İzmir
ve Tasarıma Dair
Özyaşamöyküsel
Notlar:
İkinci Bölüm

“Zaman hızlı geçiyor.
İnsan başından geçenleri yazmak istiyor.”

Bu yazı dizisinin ilk bölümüne böyle başlamıştım. İzmir kıyı projesi kapsamında iki kamusal alanın tasarımına dair önerilerimizi “mimari tasarımı kullanıp, kentin yaratıcı kabiliyetini kışkırtacak hayaller kurmak” cümlesinin çağrıştırdıkları ile özetlemiştim. Yazı dizisinin ikinci bölümünde İzmir’de başlattığım birkaç girişimi okuyacaksınız. Sonuncu bölümde ise bir rica üzerine Boğaçhan Dündaralp ile beraber kafa yorarak tasarladığımız İzmir Kültürpark Tasarım ve İnovasyon odaklı yeni yönetim kurgusunun ve İzmir’de gerçekleştirdiğim son girişimin, Tasarım Günleri İzmir’in detaylarını bulacaksınız.

İzmir’in yazı kavruk, kışı donuk. Anılar kolay kırılıyor, bir araya getirmek zaman alıyor.

Yaşamak istediğin hayatı yarat(-abilir misin?)

İstanbul’dan İzmir’e gidip aklımda olanları yapmak için beni cesaretlendiren sebepleri İzmir’de değil Paris’te bulmuştum. 2011 yazında Parsons Paris’in Creative Residency programına seçildim. Sanatçı, tasarımcı, küratör ve yazarların bir arada olduğu bu programdan sonra program yöneticilerinden birisi beni Fransa’nın göbeğindeki Limoges yakınlarında kendi işlettiği Treignac Projet’e davet etti.

İklimi Karadeniz’e benzeyen, dalından koparılan taze fındığın şaraba meze yapıldığı, ev yapımı ekmeğin üzerine enginar ezmelerinin sürüldüğü akşamüzeri misafirliklerinin kasabası Treignac. Fransa’nın bölgesel ekonomi politikalarını terk etmesi ile kasabayı yaşatan iplik fabrikası batmış, genç nüfusu sadece yaz aylarında memleketlerini ziyaret eden turistlere dönüşmüş küçük bir yer. Ortaçağ Fransız kent dokusunu koruyan Treignac’da bütün şamatanın kaynağı yılın sekiz ayı işleyen bu sanatçı programı. Devletin bölgesel kültür fonlarıyla desteklenen bir çağdaş sanat galerisi ve sanatçı konaklama programına dönüştürülmüş bu eski iplik fabrikası dünyanın dört bir yanından gelen tasarımcı, sanatçı, küratör, müzisyen ve sinemacı insanlarla bir kalabalıklaşıp bir tenhalaşıyordu.

Treignac Projet’in
dere kenarındaki binalarına
uzaktan bir bakış

Orada anladım ki, eğer farklı alanlarda ilham veren işler yapan insanlardan oluşan bir ağınız varsa, o insanları neredeyseniz oraya çekme şansınız daima var. Onları çektiğiniz yer sizin yapacaklarınızla ilgilenmiyor olsa bile, bir şeyler yaratmak için birbirinizin enerjisi yeterli. Yerin karakteri, yarattıklarınızın sürdürülebilir olmasını sağlamak için önemli, ama bir şeyler başlatmak için o kadar da önemli değil. Bu ortamı görünce kendime şunu sordum: İzmir’de hiçbir bağlantım yokken, ilham veren insanlardan oluşan bir ağ kurabilir miyim? Onlarla beraber yaşamayı seçtiğim yerde yaşamak istediğim hayatı yaratabilir miyim?

O zamanlar, İstanbul’dan İzmir’e gidip yerleşmek şimdi olduğu gibi popüler bir fikir değildi. İstanbul’da İzmir ile ilgili niyetlerimi anlattığım hemen herkes, “orada hiçbir şey yok, ne yapacaksın orada?” diyor, benden “ne yoksa onu yaparım” cevabını alıyordu. İzmir’de insanlarla tanıştıkça ve niyetlerimi anlattıkça bu sefer İzmirlilerden benzer bir tepki almaya başladım.

