Meydan, Villa de Leyva,
fotoğraf: İpek Yürekli
Cuatro Turcos Güney Amerika’da
Doktor Sócrates

Colombianos, las armas os han dado la independencia, 
pero solo las leyes os darán la libertad. 
[Kolombiyalılar, silahlar size bağımsızlığı verdi,
ama özgürlüğü verecek olan yalnız kanunlardır.]
—Francisco de Paula Santander, 1821

Bogotá’nın en büyük meydanı Plaza de Bolívar’daki Adalet Sarayı’nın cephesinde Güney Amerika bağımsızlık savaşını kazanan generallerden Francisco de Paula Santander’in bu sözü yazıyor. Hukukla ilgili söylenmiş en güzel sözlerden biri bu bence. Kanunların amacı, herkesin birlikte ama özgür yaşayabilmesinden başka ne olabilir ki. Tarihte demokrasiye, kanunlara, anayasanın önemine olan inancıyla yer alan ve bu sebeple katı olmakla suçlanan Santander savaşa katılmak için hukuk eğitimini yarım bırakmak zorunda kalmış. Savaş sonrasında ise yasalara karşı esnek davranmayı savunan popülist politikacıların aksine Kolombiya’nın hukuk inancının gelişmesinde önemli rol oynamış.

Bogotá Adalet Sarayı cephesi
(fotoğraf: İpek Yürekli) ve
Ulusal Kolombiya Müzesi’nde bir kumaş ‘kırkyama’ tablo:
Travesia No: 2 [Geçit No: 2], Asociación Mujeres Tejiendo Sueños
y Sabores de Paz [Dokuma Düşleri
ve Barış Tatları Kadınları Derneği], 2014.

Bugün uzaktan nedense kanunsuz olduğuna inanılan Güney Amerika’nın günlük hayatında basit kurallara nasıl sadakatle uyulduğu insanı şaşırtıyor. Otobüs duraklarında tek sıra dizilip bekleyenler, asla otomobillerin çıkmadığı kaldırımlar, kaçak katı olmayan binalar, trafikte kendi izinden giden sürücüler gibi birlikte yaşamayı önemseyen medeni dünyanın minimum gerekleri sakince insanın karşısına çıkıyor her yerde. Fransız otelci Jean Michel, “Fransa’dan bakıldığında darmaduman bir yer gibi gözüküyordu Kolombiya, halbuki hiç öyle değilmiş. Sistem yasalar çerçevesinde tıkır tıkır işliyor, iş yaparken güven sarsacak yamuk giden hiçbir şey yok” diyor. Biz de şaşırıyoruz büyük ölçüde yasalara uyulmasına. Burası değil miydi hani rüşvetten, çetelerden, kaçakçılardan geçilmeyen kıta?

Bogotálı arkadaşımız Carlos’a uyuşturucu baronu Pablo Escobar hakkındaki Narcos dizisini seyredip seyretmediğini sorduğumuzda, “hayır” deyip asla da seyretmeyeceğini söyledi. Ülke tarihinin çok acı bir döneminin romantize edilmesinden rahatsız. Ayrıca bu tip filmlerin Escobar gibi pislikleri kahramanlaştırmasını kabul edemiyormuş. Ama ben de dedim ki; bu film sayesinde biz başka dünyalarda yaşayanlar hukuksuzlukla savaşan gerçek kahramanları, bu uğurda katledilen hukukçuları, politikacıları tanıyabiliyoruz; adalet bakanı Rodrigo Lara, başkan adayı Luis Carlos Galán gibi. Onların canları pahasına mücadeleleri olmasa bugüne yaşanabilir bir ülke kalabilir miydi? Sadece kendi toplumları için değil, başka toplumlar için de ilham verici bu hikâyeler. Sonuçta Carlos da ben de haklıyız galiba.

