La Perseverancia, Bogotá,
fotoğraf: İpek Yürekli
Cuatro Turcos Güney Amerika’da
Mama Luz

… 
Give me your tired, your poor, 
Your huddled masses yearning to breathe free, 
The wretched refuse of your teeming shore. 
Send these, the homeless, tempest-tossed to me, 
I lift my lamp beside the golden door!

[…
Bana yorgun olanlarını ver, yoksullarını ver,
Özgürce nefes almaya hasret kalan yığınlarını,
Senin kalabalık kıyılarından kovulan perişanları.
Evsizleri, fırtınada dağılmış olanları gönder bana,
Lambamı kaldırıyorum altın kapının yanında!]
—Emma Lazarus, 1883

New York’taki Özgürlük Anıtı için yazılmış
“The New Colossus” [Yeni Rodos Heykeli] şiirinden*

Buenos Airesli Francisco, “yeni dünya, temiz sayfa açabilmek demektir” diyor, günümüz politikacılarının statükocu tavırlarıyla yeni dünya ruhundan koptuğunu anlatırken.

Herkese yeni bir şans vermenin öneminden bahsederken sadece hümanist yaklaşımıyla değil dünya politikası hakkındaki genel kültürüyle de bizi şaşırtan tarih okumuş bu genç adam, sohbetiyle malbec tadımını şölene dönüştürüyor. Bu şehrin entelektüel şehri diye ünlenmesi boşuna değil sanırım. Kişi başına en fazla kitapçının düştüğü yer burasıydı, değil mi? Şehirdeki yegâne tanıdığımız Alejandra’nın üniversitede felsefe dersi veriyor olmasına şaşmamak gerek. “Hepimiz göçmeniz” diye ekliyor Francisco.

Medellín comuna’larının dik yokuşlarını çıkarken sürücümüz anlatıyor; şehirde çok göçmen olduğunu, Venezuela’dan gelen bu göçmenlerin huzursuzluk yarattığını, insanların işlerini ellerinden aldıklarını ve bir an önce geri gönderilmeleri gerektiğini. Sanki İstanbul’da bir taksi şoförünü dinliyorum, bu ne benzerlik.

Sağduyunun sesi Carlos ise öyle demiyor. 80’ler ve 90’lardaki terör ortamında yüzbinlerce Kolombiyalının Venezuela’ya kaçmak zorunda kaldığını ve orada kendilerine yeni bir hayat kurabildiklerini, şimdi de ekmeğini paylaşma sırasının kendilerinde olduğunu söylüyor. Venezuela’daki iç savaştan kaçıp sınırı geçerek gelen iki milyon göçmene bütün önceliklerin verilmesi gerektiğine inanıyor.

Bu ekonomisi küçük ülkenin dünya üzerinde birçok yerle kıyaslanamayacak değerde bir varlığı var; temiz su kaynakları. Bu kaynağı hızla tüketseler de şu sıralar kendilerine yeten tarımlarıyla birlikte bunun da tadını çıkartıyorlar. Meyve ve çiçek pazarındaki çeşitliliği sırf görmek bile mutluluk verici. Bütün kıta tarihi bereket ile sömürü arasında kalmış yüzyıllardır.

Bogotá meyve ve çiçek pazarı ve
Avrupa sömürüsünden kurtulabilen
altın eşyaların sergilendiği Altın Müzesi, fotoğraflar: İpek Yürekli

15. yüzyılda dünyayı paylaşma açgözlülüğü içindeki Portekizliler ile İspanyollar, bu paylaşım için belli bir boylamı esas almışlar; Güney Amerika’yı boyuna bölen çizginin doğusu Portekiz, batısı İspanyol sömürüsüne kalmış. Kıtanın alengirli planı sebebiyle Portekizlilere kalan kısım yüzölçümü açısından diğerinden epey daha küçük olmuşsa da Brezilya’yı kaplayan bu alan bereketiyle her zaman öne çıkmış.