İzmir’de yaşayanlar kentte keyif aldıkları şeylerden kısaca bahsettikten hemen sonra kentteki imkânsızlıkları sıralıyordu. “İzmir’de hiçbir şey olmaz, burada kimse ilham veren bir şey yapmaz, insanlar fazla rahat, kentin durumu ortada” dediklerinde hem kişisel heveslerin hem de benim heveslerimin önüne yıkılmaz gibi görünen bir duvar örüyorlardı. Halbuki ben İzmir’de yaşayıp buranın imkânları ile yerelde, ulusal ve uluslararası alanda işler yapan ve bana ilham veren bazı insanlar tanıyordum. Kentte bu insanlardan daha çok olmalı diye düşünüyordum. İzmir’den şikâyet edenlere önce bu kişilerden bahsedip, sonra onları da heveslendirmeye çalışıyordum. Kentlinin kentine ve kendine dair görüşünü dönüştürmek İzmir’in yaratıcı potansiyelini kışkırtmak için gerekliydi. Bunu soyut kavramlarla değil, ilham veren insanların şahsında görünür olacak gerçek hikâyelerle yapmanın tek yöntem olduğuna inanıyordum. Bu hikâyeleri nasıl toplarım, o hikâyeleri dinleyecek kitleyi nasıl yaratabilirim diye düşünürken, İstanbul’da iki kez sunum yaptığım PechaKucha Night etkinliğinin formatını kullanmaya karar verdim. 2003 yılında Tokyo’da iki mimar tarafından başlatılmış bu etkinliği İzmir’de başlatmak için gereken yazışmaları yaptım ve ilk etkinlik tarihi olarak 20 Şubat 2013’ü belirledim.

PechaKucha Night İzmir, #izmirdeoluyor

PechaKucha, sunucuların yirmi saniyede otomatik olarak değişen yirmi slaytta yaptıkları işleri rahat bir ortamda anlattıkları bir format. Sunumun kuralları gereği slaytların hızına yetişmeye çalışırken nefes nefese kalan sunucularla, uzun gelen slayt süresini doldurmaya çalışanların sessizliği sempatik durumlar yaratıyor. Böylece sunum sonrasında, sunucuyla tanışmak isteyen izleyicilerin çekinikliği ortadan kalkıyor. Düzenlendiği yerde, o kentin özelliklerine, organizasyon ekibinin niyetlerine ve becerisine göre etkinlik içeriği değişiyor.

İlk birkaç etkinlik, yeni sunucular bulmak için kaynaklarım sadece internette yaptığım araştırmalar, yerel dergiler ve gazetelerdi. Zamanla sunucuların sayısı arttıkça, onların önerdiği isimler ve etkinlikte tanıştığım insanların tavsiyeleri ile işim biraz daha kolaylaştı. Ama isimleri, onlarla iletişime geçebileceğim bir telefon numarasını ya da e-posta adresini bulmam yetmiyor, onları benimle görüşmeleri için ikna etmem de gerekiyordu.

Sunucularla yaptığım ilk görüşmelerde konu dönüp dolaşıp potansiyel sunucunun kendini sorguladığı şu soruya geliyordu: “Benim yaptıklarımı neden dinlemek istesinler ki?” Yaşadığı ortamda “bunu neden yapıyorsun?” sorusuna sürekli maruz kalan potansiyel sunucular, neredeyse münzevi bir ruh hâlindeydi. Yaptıklarının değerinin farkında olsalar da, bunu İzmir’de var etmelerinin kentin yaratıcı ortamı için önemine yabancılaşmışlardı. Hâl böyle olunca bana da şunu soruyorlardı: “Sen bunu neden İzmir’de yapıyorsun?” Çünkü onlara göre İzmir bu tarz hikâyelerin peşi sıra koşulacak yer değildi. Kendileri gibi işlerle uğraşan başka kimse ya yoktu, ya da sayıları azdı. Onlarla kendileri bile görüşmüyorlardı. Aralarından bana İstanbul’a dönüş biletimi almayı teklif edenler bile çıkıyordu. Görüşme sonunda sunum için ikna olmuş olsalar bile beni uğurlarken şüpheyle “acaba kaç etkinlik daha yapabilirsin ki?” diye soruyorlardı.

