Koşan Resim Sarayı

Kara kara düşünüyoruz. Bütüne bakınca büyük ağır bir kasvet, sessiz detaylarda minik güzel umutlar var.

Farklı milletlerden arkadaşlarımızdan, kim nereden olursa olsun, herkesin ortak paydası kendi memleketinin yönetim politikasına şiddetle karşı oluşu. İsrailli sosyolog Ifat ile bilgisayar mühendisi Eyal iki senedir saçlarını başlarını yoluyor. Sürdürülebilir şehirler üzerine çalışan Scott toplantılara Amerikalı olduğu için özür dileyerek başlıyor, “Çok utanıyorum” diyor. Bizim ne olacak bu memleketin hâli durumu herkese geçmiş artık. Sıradan insanlara rağmen yürüyen, daha doğrusu onları hiç mi hiç kaale almayan bir güçlü düzeni var dünyada.

Güç aşkının çığrından çıktığı bu zamanlarda güçsüz olana, daha doğrusu genelgeçer kriterlerle güçsüz gözüküp asıl gücü taşıyana değer vermenin zamanı gelmiştir bence. Tarih anlayışı da buna dönmedi mi çoktandır? Savaşlardan, zaferlerden, krallardan, kraliçelerden, padişahlardan, sultanlardan ibaret resmi tarih itibarını kaybederken, “Sıradan insanlar neler yapıyordu?” sorusu öne çıkıyor. Hayatı işler kılan onlar çünkü.

Aksi gibi güçsüz olanı görmek her zaman kolay değil. Tarihçiler, arkeologlar, araştırmacılar, meraklılar ipuçlarının peşinde. Tanınmayan sanatçılar, bilinmeyen bilim insanları, zahmetli ama isimsiz işlerde çalışanlar; kendini ve emeğini evine, ailesine, başka ev ve ailelere, bakım ihtiyacı olanlara adamış kadınlar, erkekler, paraya, üne fazla aldırmayanlar. İstese de görünemeyenler yanında görünmekle derdi olmayanları bulmak, bilmek, saygı duymak bize düşmüş. Herkesin birinç olmak istediği bir alemde bilinçli olarak geride kalmayı tercih etmek nasıl bir iştir? Olamaz, imkânsız.

Amerikalı Vivian Maier, 1926 doğumlu bir dadı. 1950’ler ile 70’ler arası uzun süre yaşadığı ve çalıştığı Chicago dışında New York, Los Angeles gibi farklı şehirlerde iş dışı zamanlarında sokaklarda dolaşıp yüz elli binden fazla fotoğraf çekmiş. Çektiği fotoğrafları kimseye göstermeyip negatifleriyle beraber kutulayıp depoya kaldırmış. Ölümüne yakın, 2007’de depo kirasını ödeyemediği için eşyaları açık artırmayla satışa çıkınca fotoğraf meraklılarının dikkatini çekmiş. Sonrası koleksiyoncular, sergiler, yayınlar, hatta hakkında çekilmiş bir belgesel film. Maier öldükten sonra fotoğrafları ve ünü almış yürümüş. Yaşasaydı umurunda olur muydu, sanmam.

Vivian Maier’den New York ve
Chicago sokak fotoğrafları (1950’ler)
ve Michigan Gölü’nde
denize giren kızlar (1968),
kaynaklar: Vivian Maier,
CNN Style, Exibart Street,
Popdose, Catherine Couturier

Maier’in fotoğrafları insanı yakalıyor. Günlük sokak hayatının en doğal hâli var onlarda. Herkesin telefonuna baktığı, koşturup durduğu bugünkü büyük şehir sokaklarına kıyasla tamamen bir yaşam alanı olan, paylaşılan bir yer. Kamera görür görmez poz verilmeyen bir tuhaf hayat.

2015 yılında 66 yaşındaki Robert Glaser internetteki eski New York fotoğraflarına bakarken tanıdık bir simayla karşılaşmış, kendi sekiz yaşındaki hâliyle. Bir sokağın köşesinde babası ayakkabısının altına yapışmış bir şeyleri çıkarırken kameraya bakıyor aksi aksi çocuk hâli. Elbette ki o anı hatırlamıyor ama o dönemi, ailesini, birlikte yaptıklarını, şehrin o zamanki hâlini, kıyıda köşede kalmış detayları hatırlatıyor Maier’in fotoğrafı ona; gündelik olanı, hayatın kendisini, esasını. Ender bulunur fotoğrafçının böylesi.

