mimarlık nedir ki?
Demirler de Dahil mi?
veya Güç

“Çünkü Michelangelo, Michelangelo’dur, gelmiş geçmiş en büyük dâhilerden biri”, dedi rehberimiz. Tesadüfen yanımıza gelen bir başka Türk grubun rehberi ise, “işte bu da Rönesans’ın en önemli heykellerinden biri”, diye geçiştirdi. Halbuki bir yarım saat önce bizim küçük grubumuz pürdikkat dinlemiştik bize anlatılanları. Tabii herkes iyi hoca olamaz.

Derse “Rönesans’ın en önemli heykellerinden biri”, diye başlarsan, benim gibi ilgisizler ancak yakışıklı bir adamın heykelini hatırlarlar sonrasında. “Bu adam nasıl bir adam?”, diye başlar, “Nereye bakıyor?”, “Nereye doğru hareket edecek?”, diye devam edersen, biz cahil öğrenciler bile ağzı açık katılırız tartışmaya.

Michelangelo’nun Floransa’daki Davut heykeli, Davut ile Golyat’ın hikâyesini anlatıyor. Ama aynı temayı işleyen diğer sanatçıların işlerinin aksine ne kopmuş bir kafa, ne kan, ne kavga, ne dövüş var etrafta. Sadece ayakta duran bir adam. Korkunç devi görmüyoruz bile, ama aslında çok da net görüyoruz; Davut’un sol tarafına bakışındaki iğrenmede, “saldırsam mı kaçsam mı” diyen sağ tarafa meyledişindeki tereddütte.

Bu tereddüt, insan olmanın özeti. Bir bakışın, bir duruşun anlattığı büyük insanlık hikâyesi. Çünkü çok basit; “çünkü Michelangelo, Michelangelo’dur.”

Davut heykeli replikası, Floransa,
aslı Michelangelo, 1501–1504,
fotoğraf: İpek Yürekli

Kararlar, ama asıl, tereddütler hayatımızı belirler. Doğa, adalet, bilim, politika veya para, hangi güce itaat edeceğimiz, kime hizmet edeceğimiz büyük ölçüde bu tereddütlerin sonucudur. Rönesans, insanın karar alma gücünü keşfedip, doğayla kurduğu güç dengesini kendi lehine çevirmesinin başlangıcı kabul edilir. İşte o günden beri mimarlık sürekli bu dengeyi yeniden yeniden kurmaya çalışır.

Koenig’in evleri, Ando’nun dini binaları veya Fuller’ın strüktürleri gibi, Floransa yakınlarındaki Archea mimarlık grubunun tasarımı Antinori şarap fabrikası da, bakımlı bağlar arasında bir yarık olarak göze çarpan yapısıyla, insan ve doğa arasındaki güç ilişkisini en zarif hâliyle ortaya koyuyor.

Su Tapınağı, Hyogo, Tadao Ando, 1991,
fotoğraf: Ken Conley
Case Study House #22, LA, Pierre Koenig, 1960, fotoğraf: Julius Shulman
(kaynak: Ultra Swank) ve
Jeodezik Kubbe, Buckminister Fuller,
1945–1949? (kaynak: Phaidon)
Antinori Şarap Fabrikası, Floransa,
Archea Associati, 2012,
fotoğraflar: İpek Yürekli

TRafo-mimarlar’ın Babylon Alaçatı için yaptıkları ahşap yapılar, dört sene sonra ardında iz bırakmadan ortadan kalkan geçicilikleri ve rüzgârı kesmeyip ona izin vererek iklimlendirmeye katan cepheleriyle, doğada var olmanın bir başka örneği. Cephe tasarımını ve minimum enerji kullanımını tasarımlarının önemli bir parçası olarak gören Sauerbruch ve Hutton, Köln’de yaptıkları Oval Ofisler’in cephelerinde de, bütün sisteme gösterdikleri aynı hassasiyetle çalışmışlar ve ortaya çevreyle ilişki bağlamında çarpıcı bir mimari çıkmış. Dünyanın yok oluşuna tanık olduğumuz şu hazin dönemde, doğayla birlikte hareket etmeye çalışan bu tür binaları, bir nevi politik manifesto olarak da görmemiz mümkün.

