Kâtip Çelebi’nin
Cihannüma kitabından
gökkubbe çizimi 1648–1657,
kaynak: Muslim Heritage
Kâtip Çelebi:
Taksim’in Kubbeleri

1949 | 

“Pazar günleri ayinden sonra, Taksim’deki Aya Triada’dan çıkanlar aşağıya doğru, Galatasaray’daki Panayia’dan çıkanlar yukarıya doğru gider, yarı yolda karşılaşır, Beyoğlu Caddesi bir Akdeniz kasabası görüntüsüne bürünürdü. Panayia, Beyoğlu’nun en eski Rum kilisesi ve piskoposluk merkezi olduğundan oranın eski müdavimleri Aya Triada’dakileri sonradan görmüş addeder, Aya Triada’dakiler ise kendi kiliselerinin daha büyük ve görkemli olmasının gururuyla Panayia’dakileri küçümserdi. Ancak herkes herkesi selamlar, hâl hatır sorar, kızlar oğlanlar bakışır ve o günün dedikodusu bütün haftaya yeterdi. Sonra da pastanelerden pastalar alınır ve öğle yemeği için evlere dönülürdü.”1

1955 | 

“Nefes almak için başımı kaldırdığımda, kapkara bir dumanın gökyüzünü kapladığını fark ettim. Burnuma gelen is kokusu nefes almayı güçleştirirken, önümden ellerinde ikonalar ve şamdanlar olan bir grup Tünel’e doğru koşuyorlardı. Arkamı döndüm. Meşelik Sokak’tan çıkanlar caddeye karışıyorlardı. Aya Triada yanıyordu.

İstiklal Caddesi başı, arkada Aya Triada, 1940’lar
6-7 Eylül olaylarında kilisenin
karşı sokağında yağmacılar
, 1955

Aya Triada Kilisesi benim hayatta ilk gördüğüm kilise. Karşısında babamın yazıhanesi olduğundan, çocukluğumuzda bütün kardeşler hepimizin ve halen aile erkeklerinin çoğunun büyük sadakatle müdavimliğe devam ettiği efsane berberler Tural ve Hüseyin kardeşlerin küçücük dükkânı, bir tür girişimcilik örneğiyle zamanla bütün sokağı ele geçiren ganyan bayii, şimdi Sıraselviler’de yoluna devam eden Dünya Ozalit, kilise bahçesine bakan turistik lokanta ve sokağa küstürülmüş okul duvarlarıyla Meşelik Sokak da ilk ismini öğrendiğim sokaklardan olsa gerek.

Sokağın ismi 1926-27 tarihli Pervititch haritalarında Beyoğlu rehber haritada Kâtip Çelebi Sokak, Beyoğlu 35 numaralı haritada ise, –kilise yapımı öncesi arazinin Rum mezarlığı olduğunu hatırlatan– Rum Kabristanı Sokağı olarak geçiyor. Ne zaman Meşelik’e döndü, neden döndü, öğrenmeye korkuyorum. Sebebi, Pangaltı ve Tatavla semtlerinin ismini Kurtuluş’a, semtin ana caddesinin ismini de Ergenekon’a dönüştüren zarafet gibi bir şeyler çıkabilir, neme lazım. Hadi Rum Kabristanı olacak gibi değil diyelim de, Kâtip Çelebi’nin ismi neden sokaktan çekilip mahalleye atandı acaba.

Kâtip Çelebi’yi 17. yüzyılda yaşamış ve “tarih, coğrafya, bibliyografya ve biyografya ile ilgili çalışmalar yapmış Türk-Osmanlı bilim insanı ve aydını” olarak tanıtan Vikipedi’ye göre, kendisi “Batı bilimleriyle fazla (?) ilgilenen ve Doğu bilimleriyle karşılaştırıp sentezini yapan ilk Türk bilim insanlarından biri” olarak biliniyor. Babası Abdullah’ın, Enderun kurumunda eğitim görmüş bir asker olduğu iddiası var. Enderun dediğimiz, “Osmanlı Devleti’nde Hıristiyan ailelerden devşirilen çocukların zeki ve gösterişlilerinin saraya alınarak özel bir şekilde yetiştirildikleri yer” oluyor. Kısaca evlerinden, ailelerinden, kültürlerinden çalınan çocuklar. Aslında tarihçi Gottfried Hagen, Kâtip Çelebi’nin amcası da belgelerde asker olarak geçtiği ve Enderun sisteminde ailelerden temayül olarak sadece tek çocuk alındığı için bunun zayıf bir ihtimal olduğunu söylüyor.