Manuel Çıtak da hayatın esasına odaklanmış fotoğrafçılardan. Arkadaşlığından her daim mutluluk duyduğum bir güzel insan ayrıca. Cihangir parkının uykusuz ana babaları olarak başlayan dostluğumuzda ne zaman bir ricamız olsa ikiletmeyen açık yürekli adam: “Aman bizim öğrencilere bir workshop”, “Atölyeyi de görsünler stüdyo çekimi öğrensinler”, “Şu yarışma projesinin maket resimleri çok alengirli, ne olur bir yardım.” Üşenmez etmez her şeyiyle yanındadır bilirsin. Yanında idi demeliyim, tamam. Muhabbetini, kalenderliğini, ta içerlerden gelen gülüşünü, Şebnem’le kurdukları o canım aileyi bir yana koyup, sıradan olandan güzeli yaratan gözüne odaklanmak isterim.

Manuel Çıtak fotoğraflarında yakalanan anlık durumlar çok, ama poz verilmiş olanlar da andan, esastan kopmamışlar. Bu fotoğraflarda hikâyeler derin ve katmanlı, hüzün ile umut, ciddiyet ile saçmalık, burukluk ile neşe yan yana, hayatın tadı tuzu ama bazen acı biberi de yerinde hep. Kadri Gürsel, Manuel’in insanlık durumuna bakışını, “anlayış ve şefkat dolu bir eleştirellik” olarak tanımlamış. Tam da öyle.

“Kıyıdakiler”, Kilyos, istanbul, 1995
Kadıköy, İstanbul, 2000’ler
Nemrut, Adıyaman, 1990’lar
Ada Vapuru, İstanbul, 1990’lar
Kardelenler Projesi, 2003
Assos, Sivrice, 2018. Manuel Çıtak’tan
bu tadı tuzu yerinde resimler Eczacıbaşı Fotoğrafçılar Dizisi’nden çıkan
Manuel Çıtak adlı retrospektif kitaptan çekildi.

Geçen sene çıkan Manuel Çıtak kitabının editörü Orhan Cem Çetin, her şeyden önce “iyi ve vicdanlı” olarak tanımladığı Manuel için, “kendisini ortaya koymak ve tanıklıklarını kendi bireyselliği aracılığıyla haykırmak için neredeyse hiç çaba göstermedi, buna gerek duymadı” diyor.1 Aklımı kurcalayan bu haykırmama tercihi. Bağırış çağırış, itiş kakış öne geçmeye çalışanlar değil, işinde gücünde olup, doğru bildiğini yapıp kendini ortaya koyma gereğini görmeyenler aslında dünyaya gerçek değerini katıyor. Sıradan denen, aslında sadece haykırmayan insanların hikâyelerini anlatan fotoğraflar, kitaplar, filmler, yaşarken kaçırdığımız, yüz çevirdiğimiz sıra dışı detayları önümüze seriyor. Biz de onları fark edelim diye bakıyoruz, okuyoruz, seyrediyoruz, bazen de görüyoruz gerçekten.

Sinemada o görme anını bir sürü tanımadık insanla aynı zamanda bir nevi kolektif olarak yaşamak, aynı anda benzer şeyleri hatırlamak, benzer ilişkileri kurmak ne müthiş bir deneyim. Tabii etrafta her gördüğünü açıklamak zorunda hissedenler veya haddinden fazla patlamış mısır hışırtısı yoksa. Mısırsız da olmaz.

***

Yaşadığımız şehrin en eski sinemasının ismi The Ultimate Picture Palace. “En Şahane Film Sarayı” diye tercüme etsem diyorum, verdiği his açısından “Hisseli Harikalar Kumpanyası” diye sanırım. Picture’ın film olma hâli motion picture veya moving picture’dan yani hareket resmi veya hareket eden resimden geliyor. Sinema sanatına hakaret sayılmasın ama hareket eden resim güzel isim bence. Resimler hep belli hızda aynı yönde hareket ettiğine göre yürüyen hatta koşan resim de diyebiliriz.