2016 Ocak ayında on beşinci etkinliği düzenledik. Üçüncü yılımızdaki her etkinlikte ortalama 450 kişiden oluşan bir izleyici kitlesini ağırladık. 28 farklı alandan 120 sunucunun İzmir’in imkânsızlık alanı olarak tarif edilen ortamında yerel, ulusal veya uluslararası alanda yarattıkları ilham veren hikâyeleri beraber alkışladık. Bu ağın yarattığı tanışma fırsatlarıyla pek çok işbirliğinin doğduğunu gördük. Etkinliğe izleyici olarak katılmış, anlatılanlardan ve ortamdan etkilenip girişimler yaratmış İzmirlileri daha sonra sunucu olarak sahnede izledik. Görünen o ki, ne kentte ilham veren işler yaratmaya çalışanlar ne de bu hikâyeleri öğrenmek isteyenler yalnızdı. Kentte yaşadığımız ortamın imkânları ile daha fazlasını yapmanın mümkün olduğuna dair bir görüş yerleştiğinde kitleleri dönüştürmek mümkündü. “#izmirdeoluyor” demek hayal değildi.

PechaKucha Night;
yukarıdan aşağıya:
vol. 7, İzmir Mimarlık Merkezi,
vol. 11, İzmir Container Hall
ve vol. 12, İzmir Container Hall

2013–2016 yılları arasında, PechaKucha’nın ağı giderek genişlerken, etkinlik sayesinde tanıştığım insanlar ile farklı kapsamda girişimler başlattım. “Bugün İzmir’de deneyimlemekten keyif alabileceğimiz neleri kendi imkânlarımızla yaratabiliriz?” sorusuna ortak hayallerle cevap ürettiğimiz kişilerle işbirliği yaptım.

Deneyler yapmak için bir mekân: No59

2013 yılının Eylül ayında PechaKucha etkinliğinin sunucularından biri olan Vardo Tasarım ekibiyle Alsancak’ta güzel ve eski bir bina kiraladık. Üst katını ofis, alt katını da çeşitli etkinlikler yapacağımız bir alan olarak kurguladık. Vardo Tasarım ekibinin paydaşları daha sonra bu binanın bodrum katında bir tasarım dükkânı açtı. Sokak numarasını isim olarak seçtiğimiz No59’daki ilk etkinliklerden birisi Kasım 2013’te gerçekleştirdiğimiz Randevu’ydu. Amaç, yemeği bahane edip insanları mekâna davet etmek, tanışmaları kışkırtmak ve bu buluşmaları tekrarlayarak kentteki gayriresmi yaratıcı ağı genişletmekti.

“No59”, Alsancak Pazar Sokağı, no: 59, İzmir.
Yemeği bahane ederek
insanları buluşturmayı amaçlayan “Randevu” No59’da, 2013

No59’da farklı kapsamda atölye çalışmaları düzenlemek mekânı kiralarken aklımdaki başlıca niyetlerden birisiydi. Mekândaki ilk mimari tasarım atölyesini İzmir yakınlarındaki Buruncuk ilçesindeki Larisa antik kenti üzerine gerçekleştirdim. İstanbul Teknik Üniversitesi’nden Prof. Dr. Turgut Saner ile kurguladığımız iki günlük bir işbirliğiydi bu. Larisa, Foça yakınlarında ama kıyıdan hayli içeride, İzmir Çanakkale yolunun kıyısındaki bir antik kent. İlk gün atölye katılımcıları ile standartları yükseltilerek metro hattı kalitesine ulaştırılan İzmir’in eski banliyö hattı İZBAN’ın antik kente yakın istasyonlarından birinde buluştuk. Metro durağından hareket edip Foça’ya varan belediye otobüslerinden biriyle antik kente vardık. Alanı tanıdık. İkinci gün ise, No59’da antik kentin ziyaret tasarımına dair fikirler geliştirdik. Bu fikirleri bir süre sindirdikten sonra mimari projeye dönüştürdük.