Medellín çarşısında Escobar tişörtleri satılıyor. Onun yerine bir Lara tişörtü almak isterim mesela. Şehri çevreleyen yamaçlara yayılmış comuna’larda çetelerin halen etkili olduğunu söyleyen Sebastian ise kendinden çok emin bir şekilde, “Neden devlete vergi vereyim ki? Çeteye veririm daha iyi, onların kim olduğunu biliyorum en azından,” diyor hâlâ fütursuzca. Bogotá ile Medellín arasındaki esas husumet bu konuda sanırım. Yoksa Bogotálıların ‘soğuk ve suratsız büyük şehir insanları’ olmasından veya Medellínlilerin ‘yüzüne gülüp arkandan kuyunu kazan insanlar’ olmalarından değil. Mesele tarihsel bir trajedinin ve temel hukuk anlayışının karşı saflarında yer almış olmaları.

Sonuç olarak şehirler, tarihi nasıl anacaklarına kendileri karar veriyor. Buenos Aires, askeri diktatörlük sırasında ‘kaybedilen’ çocuklarının akıbetini öğrenmek için 1977’den beri devletten hesap soran Plaza de Mayo annelerinin beyaz başörtülerine saygı sunuyor birçok yerde. 1983’te sona eren diktatörlük dönemi sonrası Nunca Más [Bir Daha Asla] hareketiyle demokrasisini ayakta tutmaya çalışan bir ülke burası.

Plaza de Mayo anneleri
devletten hesap soruyor ve
San Isidro’da katedralde tören

Buna karşın Rio’da gezerken savaş anıtı, dikta dönemini simgeleyen dev katedral gibi otorite izleri çıkıyor insanın karşısına. Seneler önce seyrettiğim O Ano em Que Meus Pais Saíram de Férias [Annemler Tatilde] filmini, film Sao Paulo’da geçiyor olsa bile, Rio’da sık sık hatırlıyorum. Film, Brezilya’daki cunta dönemi trajedisini arka plandaki 1970 FIFA Dünya Kupası fonuyla anlatıyor. Kupada Brezilya takımının yıldızı, 1972’de “Brezilya’da diktatörlük yok. Brezilya liberal bir ülke, bir mutluluklar ülkesi. Bizler özgür insanlarız. Liderlerimiz bizim için neyin iyi olduğunu biliyor, bizi hoşgörü ve vatanseverlik ruhuyla yönetiyor.” diyerek cunta rejimine güzellemeler yapacak olan Pele. Güney Amerika’yı politikasız ve futbolsuz düşünmek zor.

Sırf futbol yüzünden neredeyse telefonsuz hayata geçmek üzereydim. Aramızdan bir akıllı kendini Rio plajlarının sayfiye havasına kaptırıp Maracanã Stadı önündeki mahşeri kalabalığın içinde telefonunu çaldırınca ve o andan itibaren dünyanın en mutsuz insanı olunca telefonumu ona vermeyi teklif ettim. Çünkü stres dolu gergin bir koca, Instagram’sız hayattan muhakkak ki daha kötü. Neyse ki homurdanarak reddetti teklifimi.

Rio de Janeiro plajları

Buna rağmen maça gitmeye değdi tabii ki. Her şey Leblon’daki barda karşılaştığımız fanatik Flamengolulardan çıktı. Çoluk çocuk genç yaşlı, bol alkollü bir maç hazırlığındaydılar. Lübnan asıllı olduğu için kendini Türk sayıp bizi bağrına basan amca “İstanbul’u biliriz, kral Zico gitmişti.” diyor. Yanındaki on beş yaşındaki kız, torunuymuş; Zico’yu oynarken hiç görmemiş, ama onun için de kralmış. Mutlaka akşamki maça gelin dediler. Yok gelemeyiz mi diyecektik? Gittik gördük; dev Zico bayrağı dalgalanıyordu azgın taraftarlar tribününde. Ama ben tabii ki Zico’cu değilim, Sócrates’çiyim. Rio’nun favela takımı da olsa Flamengo’yu değil, São Paulo’nun ‘demokrat’ Corinthians’ını tutuyorum. Ne yazık ki Flamengo Corinthians’ı yendi. Hezimet gecesi oldu bu her açıdan, —olimpiyatlar için kapasitesi iyice küçültülse de— şenlikli Maracanã atmosferi arada baki kaldı.