Bize Kolombiya’da, Peru’da demişlerdi ki; bu Brezilyalılar her şeyin en büyüğüne sahip olmaya pek meraklıdırlar, en büyük nehir, en büyük anıt hep bunlardadır. Yalan değilmiş, yeni dünyanın bir başka simgesi büyüklük burada sıklıkla karşımıza çıkıyor. Bitkilerin yapraklarından betonarme kirişlere, pastaneden kumsallara, caipirinha menüsünden ekonomiye bir sürü şey alışılmışın dışında dev. Daha ormanları, karnavalları görmedik bile. Neyse ki aramızda Amazon ormanlarında yaşayan Mister No kültürüne hâkim olanlar vardı da, ormana gidemesek bile yeni dünyanın bu dev ülkesinde hamakta yatılması ve mutlaka cachaça içilmesi gerektiğini öğrenmiştik. Nerede ne içeceğini bilmek gerek, sonra bulunduğun yerin havasına suyuna uygun olmayan şeyler yer içersen bünye kaldırmayabilir.

Mister No hamağında cachaça’sını içiyor, kaynak: Sergio Bonelli Editori

O yüzden São Paulo’da Eduardoların götürdüğü Bahia lokantasında moqueca yiyip mısır çorbası içmemiz, Buenos Aires’te Francisco’nun tavsiye ettiği etçiye gitmemiz gerekiyordu. Bu gezinin en leziz empanada’sı orada karşımıza çıktı, bir de Arjantin’e gelmiş Kolombiya başkanı ile bir takım rütbeli sırmalı askerlerin çok şüpheli toplantısı. Kalabalık lokantanın karmakarışık ve keskin et bıçaklarıyla dolu ortamında korumasız gezen başkanla sanki çok matah bir adammış gibi celebrity hatırası çektirmemiz, üstelik bunu marifetmiş gibi Bogotá’daki Claudia’ya yollamamız aramızda diplomatik bir krize yol açıyordu neredeyse. Claudia buz gibi bir mesajla, “Ben sizin başkanınızla çektirsem ne düşünürdünüz?” diye karşılık verdi. Bizim yüzsüz cevabımız hazırdı; “yanına yaklaşamazsın ki.”

İlk caipirinha’yı Santa Teresa’daki barda içtim. Beyaz fayans duvarlarına demir kap kaçak, plastik çiçek, her türlü resim asılmış bir lezzet köşesi bu. Bizimkilerin ‘evsiz’ zannettiği sahibi hep kapıda oturuyor, her geldiğimizde bizi içeri buyur ediyor kendisi, tek kelime konuşmadan. Zaten Portekizce anlamıyoruz. Bol “j” ve “ş” sesi olan, çok tatlı duyulan ama bizim için pek zor bir lisan. Bir tanecik kelime obrigado ile idare edebilen kibar bir insanım Brezilya’da.

Rio de Janeiro’da ve Tigre’de
yemek mekânları,
fotoğraflar: İpek Yürekli

Dedikoducu Güney Amerikalı arkadaşlarımız, Arjantinliler için de burun kıvırıp, kendilerini Avrupalı sanırlar demişlerdi. Ama zaten Arjantinlilerin kendileri de kendilerini Avrupalı sandıklarını kabul ediyor. Buenos Aires’in bir büyük Avrupa şehrinden farkı nedir ki? En büyük fark, ismine uygun misler gibi bir havasının olması. “Diğer Güney Amerikalılara benzemeyiz,” diyor Alejandra; “müziğimiz gibi, hüzünlüyüzdür biz.” Hatta bunun ve mizah anlayışlarının Türklerle çok benzeşen özellikleri olduğunu söylüyor. Görünüşte komşularına benzemedikleri doğru; daha bir durmuş oturmuş, sorgulayıcı bir hâl var bu Porteno’larda. Brezilya ve Kolombiya’ya nazaran renkler de, yemek de, müzik de farklı Buenos Aires’te; oralardaki neşeli hafiflikten eser yok. İstanbul’da Bogotálı Carlos’un onu götürdüğümüz meyhanede çalan Müzeyyen Senar’ın “Makber”ini duyunca yaşadığı şaşkınlığı ve “Bu müziği gerçekten eğlenmek için mi dinliyorsunuz?” diye soruşunu hatırlıyorum. Brezilya’da samba, bossa nova, capoeira, Arjantin’de tango, Kolombiya’da salsa derken bütün müzik ve danslar birbirine girdi sonunda.