Larisa antik kentine gezi
ve Larisa atölyesi No59’da devam ederken

Hemen sonra Aralık ayında, öğrencilerin birbirleriyle yarışarak değil, kabiliyetlerini paylaşarak tasarım yaptıkları kesintisiz bir tasarım deneyimi etkinliğini No59’da gerçekleştirdik. Daha önce pek çok kez farklı temalarla düzenlediğim Tasarım Maratonu adındaki bu beyin fırtınası bu defa on iki saat sürecekti ve İzmir-Uzay temasını konu ediyordu. Katılımcılarla giyilebilir teknolojiler üzerine hayaller kurduk. Öğlen on ikiden gece yarısına kadar kesintisiz sürmesini hedeflediğimiz atölye çalışmasının kaderini, yakmayı pek beceremediğimiz soba belirledi. Atölye, İzmir kışının içe işleyen soğuğunun da etkisiyle tahmin ettiğimiz zamandan önce sonlandı.

8 Ocak 2014’te No59’da başka bir deneye kalkıştım. Niyetim “kenti müzikle keşfet” sloganı ile SESKONTROL adıyla etkinlikler düzenlemekti. Kentin farklı mahallelerinde normalde müzik yapılmayan mekânlarda şehrin müzik gruplarına performans alanı yaratmak istiyordum. Başlangıç konseri dışında, bu niyetle ne yazık ki sadece iki konser gerçekleştirebildik. Takvime yayılan bir etkinlik serisini ağırlayacak birden fazla mekânı, onlara sunabileceğimiz bir bütçe olmadan bulmayı başaramadım, bunu söylemem gerek. Kendi ekipmanlarını mekâna taşıyan, performans sırasında tüm enerjilerini paylaşan müzisyenlerin çabaları ve konuk olduğumuz mekânların sahiplerinin nezaketi karşılığında izleyicilerden gönüllü destek beklentimiz de maalesef karşılık bulmadı.

No59’daki SESKONTROL akşamından

Uzun bir aradan sonra bu etkinliği aynı isimle ama farklı bir içerikle, yine PechaKucha sayesinde iletişimimi artırdığım Sarp Keskiner ile bir projeye dönüştürdük. 14 Nisan–29 Haziran 2016 tarihleri arasında bir konser mekânında dört performans gerçekleştirdik. İzmir’e pek sık gelmeyen, özgün tınılar yaratan müzik gruplarını kente getirdik.

SESKONTROL, KES
ve Teoman Kumbaracıbaşı konserleri (SESKONTROL logo tasarımı:
H. Cenk Dereli)

9 Mayıs 2014’te video sanatçısı Ekin İdiman ile beraber 37 Video Art Gallery’yi no59’da bir başka deney olarak başlattık. 37’nin amacı 90’lı yıllarda evin her odasına girmiş 37 ekran CRT [cathode ray tube] televizyonda, onun boyut ve teknolojisine uygun ya da onun için özel olarak üretilmiş yerli ve yabancı video sanatçılarının işlerini sergilemekti. Her iş, iki hafta sergilenecek ve süreç içinde sanatçı buluşmaları gerçekleşecekti. İzmir’in ilk ve tek video sanatı galerisi deneyi Ekin İdiman’ın video işinin gösterimiyle başladı. Abdülaziz, Zeynep Beler, Vera Korman, Aboozar Amini, Kıvılcım Güngörün gibi İzmir, İstanbul, Londra ve Tel Aviv’den sanatçıların işlerini sergileyerek bir yıl boyunca devam etti.

“37” video sanatı galerisinin
Ekin İdiman’ın işiyle açılış günü;
solda: İdiman ve Dereli 37’nin önünde
Vera Korman’ın
beş ekranlı video yerleştirmesi
ve Kıvılcım Güngörün sanatçı konuşması
Aboozar Amini’nin işinin
açılış günü