Hagen’in deyişiyle, “radikal atılımlar peşindeki bir bilim adamı veya filozof olmaktan çok, zamanının entelektüel ortamını yansıtan”, boş inançları eleştirip bilimi ve bilgiyi yücelten, tarafsız eleştiri yapmaktan çekinmeyen, okumaya yazmaya meraklı Kâtip Çelebi2 son derece düzgün bir insanmış ama zamanının gereği “müsbet ilimlerle dini ilimleri birleştirmeye çalıştığı” için, bence bugün yaşasa zaten kimseye yaranamazmış. Orhan Pamuk, Beyaz Kale romanındaki 17. yüzyıl İstanbul’unda bilim yapmaya çalışan kahramanlarında Kâtip Çelebi’nin “çaresiz kitap kurtluğu”nun da izleri olduğunu söyler.3

17. yüzyıl, dünyada modern bilimin dev adımlarla yol aldığı bir dönem olarak kabul edilir. Batının Aydınlanma çağı olarak da gördüğü, bilimin gücünün kabul edildiği bu yeni varoluş biçiminin başlangıç simgelerinden birinin, Kopernik’in 1543’te yayımlanan Göksel Kürelerin Devinimleri Üzerine4 adlı kitabı olduğu düşünülür. Kısa zaman sonra 1580’de Osmanlı padişahının İstanbul’da Taksim’e yakın bir yerlerde kurulmuş olan5 rasathaneyi, “semaları rasat etmek uğursuz olduğu”, “feleklerin esrar perdesini küstahça öğrenmeye cüret edenin akıbeti mahrum olduğu” ve en fenası “meleklerin bacaklarını alttan delikli borularla gözledikleri ihbar edildiği” için yakıp yıkışı ise, imparatorluğun gerileme döneminin başlangıcını simgeleyen olaylardan biri olarak gösterilebilir. Bu farklı yönlere giden iki simgesel olay sonrası 17. yüzyıl, bilim konusunda bizim dünya ile aramızdaki makasın iyice açılmaya başladığı dönem olmalı. Sonrası, açılan makası kapamak için didinip uğraşanlar ile onlara engel olanların, birbirini aşağılayarak devam ettiği bitmeyen bir mücadele.

İstanbul semalarında 1577 yılında görülen kuyrukluyıldız ve astronom/müneccimbaşı Takiyüddin (Şecâatname),
kaynak: Tarih-i Kadim
İstanbul Rasathanesi’nin içerden görünümü (Şehinşehnâme-i Murâd-ı Sâlis) ve Takiyüddin ve çalışma arkadaşları, zatü’l-halak isimli aletle rasathanede çalışıyorlar (Zic-i Şehinşâhiyye),
kaynak: Tarih-i Kadim

“Mahalleli Hoca’nın düpedüz keçileri kaçırdığını söylüyormuş; yıldızlara bakmasını, merceklerle oynayıp tuhaf saatler yapmasını kimse iyiye yormuyormuş.”6

“Aptal oldukları için başlarının üstünde gezinen yıldızlara bakıp düşünmüyorlardı, aptal oldukları için öğrenecekleri şeyin önce neye yarayacağını soruyorlardı, aptal oldukları için ayrıntılara değil özetlere meraklıydılar, aptal oldukları için birbirlerine benziyorlardı.”7

17. yüzyılı “çelebiler, hatunlar, mecmualar çağı” olarak adlandıran Osmanlı tarihçisi Cemal Kafadar, devlet kurumlarının değişime uğradığı bu dönemi medreseli, hatta üst sınıftan dahi olmayan bir şehirli tebaanın yeni bir okur kültürü yarattığı dönem olarak görüyor. Devletin çözülmesi, bir anlamda daha demokratik bir okur kültürünün, medrese eğitimi ötesinde din ve devletten bağımsız bir Osmanlı aydınlar ağının ortaya çıkışına vesile oluyor. Bu, Osmanlı dışı dünyayla da sıkı bağları olan ağın içinde yer alan Kâtip Çelebi, çağının giderek çoğalan enformasyon miktarı ile başa çıkmaya çalışan aydınlardan biri. Bitmeyen bir merakla okuyup, okuduklarını karşılaştırarak değerlendirip, yaşadığı toplumda eksik veya yanlış gördüklerini ortaya koymak için paylaşıp yazdıklarıyla bugün de anılmayı hak ediyor.

