Duvar, Buenos Aires,
fotoğraf: İpek Yürekli
Cuatro Turcos Güney Amerika’da
Cuatro Turcos

“Sarı humma aşısı oldunuz mu?” diye soruyor yanımdaki çok bilmiş İngiliz kız. Rio de Janeiro’da tepedeki heykelden aşağı inen trende yer kapmaca yarışında burun buruna geldik kendisiyle. Bir İngiliz için bu konularda hayli atak. Yedi sene Türkiye’de kalmış, o yüzden olmalı. Koşup yan yana oturuyoruz aynı anda, birbirimize pis pis bakıyoruz. O yanındaki koltuğu arkadaşına ayırmak istiyordu, ben de benimkine. Tatilin başı, hırs bürümüş gözlerimiz rahatlayamamış henüz; gittiğimiz her yere stresimizi de birlikte götürmeye kararlıyız. Sonra ormanın içinden aşağı inerken bakışlar yumuşuyor, sohbete başlıyoruz.

Kuşbakışı Rio de Janeiro ve São Paulo, fotoğraf: İpek Yürekli

Kolumdaki karınca ısırığının kabarıp su toplayan, şişip sertleşen yerinin izi geçmek bilmiyor. Tropik bir hastalığa mı yakalandım bu ısırıkla yoksa? Gelmeden aşı olmalıydık belki de. Aslında evet olmalıymışız. São Paulo’da Bogotá uçağının girişinde görevli aşı kartımızı görmek istiyor. “Nasıl yani, ama fakat…” der ve iş uzarken, arkamızdaki sırada aşı kartlarını gururla burnumuza sokup gösteren turistler homurdanmaya başlıyor. Bunlar da tatillerinin başında herhalde. Ya da hepimiz sürekli sinir içindeyiz işte bu dünyada. Görevliler uzun süre tartışıyorlar aralarında; “bu cuatro Turcos ne olacak, başımıza mı kalacak?” diye ve en sonunda “amaaan binin uçağa, napalım” diyorlar, Bogotá’da pasaport kontrolü yapanlar düşünsün.

Halbuki salgın tehlikesi sebebiyle Brezilya’ya gidip gelenlerin sarı humma aşısı olması mecburiymiş Kolombiya’da. Arayıp Claudia’ya soruyoruz, “Aa, evet tabii mecburidir, size söylememiş miydim? Aklıma gelmemiş, tüh…” diyor. “İyi denemeydi canım, ama gene de uçağa bindik geliyoruz.” Pasaporttan geçmeden çok senaryo var kafamızda. İçeri sokmazlarsa ne yaparız ne yapmayız, nerelere doğru değiştiririz güzergâhı. Bana diyorlar ki sen ağzını hiç açma bile, daha bir şey sorulmadan ötersin hemen, “aşımız yok, tutuklayın bizi” diye. Hiç konuşmuyorum, ama gözlerimden suçlu olduğum belli olmuştur eminim. Ama, yoo soran olmuyor bile. Kolombiya’da halk sağlığı kimlere emanet kardeşim?

Güney Amerika gezisinden renkler ve dokular, fotoğraf: İpek Yürekli

Herhangi bir yerde pasaportta sorun yaşadığımı hatırlamıyorum. Zaten bende beynelmilel ‘yerel’ tipi var. Nereye gitsem oralı zannediliyorum. Sokakta ısrarla bilmediğim dillerde adres soranlara alışkınım. Bogotá’da Carlos bunu test etti ve gittiğimiz lokantadaki garsona sordu, “Sence bu grupta Kolombiyalı olan var mı?” diye. O da hepimize dikkatlice bakıp, tabii ki tereddütsüz beni gösterdi. Tipimin benzemesinden değil bence, kendimi evimde hissetmekten; bana her yer İstanbul. Yerellikle görünmezlik arasındayım. Araya kaynarım, ortanca çocuk kaderi.

En nemrudundan en hoşsohbetine dünyanın pasaport memurları pek iyi davranırlar bana hep. Havaalanı sevgime gölge etmedikleri için müteşekkirim kendilerine de, kontrolde ne elediklerinden tam emin değilim. Amaç kötüler girmesin, iyi kalpliler girsin ülkeye değil herhalde. Sistem adamları buyurun geçin, sistem dışılar kenara geçin, olağan şüpheliler düzgün davranın. Nerede olursa olsun kontrolden geçmek sinir bozucu bir şey. Üstüne uçak stresi eklenen asabi, telaşlı, dağınık yolculara karşı sakin kalmak kolay da olmayabilir her zaman.

Madrid havaalanında güvenliğe geldiğimizde “Cuatro Turcos siz misiniz?” diye sordular. “Si” dedik, bizi oralarda öyle tanırlar. Bağlantılı uçuşta THY biniş kartını önceden vermediği için ve boşuna pasaporttan çıkıp tekrar girmeyelim diye havaalanının ıssız koridorlarında, tuhaf köşelerinde dolaşıp durmak zorunda kaldık bir süre. Sonra bizi küçük bir camın arkasındaki görevliye yönlendirdiler. O da bize geçiş iznini çok sofistike bir şekilde verdi. Telefonla güvenliği arayıp “birazdan cuatro Turcos gelecek, onları geçirin” dedi. Önünde kargacık burgacık notlar aldığı buruşuk kâğıda da yamuk el yazısıyla aynen şöyle özetledi olayı: Cuatro Turcos!