Maracanã Stadı’nda maç, 04/06/2019

On gün sonra biz Kolombiya’ya geçtiğimizde Güney Amerika Kupası başlamıştı. Kolombiya Arjantin maçını Villa de Leyva’da seyrettik. Bando festivali gösterilerinin yapıldığı meydana bakan barların hepsinde neşeli kahkahalarla kıyamet koparken, arka sokaktaki Arjantin barında üç küskün yaşlı adam küfrederek seyrediyorlardı maçı. Kendimi onlara daha yakın hissetsem de Arjantin’in kaybettiği maç sonrası Kolombiyalıların salsa’sına burun kıvıramadım. Bogotá’da ise Katar maçına denk geldik. Katar ve Güney Amerika, ne alaka yani derken en azından kutlamalara canıgönülden katılmak daha kolay oldu. Tribünü seyircisi, öncesi sonrası, ötesi berisi, sosyolojisi politikası olmasa futbol ne işe yarar zaten.

São Paulo Üniversitesi’nin
Mimarlık ve Şehircilik Fakültesi (FAU-USP), João Vilanova Artigas ve Carlos Cascaldi, 1961

São Paulo Üniversitesi’nin Artigas ve Cascaldi tasarımı, kapısız bacasız muhteşem mimarlık fakültesinde birbirine akan betonarme döşemeler beni stüdyolardan hollere, rampalardan galerilere götürürken bir anda içine düştüğüm okul kantinindeki televizyonda FIFA Kadınlar Dünya Kupası yayını vardı. Gözüm takılıp seyrettiğim maç özeti ve yorumları artık erkek futbolunun ne kadar da sıkıcı hâle geldiğini hatırlattı bana. Maç arası haberlerde tecavüzle suçlanan Neymar adlı meymenetsize de maruz kalmak bu düşüncemin üstüne tüy dikti. Erkek futbol piyasası tamamen bu tiplere kaldığına ve Sócrates gibi futbolculara çok rastlanmadığına göre, heyecan duyulacak pek bir hâli yok artık bu işin. Hele ki kadınlar kupasını kazanan takımın kaptanı, kendi tabiriyle ‘yürüyen protesto’ Megan Rapinoe’yu biraz takip edince, günümüz erkek futbolcularının genelde pek bir sığ ve oldukça sevimsiz kaldığı gerçeği çarpıyor insanı.

Sócrates ile Neymar karşılaştırmasında karizma farkındaki uçurum bir yana,
 saç bantlarındaki hazin çöküşün resmi, kaynak:
Meutimao

Rapinoe, takımına sahip çıkan kaptanlığıyla, ince yapısının sahadaki zarafetiyle, “ben oyunuma bakarım neme lazım” dememesiyle, kendi derdi olmayanları dert edinişiyle, diktatörlere cesaretle kafa tutuşuyla, her fırsatta yaptığı eşitlik ve adalet ihtiyacı vurgusuyla ve üstelik saha dışında da hayattan zevk alışıyla Sócrates’i hatırlatıyor bana. En büyük fark, kadın ve bir de üstüne üstlük lezbiyen olmasının yarattığı tepkiler. Her türlü serseriyi rahatça bağrına basan futbol dünyası, beklendiği gibi kendine güvenen bir kadına fazla tahammül gösteremiyor.

Gitmeden kafaya koymuştum; São Paulo’da mutlaka bir Sócrates posteri bulurum diye, ama herkese sordum, gene de beceremedim. Piyasada boy boy Neymar’lar varken Sócrates’i neredeyse hatırlayan yok. Kamuoyu tarafından iyice linç edilmeden bir Rapinoe posteri edineyim bari.

{Aksi belirtilmedikçe video ve fotoğraflar: İpek Yürekli}

Bogotá, Buenos Aires, futbol, İpek Yürekli, kent, Rio de Janeiro, Sócrates, São Paulo, şehir