Sonuçta ne zaman bilmiyorum ama, Aya Triada’nın sokağında, ne kadar anılmayı hak etse de Kâtip Çelebi isminden vazgeçilmiş ve sokağın ismi Meşelik olmuş. Kilise bahçesindeki üç beş ağaca gönderme olsa gerek. Yoksa Beyoğlu’nun meşe ağaçlarıyla dolu koruluk bir hâli çoktandır yok. Bu dar ve yüksek binalı sokak kasvetli bir yer olacakken, garip bir şekilde, huzurlu kilise bahçesi sayesinde hele güneşli günlerde ağaçlı, çiçekli, kuşlu, kedili bir yere dönüşüyor. Yerasimos’un anlattığı çoluk çocuk yaşanan hayat dolu bir yer değil elbette. Nereden baksan, gitgide öğrencisini kaybeden okullar ile cemaatini kaybeden kilisenin hüzünlü sokağı.

Meşelik Sokak, 2020,
fotoğraflar: İpek Yürekli

İstanbul Ansiklopedisi’ne göre, mimarı Vasilaki İoannidi Efendi olan ve 1880’de açılan kiliseye kubbelerin eklenmesine izin verilmiş olması, yapının Tanzimat sonrasına ait olduğunu gösterir; çünkü Tanzimat dönemine kadar Osmanlı İmparatorluğu’nda, nedense İslam’ı temsil ettiği düşünülen kubbenin, cami dışında mabetlerde kullanılması yasaktır. Bugün de eskisi gibi, kilisenin meydan ve cadde tarafında sıra sıra dükkânlar var. Sıraselviler Caddesi tarafında ıslak hamburger ağırlıklı sağlıklı bir menü sunan büfeler tek katlı bir efendilikte kalırken, İstiklal Caddesi’ne doğru kendini tutamayan bir açgözlülükle kat çıkılan binalar artık kilisenin cephesini tamamen kapatıyor.

Aya Triada Kilisesi ve çevresi, 1906,
1940’lar ve 2020 (fotoğraf: İpek Yürekli)

Tam köşede yer alan, terasındaki kaçak yapısıyla iki kat yükselen hamburgercinin bulunduğu bina ise bir başka manidar isim dönüşümü macerasına sahip. 19. yüzyıl sonu Cafe d’Europe olarak yola çıkan mekân, sonra Eptalofos (Yedi Tepe) Kahvesi ismini almış. Cumhuriyet sonrası kendisine bu sefer cumhuriyete yakışır şekilde Ulus ismi ve sonrasında da başka isimler verilse de, Eptalofos ismi yakın zamana kadar hafızalarda kalıyor.8 Sait Faik’in 1950’de yazdığı “Eftalikus Kahvesi” isimli öyküyle de silinmemek üzere kayıtlara geçmiş oluyor. Zaman içinde kahve, gazino, birahane, hamburgerci olarak hizmet vermiş olan mekân günümüzde yolcuğunu Burger King ismiyle sürdürüyor.

“Bir gözlem kulesidir Eftalikus. Pek çok insan da buraya bunun için gelir. Ama Abidin Dino, Arif Kaptan, Sait Faik, Hüsamettin Bozok, Arif Dino, Asaf Halet Çelebi, İlhan Berk kendileri için gelirler. Eftalikus yine de en çok Sait Faik’in yurdudur.

Eptalofos Kahvesi ve arkasında kilise, 1910’lar, 1940’lar ve 1960’lar

Etrafı binalarla çevrilmiş olsa da, Harbiye yönünden Taksim’e çıkışta bizi uzaktan ilk karşılayan, meydanı çevreleyen irili ufaklı binalar içinde zarif siluetiyle öne çıkan kilisenin kubbe ve kuleleri oluyor. Şimdi bu da kabul edilebilir bir iş olamayacağına göre, Taksim Maksemi’nin arkasındaki biçimsiz araziye on üç-on beş kubbeli bir cami sıkıştırılmasına şaşmamak lazım. Ne de olsa 15. yüzyılda Ayasofya’yı görüp büyülendiğimizden beri sahiplendiğimiz kubbeleri çoğaltmaktan vazgeçemiyoruz bir türlü. Bu kubbe sayısı da mimarlara az gelmiş olacak ki, yeniden yapılan ve yanındaki bütün boşlukları işgal ederek yükselen AKM’nin içinde de koca bir kubbe inşa ediliyor. Bu durumda Taksim Meydanı’nın ismini de Kubbeli Meydan şeklinde değiştirebiliriz bence. Nasıl olsa isimlerin kalıcılığı yok, tabii meydanın karakterinin de.

