Rüzgâra karşı debeleniyoruz. Yürümek için bayağı direnmek lazım, görünmez bir duvarı ittirmek gibi ilerlemek. Beni bile savuruyor, hafif olanlar uçar; harika bir his. Seven Sisters’ın tepelerindeyiz, İngiltere’nin güneydoğusundaki beyaz falezlerin üstü. Rüzgârla itiş kakışta türlü şaklabanlık yaptıktan sonra kıyıya indik, falezlerin kıyısındaki delik taşlı sahile. Fırtına yukarıda kaldı.
aşağıdan ve yukarıdan
Evvelsi gün Brighton da uçuyordu. Okyanus da değil ki burası, işte karşısı Fransa, arada göçmen botlarının, küçük teknelerin battığı İngiliz kanalı. Kıyı mühendisi arkadaşımız havada parmağıyla harita çizerek neden bu kanalın çok sakat bir deniz olduğunu anlatıyor. Dalgalar nerede neden patlıyor falan. Anlıyor muyuz, o meçhul. Ama her şeyin bilimsel bir açıklaması var yani, bu insanı rahatlatıyor en azından. Tanrıların gazabından daha az korkutucu.
Brighton’ın doğusu East Sussex. Buralar denizi, doğası ve de sanatçısıyla meşhur. Savaşlardan, travmalardan, hastalıklardan kaçan sanatçıların gelip yerleştiği yer. Sanat, bir tür her şeye rağmen hayatta kalabilme yöntemi değilse nedir zaten?
Buralara gelince ne zamandır görmek istediğim Vanessa Bell evine de gittim sonunda. Ressam Vanessa Bell 1917’den 1961’de ölene kadar yaşadığı Charleston’daki bu çiftlik evini homoseksüel sevgilisi ressam Duncan Grant, kocası sanat eleştirmeni Clive Bell, çocukları, herkesin gelen giden sevgilileri ve tabii Bloomsbury ekürisiyle paylaşıyor.1 Küçüklüğünde üvey abisinin tacizine uğrayan, karman çorman bir aşk hayatı yaşayan, çok yakın olduğu kızkardeşi intihar eden, oğlu savaşta ölen, kendi yeteneğine bir türlü inanamayan Vanessa Bell, aslında bu kırıklıklarına rağmen her zaman dünyayı yeniden kurma cesaretine ve gücüne sahip bir kadın olmuş. Virginia Woolf’un onu örnek alarak yarattığı, Night and Day romanındaki Katharine karakteri için yazdığı gibi, “tanıdığı herkesi etki altına alan sessiz bir güce sahip.”2
Bell ile Grant buradaki hayatları boyunca, bitmeyen bir tutkuyla evdeki her yüzeyi, ahşapları, taşları, kumaşları, özellikle de bütün şöminelerin etrafını renk ve desenlerle doldurmuş. Sanki hâlâ yaşıyorlar, üretiyorlar; izleri capcanlı. İnsanı heyecanlandıran, içini coşkuyla dolduran bir yer burası.
Vanessa Bell’in oğlu Quentin Bell, Charleston evinin bahçesindeki çiçeklerin renk ve çeşit karmaşasının yoğunluğundan bahsederken şöyle diyor: “Evin de bahçenin de zevkli veya ölçülü olmasına niyetlenilmedi hiç. Yazları içerinin coşkulu dekorasyonu sanki kapılardan dışarı taşmış gibi olur.”3 Zevkli ve ölçülü olma kaygısından kurtulmak herhalde bu evi bu kadar canlı, özel ve özgün kılıyor. Yoksa kimisi çok ustaca yapılmış, kimisi çocuk resminden hallice olan, ama hepsinden bir şekilde duygu fışkıran bu desenlerin uyumsuzluğunun gücünü ve yarattıkları bütünlüğü açıklamak çok zor.
Charleston çiftliğine on beş-yirmi dakika mesafedeki Farley çiftliğinde de boyanmış bir şömine var. Çok daha hesaplı kitaplı, derin anlamlar yüklenerek yapılmış bu resmin çizeri, Roland Penrose. Çiftliğin sahipleri, 1949’da kısmen buraya yerleşen fotoğrafçı Lee Miller ile ressam kocası Penrose. Hafta içi günlerde çiftin küçük çocukları ile dadısına, kâhyaya ve bahçıvana kalan çiftlik, hafta sonları anne babanın Londra’dan gelirken peşlerine taktığı, şehirden, ülkenin hatta dünyanın farklı köşelerinden gelen renkli sanatçı gruplarına ev sahipliği yapıyor. Bu yemeli içmeli hafta sonu eğlencelerinin ve çiftliğin merkezi ise Miller’ın mutfağı.