Mimarlıkla ilgili pek etkinlik olmuyor da…

No59’un tadını hem ofis hem de buluşma mekânı olarak fazlasıyla çıkarıyorduk. Zaman geçtikçe yaptıklarımın niteliğini değiştirip, farklı mekânlara bulaşarak etkileşim alanımı artırmak istedim. 2014 yılı Venedik Mimarlık Bienali’ndeki gösterimiyle ortalığı sallayan; ‘star’ mimarların yapılarını kullanıcılarının gözünden anlatan Living Architectures mimarlık belgeselleri serisinin İzmir’deki resmi gösterimlerini bu niyetle düzenledim. İstanbul’da SALT’ın gösterimlerini gerçekleştirdiği bu film serisinin 21 Ekim 2014’teki ilk gösterimini İzmir Ekonomi Üniversitesi’nde, diğerlerini İzmir Mimarlık Merkezi’nde yaptım. İzleyici kitlesinin 60-70 kişinin üzerine çıkmadığı gösterimlerin sonuncusu 21 Mart 2015’teydi. İzmir’de hiçbir şey olmuyor, mimarlığa dair etkinlik yok diyerek yanıma gelip konuşanların sayısından hayli az olan bu sayı, belki de filmlerin dilinin Fransızca ve İngilizce, altyazılarının da sadece İngilizce olmasına bağlanabilir. Belki bir sebep aramaya pek de gerek yok; sadece tercih edilmemiştir.

Living Architectures
mimarlık belgesellerinin
Mimarlık Merkezi’ndeki
bir gösterimi

Tasarımcıların ürünlerini doğrudan İzmirlilerle buluşturabilecekleri bir bahane…

1 Kasım 2014’te İzmir’in özgün markalarının buluştuğu, müzik performansları ve atölye çalışmaları ile zenginleşen bir tasarım pazarı etkinliğini Rendezvous Izmir adıyla başlattık. İsim ne olmalı tartışmalarını, daha önce kullandığım Randevu adının Fransızca yazımında karar kılarak bir süre için sonlandırdık. Bir yıl sonra bu isim İzmirliler tarafından bir türlü olması gerektiği gibi okunamadığı için tekrar Randevu adını kullanmaya karar verdik. Alsancak’ta bir restoran-bar’da başlattığımız etkinlik, yılda bir kez kentten ve kent dışından farklı paydaşların da organizasyona dahil olması ile bahar aylarında gerçekleşen bir açık hava tasarım festivaline dönüştü. İzmir Fransız Kültür Merkezi, İzmir Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı, Konak Belediyesi, Büyükşehir Belediyesi gibi kurumlarla beraber çalıştık. Bilinirlikleri arttıkça İzmir kent markasına katkı koyacak bu girişimcileri kentli ile buluşturmak öncelikli hedefti. Onlar görünür olacak, ürünleri yeni takipçiler kazanacak ve hep beraber keyifle yaşayıp üreterek daha fazlasını yapmak için hayaller kuracaktık. PechaKucha’da da amaçladığımız gibi İzmir’de yaşamak istediğimiz hayatı yaratacaktık.

Rendezvous Izmir adıyla düzenlenen
ilk etkinliklerden birinde erken saatler
ve gün boyu süren atölyelerden biri
İzmir Avrupa Caz Günleri
programının parçası olarak
İzmir Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı
ile birlikte düzenlenen Randevu
ve İzmir Kültürpark Kübana Gazinosu’nda gerçekleşen Randevu etkinliği

İzmir Fransız Kültür Merkezi’nin bahçesinde gerçekleşen Randevu’da
2.000’e yakın ziyaretçiyi ağırladık.

Kendi kendimize keşfetmediğimiz, dünyadaki ve Türkiye’deki benzerlerinden ilham alarak başlattığımız etkinliğin yarattığı dinamikle İzmir’de art arda benzer birçok etkinlik düzenlenmeye başladı. Yerel yönetimin ve kişilerin yaptıkları ile 2014 yılının ortalarından itibaren hissetmeye başladığımız bu kıpırdanma belki ileride, iki binli yıllarda kentte tasarım kültürü alanında gerçekleşen dönüşümlerin başladığı zaman olarak daha da kristalleşecek. (2016 yılının Mayıs ayında bu organizasyonu beraber gerçekleştirdiğimiz arkadaşlarla yaşadığımız anlaşmazlıklar dolayısıyla yollarımızı ayırdık. Bu ayrılışı oluşturan koşullar İzmir’de iş yapma kültürü ve girişimciliğin dinamiklerine dair acı bir ders oldu benim için.)