Taksim’in kubbeleri, 2020,
fotoğraflar: İpek Yürekli

“Harbiye’deki sesler ile Taksim bahçesinin önündeki sesler arasında bizim farkına varmadığımız neler olabilir? Havada da bir değişiklik var mıdır?”9

Şu aralar karantina günlerindeki boş ve sessiz Taksim’in o bildiğimiz, ötesinden berisinden yaka paça her çekenin elinde kalan hâliyle bir güçler savaşı alanı olma karakteri sakinlemiş gözüküyor. Atlı polisler yerdeki güvercinlerin arasında salınarak dolaşıyor. Maskeliler maskesizler, isterse evde kalabilip istese de kalamayanlar, korkanlar korkmayanlar gittikçe çoğalan kubbelerin gölgesinde karşılaşıyor.

“Veba hızla yayılıyordu ama Hoca’nın korkusuzluk dediği şeyi öğrenemiyordum bir türlü… Arada bir evden fırlayıp sarhoş gibi sokaklara çıkıyor, çarşı pazar alışveriş eden kadınlara, dükkânlarında iş gören esnafa, yakınlarını gömdükten sonra kahvelerde toplananlara bakıp vebaya alışmaya çalışıyordum.”10

“Düşündük taşındık, Hoca padişaha vebanın kalabalık çarşı yerlerinde, insanların birbirlerini kazıkladığı pazarlarda, kucak kucağa oturup dedikodu yaptıkları kahvelerde gezindiğini söylesin dedik. Gitti, akşam geldi. Söylemiş, padişah da ‘Ne yapalım?’ demiş. Hoca çarşı pazarın, şehir içindeki gidiş gelişin sopa zoruyla kısıtlanmasını söylemiş. Sultanın çevresindeki o ukalalar hemen karşı çıkmışlar tabii; şehir nasıl beslenecekmiş, ticaret durursa hayat da dururmuş.”11

Salgın mücadelesinde aynı dertten mustarip olan devletlerin hepsi, kötü günler için hazırladıklarını birer ikişer ortaya döküyor. Gerçekten güçlü olan ile güçsüz olan ortaya çıkmaya başladı. Kendisi için “Cihad-ı asgardan cihad-ı ekbere döndük” diyerek asıl büyük savaşın askerlerin yaptığı savaş değil, bilgisizliği yenmek için cehaletle yapılan savaş olduğunu vurgulayan Kâtip Çelebi’yi dinleme vaktimiz, birkaç yüzyıl sonra, artık gelmiş olabilir.

1. Stefanos Yerasimos, “Bir Rum Çocuğunun Beyoğlu Haritası”, İstanbul dergisi, sayı 30, Temmuz 1999’dan aktaran Marianna Yerasimos, İstanbullu Rum Bir Ailenin Yemek Serüveni, YKY, 2019.

2. İstanbul Ansiklopedisi, 1994.

3. Orhan Pamuk, Beyaz Kale, Son Söz, 1986, YKY, 2019.

4. Kopernik De Revolutionibus Orbium Coelestium adlı kitabında, o güne kadar inanılanın karşısında olarak, gezegenlerin güneşin merkezde olduğu sabit yörüngeler üzerinde hareket ettiği savını ortaya koyar.

5. Ayşe Hür, 1577 kuyrukluyıldızının Osmanlı astronom/müneccimbaşı Takiyüddin ile çağdaşı Danimarkalı astronom Tycho Brahe’nin hayatlarına etkisini anlattığı yazısında kaynaklarda yer alan, rasathanenin Tophane sırtlarında veya Ayaspaşa’da olma iddialarını tekrarlıyor.

6. Orhan Pamuk, age, s. 60.

7. Age, s. 35.

8. İstanbul Ansiklopedisi, 1994.

9. Sait Faik Abasıyanık, “Eftalikus Kahvesi”, Varlık, sayı 361, Ağustos 1950; Alemdağ’da Var Bir Yılan, Varlık, 1954.

10. Orhan Pamuk, age, s. 58.

11. Age, s. 72.

Aya Triada Kilisesi, İpek Yürekli, İstanbul, Kâtip Çelebi, kilise, kubbe, Taksim, yapı