Roland Penrose, 1950
Lee Miller, Amerika’da doğmuş. Küçücük bir çocukken, sadece yedi yaşındayken tecavüze uğramış, üstelik bu tecavüzle belsoğukluğu kaptığı için uzun ve ağrılı tedaviler görmüş. Yaşadığı travma için ise tedaviye gerek görülmemiş, sadece annesi tarafından asla kimseye söylememesi tembihlenmiş.4 Hayat boyu, oradan oraya gittiği her yerde çektiği fotoğraflarda ustalığını, farklı bakışını, cesaretini ve yaratıcılığını görüyoruz Miller’ın. İkinci Dünya Savaşı’nda ise bütün bunları bambaşka bir seviyeye taşıyor. Gerek savaş sırasında bombardıman altındaki şehirlerde, cephelerde gerekse sonrasında toplama kamplarında, yıkıntılar arasında çektiği fotoğraflar bu dev trajedinin bir kadın bakışıyla belgelenişi olarak bize kalıyor.5 Ama Lee Miller bu kargaşadan hasarsız çıkamıyor. Savaşın travması, daha önce bastırdıklarıyla beraber katlanıp depresif bir ruh hâli olarak iz bırakıyor bu sosyal, meraklı, hayat ve enerji dolu kadında. Savaş resimlerini ise tavanarasına kaldırıp kimselere göstermiyor. O kadar ki oğlu yaşarken düşman bellediği annesinin ölümünden sonra, tamamen bihaber olduğu bu arşivi bulunca ancak, onu ve yaşadıklarını az biraz anlamaya başlıyor.
Lee Miller, 1941
Mektuplarında “Fuck living in the countryside” falan yazarak6 çiftlik hayatını aşağılasa da bu çiftlikteki mutfakta çalışmak, hafta sonu yemekleri hazırlamak, Miller’ın 1977’de ölene kadar kendi kendine uyguladığı bir terapi aslında. Yemek hazırlamak derken tavuk yolmaktan hayvanları yüzüp tuzlamaya, turşu ve komposto hazırlamaktan her şeyi pişirip servise hazırlamaya kadar akla gelecek her aşamasını bizzat kendisinin yaptığı ve arkadaşlarıyla paylaştığı bir süreç bu. Yaralarından uzaklaşmak için bulduğu bu kadınca çözümüyle bütün yaratıcılığını ve emeğini East Sussex’teki Farley çitliğinin efsanevi “Lee sofraları”na7 aktarıyor.
ve Lee Miller mutfağında, 1950’ler,
fotoğraf: Roland Penrose
İçerlerdeki çiftliklerden uzaklaşıp güneye, kıyıya indiğimizde East Sussex kıyısı Brighton’dan başlayıp doğuya doğru Seaford, Eastbourne, Bexhill, Hastings, Rye gibi küçük kasaba duraklarıyla devam ediyor.
1930’larda kuzeyden gelip Brighton Sanat Okulu’nda okuyan ve sonra Londra’ya yerleşen sürrealist ressam ve şair Edith Rimmington’un da yolu 1950’lerde Sussex’e, en sonunda da deniz kıyısındaki Bexhill’e varıyor. Denizin “bütün sırları taşıyan dev bir beyin” olduğunu söyleyen Rimmington için doğadaki ve hayvanların hayatındaki küçük detaylar aslında büyük olayların işareti.
Bir serçenin hoplayışındaki gök gürültüsünü duyuyorum.8
Edith Rimmington, kendisi gibi mütevazı bir aileden gelen Emmy Bridgewater’un da iyi arkadaşı. Her ikisi de hayatını sekreterlik yaparak kazanıyor. Bridgewater’ın güneydoğuyla ilgisi yok ama kendisi İngiltere sürrealizminin en önemli, en yetenekli isimlerinden biri kabul edildiği için bahsetmeden geçemedim. Bütün yeteneğine rağmen, Bridgewater’ın yaşlı annesi ve engelli kardeşinin bakımını üstlendiği için resme odaklanamaması9 ise bir başka alışıldık hüzünlü kadın hikâyesi.