1911’den beri çalışan sinemamız ismi gibi nadide, doğrudan sokaktan girilen yüz kişilik tek bir salondan oluşuyor. Bilet satış yeri sokakta, büfesi salonun içinde ve girişin hemen karşı köşesinde, tuvaletler sahnenin altına sıkıştırılmış. Büyük iddiası, ismindeki görkem yanında, şehirdeki tek bağımsız sinema olması. 2022 yılında bin iki yüzden fazla Oxfordlu, hisseleri satın alarak sinemayı topluluk malı, müşterek hâline getirmiş. Şimdi gene elden çıkması gündemde. Bize desteklemek düşer.

The Ultimate Picture Palace, içeriden ve dışarıdan, Oxford, fotoğraflar: İpek Yürekli

Bir diğer sevdiğim sinema 1920’den kalma: Phoenix Picturehouse. Zümrüdüankakuşu Film Evi, saraylık mertebesine ulaşamamış. Ayrıca bağımsız da değil, bir zincirin parçası. Yarım saat reklam göstermesine ve küf kokulu salonuna rağmen zengin barı, ismine yakışır rengârenk minicik giriş holüyle, getirdiği eski yeni şahane filmleriyle vazgeçilmez diyebilirim.

Bir de alışveriş merkezindeki sinema var, şöyle kaykılıp bacaklarını uzatarak film seyredebildiğin. Konforuna diyecek yok ama sokakla ilişkisizliği ve jenerik atmosferiyle sınıfta kalır diğer alternatifler yanında. Sinema sanatı demek atmosfer demek zaten. Film başlamadan da havaya girmekte fayda var. Neden hâlâ Emek sineması aklımızda? Caddeden sokağa inişten itibaren, giriş camekânıyla, ekose desenli ceketli görevlisiyle, dumanaltı fuayesi, balkonu, üzerindeki E harfli sahnesiyle, alt sokağa açılan çıkışıyla yarattığı bütünlük hissi ve atmosfer sayesinde tabii ki. Sokaktan kopmuş bir Emek sanmam ki eskisinin yerini doldurabilsin.

Her mecrada hikâye anlatıcılığının özü, ikna edici atmosferi yaratmak. Atmosferi ilmek ilmek dokuyan da, bizi ikna edenler de aslında detaylar. Wes Anderson filmlerine pek de bayılmam. Çok sert konuları komikmiş gibi sunan, ama bence komik de olamayan, abartılı bir hikâyeciliği var. Ama bu abartılı atmosferleri nasıl yarattığının anlatıldığı, kendi arşivinden hazırlanan sergiye2 diyecek yok. Esinlendiği kitaplar, imgeler, üretilmiş maketler, kullanılan kostümler, alınan notlar, yönetmenin derdini anlatma hâlleri, filmlerin üretim aşamalarındaki sayısız detayla dolu sergi. Koşan resimlerin özü diyebileceğimiz, stop motion çekimlerinde harcanan emeği görmek bile yorucu. Sonuç ürün bana hitap etmese de, süreç bir harika.

Wes Anderson: The Archives sergisinden görüntüler, fotoğraflar: İpek Yürekli

Cloé Zhao’nun Hamnet filminin sürecini henüz bir sergiyle gözüme sokulmadığı için bilmiyorum, ama onun da sonuç ürünü bana göre harika. Yaratılan atmosferin şiirselliği herkesi pek de sarmıyor anladığım. Ne kadar kolektif olsa da sinemalar dolusu insanın aynı şeyi düşünüp hissetmesini bekleyemeyiz. Çok eskilerden bir Jessie Buckley hayranı olarak benim beğenmemem zordu. Hem Zhao’nun Nomadland’ine de bayılmıştım bir zamanlar. Ayrıca yazar Maggie O’Farrel’ın Hamnet’te anlattığı hikâyenin tarihin gözden kaçmış, önemsiz sayılan köşelerine yaptığı spekülasyon da beni heyecanlandırıyor. Ama gerçek değil ki diye kimisini kızdırıyor o başka. Bence ikna edici, ben inandım.