Meraklıları kenti keşfetmeye yüreklendirmek için etkinlikleri kullanmak…

21–25 Ekim 2015 tarihleri arasında Çağdaş İsveç Sineması’ndan uzun metraj, kısa metraj, belgesel ve çocuk filmlerinin yer aldığı bir seçkiyi İzmirlilerle buluşturduk. İstanbul İsveç Başkonsolosluğu ile beraber gerçekleştirdiğimiz İsveç Film Günleri etkinliğinin fikri, ellerinde Türkçe altyazıları hazır filmler olduğunu öğrenmemle başladı. FilmFika1 adıyla bu etkinliği yapmayı önerdim. Etkinlik kapsamında, İzmir üniversitelerinin film tasarımı ve sinema bölümlerinin ilgileneceğini düşünerek İsveçli yönetmen Karin Ekberg’i ağırladık ve onun yönettiği bir atölye çalışması organize ettik. Ana gösterim salonu İzmir Fransız Kültür Merkezi olmak üzere, İzmir Mimarlık Merkezi, Agios Voukolos Kültür Merkezi ve K2 Güncel Sanat Merkezi’nde gerçekleştirdiğimiz gösterimleri farklı mekânlara yaydık. Bunu yapmayı istememin sebebi SESKONTROL etkinliğindeki gibi kentliyi kentin farklı mahallelerine doğru çekmek, farklı mekânları keşfetmesini sağlamak ve yeni alışkanlıklar yaratmasına aracı olmaktı. 

FilmFika İzmir,
İsveç Film Günleri
FilmFika etkinlik mekânlarından
Agios Voukolos Kültür Merkezi,
Basmane, İzmir

Bu etkinlikten kısa bir süre sonra, İzmir’in ileri gelenlerinden Bay X ile bir toplantı yaptım. Pek çok oda, dernek ve şirket içinde yönetici pozisyonunda sorumluluk almış, pek çok iş girişimini başarı ile yürütmüş Bay X. Onunla yöneticisi olduğu çok ortaklı bir anonim şirketle yapabileceğimiz proje ortaklığını konuşmak için bir araya geldik. Bu şirket İzmir’in Kemeraltı, Basmane gibi tarihi alanlarında iyileştirme projeleri gerçekleştirmek için kurulmuştu. En önemli amaçlarından birisi, kentin farklı sosyo-ekonomik gruplarını bu tarihsel alana gündelik kullanımlar için çekmekti. Bu tarihi alanın potansiyellerinin farkındaki bir kullanıcı olarak FilmFika’da hatırı sayılır bir kitleyi Basmane bölgesine çekmeyi başarınca, bu alanda benzer etkinlikler hayal etmeye başlamıştım. Akşam saatlerinde tamamen ıssızlaşan hanlarda, sokaklarda ve küçük meydanlarda kamusal etkinlikler düzenlemek istiyordum. Bu niyetlerimi Bay X ile paylaştım. Bunun üzerine Bay X, içeriği benim yapmak istediklerimle paralel, kendi önayak olduğu bir etkinliğin sürecini ve sonucunu benimle paylaştı. Kentin önde gelenlerinden oluşan davetlilerin çok azını bir film gösterimi için bu alana çekebildiğini, burada böyle etkinliklerin olmayacağını anlattı.

Şoke olmuş hâlde, az önce kendisine aynı bölgede neler başardığımızı anlattığımı hatırlattım. İzmir’de 18–50 yaş aralığındaki pek çok insanın kenti keşfetmek için hevesli olduğunu, sebep yaratılırsa en olmadık yerlere dahi geleceklerini söyledim. Ancak kendisinin de dahil olduğu daha üst yaş grubunun kente dair tutucu tavrı yüzünden bu ortamların yaratılamadığını belirttim. İzmir’de kültür ve yaratıcılık alanındaki gelişmelerin yavaşlamasının sebebi işte bu tavır dedim. Heyecanlanmıştım, gerilmiştim… Bu tiradım üzerine Bay X “Kaç yaşındasın? Evli misin?” gibi iki soru sorup kısa cevaplarını hızla alınca şu cümleyi söyleyiverdi: “İleride çok para kazanırsan anlarsın.” Tekrar tekrar düşünsem de bugün hâlâ bu sözlerin anlamını kavrayamıyorum. Belki hâlâ ‘çok para’ kazanamadığım için…

