binalar ve insanlar
Aktivist Sanatçı ve
Şık Şapkalı Sanatsever
MÜZE

Boğaz’ın batı yamacında yükselen, asırlık manolya ve fıstık çamlarıyla dolu nefis bir bahçenin tepesinde beyaz süslü bir köşke yanaşmış sade bir ek-bina.

Dört kata yayılmış, iç içe geçmiş salonlar ve en vurucu nokta olarak karşımıza çıkan, şehrin iki yakasını tamamlayan bir manzaraya tepeden bakan kocaman bir cam cephe. Benim gibi isteyip isteyip, bir türlü Kopenhag’daki Louisiana Müzesi’ne gidemeyenler için bir teselli noktası ve tabii gene benim gibi Boğaz’a çok yaklaşamadan yaşayanlar için. Müzenin bir de lokantası var, gene manzarayla taçlanmış. Hem de iyice görebilelim diye, içerisi hafif karanlık tutulmuş. Süsten püsten arınmış olmasından da belli, bulunduğu yerin değerini bilen ve cömertçe bize sunan bir bina bu.

Louisiana Müzesi’nden
kuzey peyzajı ve
Sabancı Müzesi’nden
Boğaz peyzajı,
fotoğraf: İpek Yürekli

Müze olarak baktığımızda ise, en belirleyici mimari tavrı, mekânsal süreklilik ve bu sürekliliği vurgulayan bakışlar. Ama seyirci ile seyredilen arasındaki, zamanı ve mekânı yok eden o büyülü ilişkiyi desteklemek için pek özel bir şey de yapılmamış. Halbuki o başka dünyaya geçiş hâli, hele hele ilk göz göze geliş ne de önemlidir.

Müzenin senelerdir popülerlikten taviz vermeyen bir sanatçı seçimi var. Sanatta markalaşma durumunun özeti gibi. Bu markaların sonuncusu Ai Weiwei’ın sergisine gittim. Hiç niyetim yoktu. Sahildeki resmini sanat değil, kaba bir sömürü örneği olarak görüyorum. Ayrıca bu celebrity sanatçı hâlleri çok sinir bozucu. Ama işte, fikrine güvendiğim birileri tavsiye edince, bir de ailedeki gençlerle bir sanatsal faaliyet fena olmaz denince, üstelik bu müzenin yerini, binasını pek sevdiğimden gittim. Bizim ergenler en çok parmak işaretli eserleri beğendiler.

Yağmurlu bir gün müydü ne, çok şık şapkalı hanımlar vardı sergide. Önümdeki şapkalı hanım yanındaki şapkalı arkadaşının kulağına eğilip, “vallahi çok cesur adam!” dedi takdirle. Sonra bu cesareti ve haklılığı öyle bir şevkle anlattı ki; o dönem kendisi de Çin’de olsaydı bu tutuklamayı* nasıl canla başla protesto eder, hapishane kapısında ne gösteriler yapardı, diye hayal ettik şapkalı arkadaş ve kulak misafiri ben. Totaliter bir rejim altında yaşamak zor olsa gerek, mücadele etmek lazım.

Neyse ki, bizde böyle bir baskı yok. İnsanlar düşündükleri, söyledikleri şeyler, yazdıkları yazılar, paylaştıkları tweet’ler yüzünden suçlu ilan edilmiyorlar. “Kimse baskı altında değil, bilakis herkes fazla özgür” (her şeyin fazlası zarar efendim!) diyen hanımefendi sanatçımız ne kadar da haklı. Ne de olsa Kezban Paris’te kendisi, olacak o kadar yabancılık hâli. Ai Weiwei ise soruyor: “Eğer sanatçılar insanlık onuru ve insan haklarından bahsedemeyecekse, bunu başka kim yapacak ki?

Siyah beyaz duvar kâğıdını önce yukarıdan, galerinin üst katından gördüm. Müzenin salonlar arasında kurduğu bu görsel ilişki ve mekânsal süreklilik hissi çok kuvvetli. Ama duvar kâğıdı sergisi ile daha da güçlenmiş. İnsan hem bütüne hâkim olup hem de duvardaki çizimlere yakından bakıp, dokunabiliyor. Aşağı inip salona girdiğimde neşe içindeki bir gençler grubu, mülteci kampları, göç, savaş, polis saldırısı gibi trajedileri konu eden duvar kâğıdı önünde kakara kikiri selfie pozları veriyordu.