Babylon Alaçatı,
TRafo-mimarlar, 2006,
fotoğraflar: Yavuz Draman
Oval Ofisler, Köln,
Sauerbruch Hutton, 2010,
fotoğraflar: İpek Yürekli

Sanat ve mimarlık zaten her zaman politikanın parçası olagelmiştir. Uç örnekler gözden kaçacak gibi değil tabii. Leni Riefenstahl’ın propaganda filmlerini, Rus konstrüktivistlerin posterlerini, Meksika Devrimi sonrası los tres grandes [Üç Büyükler] adıyla anılan Rivera, Siqueiros ve Orozco’nun dev duvar resimlerini, Augustus’un heykeli yerine kendi heykelinin dikilmesini arzu eden Mussolini’nin Roma’sını kuran faşist mimari örneklerini, tepelere dikilen sarayları, külliyeleri arkalarındaki politik güçten bağımsız değerlendirmek mümkün mü? Geçmişteki imparatorlukların görkemine özenip, özenti bir mimariyle buna hemencecik ulaşılabileceği hayalinin, her diktatörün samimi inancı olması bir yana, mimarinin tarihin bambaşka noktalarında, dünyanın bambaşka yerlerinde her daim güç sembolü hâline gelmesi neredeyse kaçınılmaz.

Alexander Rodchenko, 1924,
kaynak: Analogue76
Palacio Nacional de Mexico merdivenlerinde duvar resmi,
Diego Rivera, 1929–1951,
fotoğraf: İpek Yürekli

Bugün, farklı şehirlerde karşımıza çıkan Trump Tower’lar, politik gücün katmerlediği finansal gücün iyice kalp kırıcı hâle gelen etkisini yüzümüze vuruyor. “Mimarların ‘zengin despotlar’ için çalışmasını oligarchitecture olarak adlandıran Tom Dyckhoff, bu konuda sert bir eleştiri yapıyor; “Mimarların güçle ilişkisi çok eskidir ve hiç de karmaşık değildir. Mimarlar gücü severler. İzinlerin çıkması için biraz diktatörlük iyidir. Mimari üretim için para gereklidir. Bugün önümüzdeki profesyonel tehlike ise, dünya üzerindeki paranın çoğunun kaynağının şaibeli olmasında.”*

Hangi ölçekte olursa olsun, mimarlığın para isteyen bir iş olduğu muhakkak. Hâl böyleyken mimarlık talebiyle gelenleri, kendi enerjisini üreten bir bina için ikna etmek, kullanım maliyetini azaltmak için yatırım maliyetini artırmaya çalışmak, çok da kolay olmuyor. Tasarım fikirleri ve mimari incelikler, çoğunlukla kullanılan ham malzemenin değerine yetişemiyor. Kişisel tecrübemde bu konunun kafamda tam olarak netleştiği an, bir müşterimize, istediğimiz ücret karşılığında alacakları mimari proje hizmetini anlatırken yaşandı. Dinleyenlerden biri öne atıldı, “bir şey sormak istiyorum”, dedi, “hani inşaatta demirler kullanılıyor ya, bu fiyata o demirler de dahil mi?” Tasarım bir gün bu topraklarda demirler kadar değerli olabilir mi?

Mimarlığın güç ile ilişkisi, kaçınılmaz olarak etik tartışmaları da beraberinde getirir. Değerler ve güçler arasındaki tercihleri yönlendiren tereddüt anları ise, bu tartışmada esas belirleyicilerdir.

İnsan bedeninin yumuşaklığını resimlerinde de heykellerinde de neredeyse dokunulabilir kılan Michelangelo, insanın tereddüt ettiği karar anını taşa nakşederken, aynı zamanda modernizmin başlangıç işaretini mermer kütlesinin içinden çıkardığını biliyor muydu acaba? Biz, sanatçıyı himayesine alan, dönemin güç odağı Medici ailesinin müzeye dönüştürdüğü ofislerin, Uffizi’nin bugünkü cehennemi turistik ortamında, hep bu başlangıcın izlerini sürdük, insanın doğaya ve bilinmezliklere hükmünün tescillenişini gördük.

* İpek Yürekli, “Suya Delik Açmak: Mimari Tasarım Stüdyosunda Sağduyu, Vicdan ve Etik Eğitimi”, Mimarlık, sayı: 385, Eylül-Ekim 2015.

güç, iktidar, İpek Yürekli, mimarlık, mimarlık nedir ki?, tereddüt