Nüfusuna, ekonomisine, eğitim durumuna, yaşam tarzına ve kaynaklarına bakınca İzmir’in başka kentlerle rekabet eden değil, kendi standartlarını koyan ve o standartları kendi kendine yükselten bir kent olmasını beklersiniz. Pek çok alanda olduğu gibi kültür ve yaratıcılık alanında da neden böyle bir kent olmadığının cevabı ilerlemeci ve açık fikirli olarak sunulan kent imajının birkaç kat altında özenle gizlenen bir muhafazakârlıktır. Normal zamanda ekonomik ya da itibar kazanma beklentileri yüzünden bir türlü anlaşamayan kentin karar alıcı pozisyonundaki hemen hemen bütün karakterleri, konu kentten ve bölgeden kazanmak değil, İzmir’in potansiyellerini gerçekleştirebilmesi için kentten kazanılanın bir kısmını kente geri vermek olunca bu muhafazakârlıkta hemen uzlaşır. Kentin ekonomik, politik ve sosyal hayatında işbirlikleri herkesin farkında olduğu ama mümkünse bahsini açmadığı bu sebepten dolayı imkânsız hâle gelir. Kendini özenle gizleyen bu muhafazakârlık bazen az önce bahsettiğim gibi bir toplantıda hiç beklemediğiniz bir anda ete kemiğe bürünür ve kente hayat veren her nefesten çalarak solumaya başlar.

Sahi doğru söyleyeni kaç köyden kovuyorlardı?

Pek çok insanın herhangi bir şey yapmamak için kente ve kendine dair bahaneler ürettiği bir yer İzmir. Bu açıdan ülkenin geri kalanından hiç de farklı değil. İzmir’in muhafazakârlığını da bu denkleme ekleyin ve bir düşünün. Kemikleşmiş görüşlerin hükmettiği kentte, arzularının peşinden gidip tüm engelleri aşanların kendileri için imkânlar yaratması ve onların hikâyelerinin bilinirliğini artırmaya çalışmak da ne cüret?

İzmir’in yaratıcı ortamına dair sohbetlerde kendimi sık sık kentten şikâyet eden insanların ortasında buluyordum. Böyle anlarda karşımdakilere şikâyet edilen duruma dair elimizdekilerle var edebileceğimiz eylem odaklı çözümler öneriyor, onların yapmak istediklerini gerçekleştirebilecekleri imkânları (gerekli kişilerle bağlantılar, tasarım desteği, organizasyon desteği, işgücü vb.) sunuyordum. Bunun üzerine karşımdakiler, eyleme geçmeyi kabul etmektense konuyu kestirip atmayı tercih ediyor, konu dışı başka imkânsızlıkları öne sürüyorlardı. Bu tavrımın başkalarını cesaretlendirmek şöyle dursun, onları benden uzaklaştırdığını, yaptıklarıma ve yapmaya heves ettiklerime dair olumsuz bir algı yarattığını biliyorum. Bu algıyı yönetecek doğru iletişim dilini yaratamamış olduğum da ortada. Ama İzmirlilerin ellerindeki imkânlarla her alanda herkes için daha fazlasını yaratabileceklerine sonuna kadar inanıyordum. Bu yüzden bir İzmirli olarak tüm heyecanımla ne söylenmesi gerekiyorsa söylüyordum.

Başta PechaKucha olmak üzere, yukarıda saydığım tüm etkinliklerle kentin yaratıcı girişimcilerinin bilinirliğini artırmaya çalıştım. Kentte başarı ve başarısızlıkla sonuçlanacak ama her daim yeni başlangıçlara ilham olacak şeyler yaratmanın mümkün olduğuna dair bir inanç yerleştirmeyi amaçladım. J. Rendell, kentlerin hikâyelerinin kentte yaşayanların hikâyesi olduğunu söyler.2 Kentin ortamı her birimizin hayatından kesitler yansıtır. Bana göre tam da bu yüzden, bir kentin yaşanabilirliği, o kentte yaşayanların ‘yaşama-bilirliği’ ile doğru orantılıdır. Kendi hayatlarımıza ve yaşadığımız kente dair duyduğumuz heyecanlar, yaptığımız keşifler ve yarattıklarımız kent yaşamını ve dolayısıyla hayatlarımızı zenginleştirir.