Tabii bir de kitabı okumadan asla filmi seyredemeyenler veya kitabı sevdiği için filme şüpheyle yaklaşanlar var. Kitabı mı iyi, filmi mi sorusunun cevabı baştan belli zaten. Hangi film kendinle baş başa kaldığın, kendi ritminle yavaşlayıp hızlandığın, gerektiğinde bir durup hazmettiğin, gerektiğinde geri dönüp dönüp tekrarladığın dört başı mamur bir okuma deneyimiyle kıyaslanabilir ki?

Mimarlık için de hikâye anlatıcılığı diyen çok. Üretim süreci belki, sonucu hiç değil. Mimarlığı ancak gelecekteki hikâyelere alan açmak olarak görürüm. Bütün-detay ilişkisi, ortam yaratmak, atmosfer oluşturmak elbette ki işin özü, olmazsa olmazı. Esinlenmeler, hatırlatmalar, aktarılmak istenenler de her zaman var, ama bunlar geride kalmaya mahkum. Hayatta olduğu gibi mimarlıkta da, potansiyel hikâyelerin önüne çıkmayan sessiz varoluşlar bazen en rahat, en esnek, en ilham verici alanları açıyor bize.

Sevince Bayrak ve Oral Göktaş’ın So?’sunun Kore’de yaptığı çardak projesi böyle alanlar açan bir yer olmuş gibi geldi bana uzaktan. Doğal-yapay ilişkisi, bütünü veren detayların inceliği, yan yana gelen malzemeler, tektonikler, derin anlamlar falan gibi vardır söyledikleri önemli şeyler muhakkak, ama benim aklımda bir tek yağmurlu bir havada şurada otursam da akan suya baksam ve de şu kayalara bir sarılsam isteği var. Gelecek hikâyeleri bol olsun.

SUPRA çardağı, SO? Mimarlık ve Fikriyat, Suseong, Güney Kore, 2024,
fotoğraflar: Oral Göktaş

Farklı mecralardaki hikâye anlatıcılığını karşılaştırmak bir açıdan saçma da olsa ilişki kurmamak da zor. Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi, edebiyat-mimarlık-film üçlüsünü tamamlamış durumda. Kara Kitap ve Beyaz Kale gibi kitapları bana defalarca zevkle okuttuğu, her seferinde başka başka detaylar fark ettirdiği için müteşekkir olduğum yazarın bu kitabını, seneler önce büyük içsıkıntısıyla okumaya çalışıp çok fena azap çektiğim için yapılan müze ve dizi filme şans verme niyetim henüz olmadı. Sanırım kitapta beni en çok sıkan, bayık bencil erkek hissiyatı yanında, hikâyenin sessiz detaylarla örülme yerine, kafamıza dan dun çarpan, gürültücü detaylarla anlatılma tercihiydi. “Bakın bakın ne detaylar var burada” diyen bir roman. Farklı mecralardaki yansıması herhalde ilginçtir ya da kitap kadar sıkıcıdır. Şimdilik merak etmiyorum. Bundan sonraki mecrayı bekliyorum. Mesela heykel. Renk olsa ne olurdu? Kasvetli bir şey sanırım.

Hamnet’te ise, bu bildiğimiz bencil erkek hissiyatına rağmen var olanlar anlatılıyor. Hamnet’in önce filmini gördüm, sonra kitabını okudum. Şimdi bir koşu koşan resim sarayına gideyim filmi tekrar seyretmeye. Kaçırdığım detaylar bir bir dökülsün önüme. Kaçırmamak mümkün değil. Hayat ne çok sessiz detaydan oluşuyor. Onları zamanla fark etmek büyük mutluluk.

1. Orhan Cem Çetin, “İyi Fotoğrafçı”, Manuel Çıtak, Eczacıbaşı Fotoğrafçılar Dizisi, ed. Orhan Cem Çetin (İstanbul: Eczacıbaşı, 2025).

2. Wes Anderson: The Archives, Design Museum, Londra, Kasım 2025-Temmuz 2026.

atmosfer, fotoğraf, gündelik hayat, hikâye, İpek Yürekli, Manuel Çıtak, mimarlık, sinema salonu, SO?, Vivian Maier