olmayan bir yer bulmak hayli rahatlatıcı olacak.

Makul olmamak, gerçekten en mantıklısı.

Bülent Tanju, film, Jonathan Demme, müzik, Pazar Sekmeleri, Stop Making Sense, Talking Heads