Edith Rimmington, 1947
Londra’da doğup Rye’da büyümüş olan Edward Burra da Rimmington’ın arkadaşı. Turistik hâle gelmesinden nefret ettiği Rye kasabasını “morg” olarak tanımlasa da, dünyayı gezip gezip geri dönüyor bu bölgeye. Harlem’e bayılıyor ama Floransa’dan nefret ediyor mesela. “Aynı Rye gibi, arnavutkaldırımı yollar ve İngiliz turistlerle dolu bir şehir” diyor. Rye’da bir dönem Paul Nash de yaşamış, hani şu Totes Meer10 resmini yapan. Onun bir dönem sevgilisi olan, sanatı büyüyle ilişkilendirilen ve bu sanatçı cadı kimliğini pek güzel taşıyan Eileen Agar da11 Lee Miller’ın yakın arkadaşı. Bu liste daha çok uzar. Böylesine yetenekli insanların bir araya gelip birbirinden etkilenmemesi imkânsız olurdu herhalde.
Sevdiğim birçok sanatçı gibi çok geç tanıyıp hayran kaldığım bir ressam Burra. Bambaşka tekniklerle yaptığı resimlerin her birinde orada olmaması gereken bir şeyler var sanki, içimi ürperten bir tekinsizlik. Kronik hastalıklarından mıdır bilinmez, kendisi de pek tekin değil sanki, epey huysuz bir şahsiyet. “Sussex and Kent artists” [Sussex ve Kent sanatçıları] yerine “Sussex and Kent fartist” [Sussex ve Kent osurukçuları] diyecek kadar illet oluyor bu sanat piyasasına.
Edward Burra, 1943
Sussex ve Kent komşu bölgeler. Kıyıdan kıyıdan devam edersek Dover’a varırız. İngiltere’ye kedilerle gelişimizde ilk çıktığımız yer. Romalılardan başlayıp göçmen botlarına uzanan çeşitlilikte, uzaklardan gelen birçokları gibi. Aklımda en çok beyaz falezler ve uçsuz bucaksız tır sıraları kalmış, legal veya illegal kim bilir neler, ne sırlar, ne hikâyeler taşıyan tırlar, tırlar, tırlar.
Burası artık Kent bölgesi. Başkenti Canterbury’de dev bir katedral var. Anglikan kilisesinin merkeziymiş. Katedralin başlangıcı tabii farklı. Buradaki ilk kilise 6. yüzyılda Anglosaksonları Hıristiyan yapmayı kafasına koymuş olan Kuzey Afrikalı Berberi Aziz Augustine tarafından kurulmuş. Şu işe bakın ki Aziz Augustine bira üreticilerinin ve matbaaların hamisi kabul ediliyor. Buralara uygun güzel bir ikili. 10. yüzyılda Benedict manastırı eklenerek yenilenmiş kilise. Bir sürü yıkılma, tamir edilme falan derken bugünkü Gotik katedral yapısı 15. yüzyılda tamamlanmış. 16. yüzyıl İngiliz din reformu sonrasında da Anglikan kilisesinin merkezi hâline gelmiş. Arada ne katliamlar olmuştur kim bilir. Aman dine hiç güven olur mu!
Katedralin avlu girişindeki kapı kabartmalarında 17. yüzyıl başpiskoposlarından William Juxon’ın aile arması işlenmiş. Bu armadaki zenci rölyefleri ailenin para ve itibar kaynağını açıkça gösterse de, yanına kilise tarafından “Yok canım köle tüccarı değilmişlerdir, kötü düşünmeyelim” gibi bir şeyler yazan bir tabela iliştirilmiş. Utanmasalar “Bunlar aslında ailedeki perma saçlı, dudak dolgulu İngilizlerin rölyefleri olabilir” diyecekler. Ve bu arada şaşırtmayan bilgi, Juxon da uzun yıllar Oxford Üniversitesi yönetimindeymiş. Bu imparatorlukların, din-para-üniversite derken kimin eli kimin cebinde durumları ve her yere sızmış ırkçılıkları çok fena. Tarih böyle kahramanlarla dolu. Mesela 20. yüzyılın en popüler İngiliz politikacılarından savaşsever Winston Churchill, yüksek sınıf halkların –İngilizler gibi yani– alçak sınıf halkları sömürmesinde herhangi bir sorun görmediğini rahatlıkla söyler.12 Bunlar hep imparatorluk kalıntıları. Bu bakış açısıyla her şey mübah oluyor herhalde. Zaten imparatorluk olup da dünyaya halen borcu olmayan bir ülke olmamalı. “Ecdadımız” derken önce bir durup yutkunmakta fayda var.