İnsanın kendi kendisini yeni adımlar atmak için heveslendirmesinin zorluğu ortada. Kentin potansiyel yaratıcı kitlesinin birdenbire bunu başarabileceğini sanmak da naif bir düşünce, biliyorum. Ama kentte, ortak bir gelecek fikrine dair inanç yaratmak ve insanları bu inanç sayesinde heveslendirmek mümkün olabilir; bunu da biliyorum. “I Love NY” gibi kültleşmiş bir grafik kimliğin yaratıcısı Milton Glaser’ın dediği gibi, kentlinin kentinden memnun olması için önce illa kentin koşullarının iyileşmesi gerekmez. Eğer orada yaşayan insanların kent algısı her şeye rağmen “burası harika bir yer ve burayı seviyorum” diyecek şekilde biçimlendirilebilirse, o kent o harika yere dönüşmeye başlar.3

Bahsettiğim etkinlikler arasında doğrudan en çok emek harcadığım PechaKucha, etkinliğin yaratmak istediği dönüşümlere inanan gönüllülerin, ama en çok da etkinlik başladığında öğrenci olan Yasemin Derici’nin katkılarıyla o büyük etkiyi yaratabildi. Yasemin Derici, şimdi arkadaşlarıyla ve bireysel olarak yarattığı girişimlerle öne çıkan yetenekli bir endüstriyel tasarımcı. PechaKucha’nın İzmir’de yarattığı etki kaybolmadan farklı kurgularla nasıl devam edebileceği üzerine hâlâ çalışıyoruz.

Farklı girişimlerle aynı anda uğraşıyor olmak, gerekli koşulları yaratamadığınızda onları belirli ölçeklerde kalmaya ya da sonlanmaya zorluyor. O koşullardan en önemlisi, ortak hayalleri paylaştığınızı düşündüğünüz insanlarla açıksözlülüğü esas alan işbirlikleri yapmak. Diğeri de, etkinlikleri sürdürülebilir hâle getirecek koşulları yaratmak. Yani kazanılan itibar, bağlantı ağı ve gelir kaynakları ile giderleri yöneterek gelecek hedefleri olan planlar yapıp uygulamak. PechaKucha dışındaki etkinliklerin organizasyonu sırasında başıma gelenler, işbirlikleri ve sürdürülebilir kurgular yaratma konusundaki sınırlarımı da bana gösterdi. Ülkenin içinden geçtiği dönemin koşullarının da etkisiyle İzmir’e dair kurduğum hayallerin çoğunu şimdilik küçültmüş olduğumu söylemeliyim. Bütün bu deneyimleri İzmir’in tasarım ve inovasyon kenti olma hedefini UNESCO Yaratıcı Kentler Ağı’nın tasarım kentleri kapsamında değerlendirdiğim doktora tezimin parçası hâline getirebilmiş olmam en büyük tesellim.

Yazının başında İzmirlilerin kentten bahsederken sözle kurdukları yıkılmaz gibi görünen duvardan bahsetmiştim. O inşa hâlâ devam ediyor. Ama son yıllarda kişi ve kurumların pek çok yaratıcı girişimi sayesinde bu duvar göz seviyesine kadar ancak yükselebiliyor. İzmir için duvarın arkasını görmek artık mümkün. Eskisi kadar İzmir’de vakit geçirmesem de, yerleştirmeye çalıştığım #izmirdeoluyor sloganına bugün daha da çok inanıyorum. Kentin koşullarına ve kentteki önemli karakterlere dair deneyimlerimi de İzmir’e göç etmeye niyetlenenlerden soru gelirse tüm açıklığıyla paylaşıyorum.

1. Fika: İsveç gündelik hayatının merkezine oturan, kahve ve tatlı ile verilen mola anlamına gelen sosyalleşme kültürü.

2. Jane Rendell, “Bazaar Beauties or Pleasure is Our Pursuit: A Spatial Story of Exchange”, The Unknown City: Contesting Architecture And Social Space, eds. Iain Borden, Joe Kerr & Jane Rendell, MIT Press, Cambridge, 2001.

3. Miriam Greenberg, Branding New York: How a City in Crisis Was Sold to the World, Routledge, London, 2008.

H. Cenk Dereli, İzmir, kent, PechaKucha, şehir, yaratıcı endüstriler, yaratıcı şehirler