Sanat eserleriyle selfie çekmek çok popüler. Bunu Füreya sergisinde, kalabalığı yararak Füreya’nın profil resmi önünde profil selfie çekmek için, —tabii zor bir iş bu— debelenenleri görünce iyice anlamıştım. “Senin burnun mu güzel benim burnum mu, anlayalım” çabaları olsa gerek. Ama zaten Ai Weiwei’den daha selfie’ci kim olabilir? Sergiyi gezdikçe, bu ‘ben, ben, ben’ hâllerinden giderek daha az rahatsız olmaya başladım. Hele tamamen kendine odaklanan hapishane videosuna bayıldım. Haksızlık etmişim galiba, bu kadar kişisel reklam yapmasa, kim kapalı bir rejimin dışına taşabilir, hatta sızabilir ki?

Ai Weiwei,
Siyah beyaz duvar kâğıdı
ve porselen tabak,
fotoğraflar: İpek Yürekli

Yasaklardan bahsedilmiş bütün videolarda. Mesela, meydana arabayla girilememe durumu. Senelerdir eve gidememe, tam yaklaşırken kapalı yollara takılıp uzaklaşma hâlini, bizim meydanın en karakteristik şehir mobilyasına dönüşen polis barikatlarını, her yere sızan biber gazı kokusunu çok yakından tanıyorum. Sonra depremde ölenlerin sayısının devletçe gizlenmesi var, ne kadar tüyler ürpertici hazin bir benzerlik hâli. Şu mavi beyaz porselenlerin üzerindeki desende, polis tarafından yaka paça götürülen genç göstericiyi de gözüm fena hâlde ısırıyor. Ai Weiwei Çin’deki baskı rejimini anlatmıyor, çok daha yakın bir yerleri anlatıyor her işinde.

Sergiye sponsorluk yapan bankanın yönetim kurulu başkanı, bu sergiyi “ülkemizi tanıtmak misyonunun bir parçası” olarak gördüklerini söylüyor. Ülke tanıtımından kasıt, herhalde serginin benzerliklere dikkat çekerek, memleketin içler acısı hâlini anlatmaya vesile olması. Her ne kadar Ai Weiwei, İstanbul’da verdiği bir röportajda Türkiye ile Çin arasındaki benzerlikleri “her iki ülkede de insanlar sıcak ve arkadaş canlısı”, diye şiş kebap-rakı düzeyinde özetlediyse de, “komşuda pişer bize de düşer” diyerek sahiplenebiliriz bu işleri belki. “Ama yani, New York’ta yaşamış senelerce, sıradan bir Çinli değil, dünya vatandaşı” demişti zaten şapkalı hanım. Sonra, “aah, New York…” diye devam etti, kendisinin de New York’a hâkim bir dünya vatandaşı olmasının verdiği ‘hâlden anlarım’ tavrıyla.

“…sergi, düzenlenen özel bir davetle açıldı.”

“…Ai Weiwei sergi açılışının İstanbullular için bir kültür-sanat etkinliğinin yanı sıra ayrı bir önemi daha vardı. O da bütün yaz Bodrum-Çeşme-Mikonos hattında gezen ve uzun süredir görüşemeyen bir kitleyi bir araya getirdi. İyi ki Ai Weiwei geldi de görüşebildik dedirtti…”

‘Sanat ile sanatseverlerin buluştuğu bu özel davet’in resimlerinden, binanın önündeki teras bahçenin güzelliği ve peyzajın sadeliği okunabiliyor. Bu sadelik, davetlilerin bakımlı şıklığıyla tamamlanmış. Ayrıca açılışta, mesela “üzdüm mü seni patron” ağlaşması ile ünlenmiş medyacı bir aileden de temsilciler bulunması, gördüklerini anlayıp değerlendirdiklerini varsayarsak, gelecek adına ümit verici. Ama sanat gerçekten o kadar kuvvetli mi acaba? Sağır, dilsiz olmaya yemin etmiş bir kitleyi harekete geçirebilir mi? Sömürü düzenini tersyüz edip sömürüye karşı kullanan Ai Weiwei belki bunu başarır.

Şu evvel zaman kalbur saman içinde, uzak diyarların birindeki hak ihlallerine dertlenirken, biraz ayılıp, yakınlara da bir baksak ne iyi olurdu. Yoksa sadece rengârenk çiçek demetleri ve tabak çanak Çin porselenleri midir hatırda kalan? Bir de muhteşem Boğaz manzarası var tabii; işte onu kaybetmeyi göze almak çok zor.

Dünya vatandaşlığı da bir yere kadar canım.

* Barnaby Martin, Asılı Adam: Ai Weiwei’in Tutuklanışı, çev. Haluk Barışcan, Metis Yayınları, 2015.

Ai Weiwei, binalar ve insanlar, İpek Yürekli, mimarlık, müze, sanat