Üç haftalık gezi boyunca hiç Türkçe konuşan birine rast gelmemek şaşırtıcıydı. Buenos Aires’te sokakta yürürken kulak misafiri olduğum, muhtemelen annesiyle konuşan ve tabii ki havaların soğuduğundan şikâyet eden kız dışında. Havaların soğukluğu Türk gençleri için en birinci şikâyet sebebidir. Temiz havadan, cereyandan korktuğumuzdan olsa gerek. Üşüyen kızdan başka sokaklarda Türkçe duymadık. Tabii Yuşi hariç.

Yuşi yılın yarısı Berlin’de diğer yarısı São Paulo’da yaşıyor. Toplumun her türlü dezavantajlı grubunun bir araya geldiği, toplantılar yaptığı, sanat üretilen ve paylaşılan Esponja isimli bir kulübü/inisiyatifi var. Amaç bastırılmış kültürlerin ve kırılgan grupların kendi ortamları dışında ses çıkarabilecekleri bir yer yaratmak. Şehrin tam merkezinde. Herkesin aman ha sakın oralara gitmeyin, hava karardıktan sonra asla ama asla gitmeyin dedikleri bir yerde. İlk akşam gelir gelmez onu görmeye oraya gidiyoruz. “Zenginler uyduruyor,” diyor Yuşi, “malları mülkleri azalacak diye o kadar korkuyorlar ki, hayali bir terör ortamı yaratıp sonra da herkesi korkuya mahkûm ediyorlar.” Etrafın sakinliğine bakınca, geceleri yaya yoluna dönüşen Minhocão / Solucan viyadüğünde mutlu mutlu yürüyüş, koşu yapan paulistano’ları görünce makul gözüküyor söyledikleri. Ama biraz sonra ekliyor; “Şu sokaktan öteye gene de geçmeyin siz, crack’çiler sokağı o.” Sayesinde São Paulo merkezini gece de gündüz de geziyoruz köşe bucak. Mahmutpaşa’dan girip Sirkeci’den çıkıyoruz. Gelinlikçiler sokağı, mutfak eşyaları çarşısı ne kadar tanıdık derken, katlar boyunca grafiti yapılmış cepheleriyle ‘işgal edilmiş gökdelenler’ bambaşka bir yerde olduğumuzu yüzümüze çarpıyor. Fakirlik başka bir boyutta burada.

São Paulo, fotoğraf: İpek Yürekli
Geceleri ve hafta sonları yaya yoluna dönüşen Minhocão / Solucan viyadüğü,
 São Paulo, kaynak: De Tud Um Pouco

Rio’da her tondan insanın bir arada olması çok hoşumuza gitmişti. Şehri baştan sona tanımlayan plajlardaki kıyafet kodunun sadeliği zaten belli bir ortaklığı ister istemez getiriyor. Ama işin aslı tam da öyle değilmiş. Brezilya ekonomik eşitsizliğin en keskin olduğu ülkelerden biri. En zengin altı insanın serveti toplumun en fakir %50’sinin, yani 100 milyon kişinin toplam varlığına eşit. En zengin %5’in gelirinin toplamı ise kalan %95’inkinin toplamı ile aynı. Üstelik bu eşitsiz dağılım, beyazın en tepede olduğu ten rengi saygınlığı hiyerarşisiyle de doğru orantılı. Esponja gibi yerlerde yapacak çok iş var.

MASP / São Paulo Sanat Müzesi’nde
bir heykel: Amnésia [Hafıza Kaybı],
Flávio Cerqueira, 2015,
fotoğraf: İpek Yürekli

Esponja’nın güzel insanlarından biri de orada temizlik yapan Fanny. O gün doğum günüymüş. Bugünün şerefine oğlu gelip onu alacak zannediyormuş. Gelmemiş hayırsız oğlan. “Çok kötü bir insan.” dedi Luis. Bütün dünya maddi manevi oğullar, kocalar, sevgililer zulmü yaşayan kadınlarla dolu. Ama bir de Yuşi gibi bu haksızlıkların yükünü hafifletmeye çalışanlar var.

Hayatını Brezilya’daki eşitsizliğe karşı isyana adamış feminist insan hakları aktivisti ve politikacı Marielle Franco Rio’da arabasında alnından vurularak öldürüldüğünde cinayeti işleyenlerin Brezilya’nın şimdiki başkanı Jair Bolsonaro’yla yakın ilişkide olması kimseyi şaşırtmamış. Gene de her türlü pisliğe bulaşmış Bolsonaro gibi politikacıların her yerde halen seçilebilir olmasına hayret etmemek zor. Seçim kampanyasında bıçaklandığı için diyorlar. Mağduriyet, desteği artırmış. Bazı şeyler nasıl benzer her yerde, ama bazıları da nasıl farklı. São Paulo Üniversitesi’nde profesör olan Monica, üniversitelerin hâlâ bağımsız, tamamen özerk olduğunu anlatıyor bize ve zor kazanılan bu hakkı kaybetmemek için canla başla mücadele verdiklerini. Ne kadar gurur duysa az. Biz aradaki farkı çok iyi biliyoruz.

Sokakta Marielle Franco duvar resmi, fotoğraf: Fotografías Emergentes
(CC BY-NC 2.0)

“Bu ülkeden hâlâ umudum var,” diyen Yuşi, dönüşte havaalanına erken gitmemizi söylüyor. “Bugün genel grev günü, ana yolları kapatabiliriz.” diye de bizi uyarıyor, kendisi protesto gösterilerine koşarken.

Bogotá, Buenos Aires, İpek Yürekli, kent, Rio de Janeiro, São Paulo, şehir