Medellín Üniversitesi’nden emekli Gustavo ile iki kafadar arkadaşı her akşamüstü Salón Málaga’ya geliyorlar. Anasonlu aguardiente’lerini yudumlarken müzik dolabından tangolar seçip çalıyorlar. İki masa ötede seçimlerini beğenmeyip bağıra çağıra itiraz edenler var. Yaşlarına hürmeten bulaşmayalım demek yok, herkesin favori tangosu başka. 1950’ler havasındaki mekânda küçük masaların ötesinde boylu boyunca bar, önünde küçük bir pist, bir de minicik kadınlar tuvaletinde saç kurutma makinesi dahil kocaman bir makyaj bölümü var. Duvarlar tango gecelerinin afişleriyle kaplı. Bu bar her köşesinde 1935’te Medellín’de bir uçak kazasında ölen Arjantinli Carlos Gardel’in izini taşıyor. Tangonun ikinci başkenti olarak anılıyor şehir. Bogotá’daki Botero Müzesi’nde Medellín doğumlu sanatçının resimlerinden birinde de tango yapan bir çift var; tavanda Kolombiya bayrağı renginde şeritler, duvarda tablo mu ayna mı olduğu tartışmalı esrarengiz bir çerçeve. Müzenin bulunduğu orta avlulu kolonyal ev ise Márquez romanlarından fırlamış kadar büyülü. Bu ülkenin büyüsü bambaşka.

Salón Málaga’daki müzik dolabı 
Bogotá’daki Botero Müzesi’nden bir resim: “Pareja Bailando” [Dans Eden Çift], Fernando Botero (1987) ve
müzenin avluya bakan üst verandası,
fotoğraflar: İpek Yürekli

Bogotá’daki ilk sabah kahvaltımızı La Perseverancia pazarında yapıyoruz. Mısırdan yapılmış empanada’ların, arepa’ların, etli tavuklu çorbaların en güzelleri yapılıyor burada. Bu pazar yerini kapanmak üzereyken uğraşıp didinip yeni baştan yaratan şef Luz Dary Cogollo masamıza gelip selam veriyor. Ufacık tefecik, yüzü çillerle dolu siyah tenli sempatik bir kadın. Karayipler kıyılarında doğmuş, zor bir hayatı çocuklarıyla beraber sırtlamış, çok badireler, çok tehlikeler atlatmış ve sıfırdan ülkenin en saygı duyulan şeflerinden biri hâline gelmeyi başarmış. Bütün Kolombiya’dan ilham alan geleneksel lezzetler La Perseverancia’nın ocak ve tezgâhlarında yeniden yorumlanıyor.

Yoktan var olmanın en güzel örneğini veren Mama Luz yeni dünya ruhuna yakışıyor.

Bogotá, Rio de Janeiro, São Paulo,
Buenos Aires ve Villa de Leyva yeme içme mekânları çalışanları, son resimde
Mama Luz misafirleriyle ilgileniyor, fotoğraflar: İpek Yürekli, Arda İnceoğlu, Emre Otay, Suna Birsen Otay

* Günümüz Amerika’sı için ironik bir şiir.

Bogotá, Buenos Aires, İpek Yürekli, kent, Rio de Janeiro, São Paulo, şehir