Canterbury ve Katedral gölgesinde dökümhane, bu tabela eski demir dökümhanesinin olduğu yerde şimdi bulunan birahaneye ait,13 Canterbury
Kent bölgesinin doğu kıyısında Margate diye bir kasaba yer alıyor. Kasabanın deniz kenarında da Chipperfield Mimarlar’ın yaptığı bir müze, Turner Contemporary. Adını tabii ki 19. yüzyıl ressamı Joseph Mallord William Turner’dan almış. Işığın ressamı, bakarken bizi içinde hissettiren, başımızı döndüren fırtınaların ressamı. Turner 1827–1847 yılları arasında uzun süreler Margate’de kalıyor. Fırtına resimlerini buraya borçluyuz.
foto: Simon Menges
a Harbour’s Mouth [Kar Fırtınası:
Liman Ağzından Uzaklaşan Buharlı Gemi], J.M.W. Turner, 1842, Tate Britain, Londra.
Ama bence Margate’in asıl en önemli sanatçısı Tracey Emin. 1963’te Londra’da doğan, Margate’te büyüyen Emin de çocukluğunda defalarca tecavüz kurbanı olmuş. Kariyeri boyunca, çocukluk ve gençliğinde yaşadığı tecavüz ve tacizlerin, kürtajların yükünü, yaşadığı kadınlık hâllerini sansürlemeden işlerine aktarıyor. Adeta çığlık atar gibi haykırıyor. Bu cesaretinin karşılığı, izleyenlerdeki sendeleme hissi yanında, saldırgan bulunmak, hatta sürtük olarak adlandırılmak. Bu çelişkiyi de anlamak mümkün değil. Ya da mümkün; bildiğin sıradan ikiyüzlülük işte.
St Pancras tren istasyonu, Londra
Velhasıl İngiltere’nin güneydoğusu sanat açısından verimli bir yer anlaşılan. Bu yumuşak peyzaj, bu kıyılar, bu deli rüzgâr, bu patlayan dalgalar çok güzel de, benim gibi kafası dolanmaya yatkın olanları fena tutuyor fazla bakınca. Biraz da görünenin arkasındaki hikâyeleri okuyunca.
{Aksi belirtilmedikçe fotoğraflar: İpek Yürekli}1. “Bloomsbury grubunun oluşmasının temelinde Virginia Woolf ve ablası ressam Vanessa Bell’in kişisel özgürlükleri için cesur adımlar atabilmesi var. Özellikle Bell’in yaratıcı enerjisiyle yarattığı ve dönüştürdüğü mekânlar, grubu bir araya getiren ana ortamlar hâline geliyor.”
2. Virginia Woolf, Night and Day (Londra: Penguin Classics, 2019/1919). Romanın atıf cümlesi şöyle: To Vanessa Bell / BUT, LOOKING FOR A PHRASE, I FOUND NONE TO STAND BESIDE YOUR NAME [Vanessa Bell’e / AMA, SÖZCÜKLER ARADIM, SENİN İSMİNİN YANINDA DURABİLECEK OLANI BULAMADIM.]
3. “This is painters’ garden, and like the house, was not intended to be tasteful or restrained. It is as though the exuberant decoration of the interior has spilled through the doors.”
4. Ami Bouhassane, Lee Miller: A Life with Food Friends & Recipes (East Sussex: Lee Miller Archives Publishing, 2021).
5. Lee Miller (sergi), Tate Britain, 2 Ekim 2025–15 Şubat 2026.
6. Hope Wolf, Sussex Modernism (New Haven: Yale University Press, 2025).
7. Ami Bouhassane, Lee Miller: A Life with Food Friends & Recipes, (East Sussex: Lee Miller Archives Publishing, 2021).
8. “I hear the thunder in the hop of a sparrow.” Hope Wolf, Sussex Modernism (New Haven: Yale University Press, 2025).
9. Carolyn Trant, British Women Artists: From suffrage to the sixties (Londra: Thames & Hudson, 2024).
10. “Nash’in Totes Meer [Ölü Deniz] adlı tablosu 1941’de yapılmış. İlk bakışta ay ışığında dalgalı bir deniz manzarası resmi olduğunu zannedebilir insan. Ama değil.”
11. Carolyn Trant, British Women Artists: From suffrage to the sixties (Londra: Thames & Hudson, 2024).
12. “I do not admit that a wrong has been done to these people by the fact that a stronger race, a higher-grade race, a more worldly wise race to put it that way, has come in and taken their place.”
13. Bu dökümhanede 19. yüzyılda kurulan demiryolunun rayları, lokomotifler, dünyanın her yerine gönderilen sokak lambaları, torpidolar üretilmiş zamanında.
aile, ev, fotoğraf, İngiltere, İpek Yürekli, kadın, Lee Miller, resim sanatı, sanat, savaş, şiir, taciz, Tracy Emin