mimarlık nedir ki?
Sokağın İsmi
Ne Olsun?
veya Ortam

Kalabalıkların bir olma hâli bana mucizevi gelir, kendim bir türlü senkronize olamadığımdan herhalde. Sloganlarına canıgönülden katıldığım kadın yürüyüşlerinde bile, ağır aksak ortama dahil olabilirim; cılız sesim altyazısı kaymış film gibi geriden gelir, ki sesim aslında hiç de cılız değildir. “HAYIR HAYIR (hayır) DEMEKTİR- (hayııır) KAADINLAAR (demek...) ÖZGÜR (kadın) OLSAA- (laaar) DÜNYAA (özgüür) YERİNDEN OYNAR- (dünyaa)...”

Elime geçen Rio kitabındaki hikâyede Maracana stadında Fla-Flu derbisi anlatılıyor.1 Fla, yani Flamengo, Rio’nun işçi sınıfı takımıymış. Flu, yani Fluminense ise, zenginlerin takımı diye bilinirmiş. İki takım kanlı bıçaklı. Bize anlatılan, Fla tribünü. Maç öncesi deli gibi davullar çalıyor, sonra tribünde bir fısıltı dolanmaya başlıyor; “Raça geliyor, geldi” diye. Raça Rubro-Negra, Flamengo’nun en eski ve büyük taraftar gruplarından birisi, merkezi favelalar tabii. Onlar gelince yüz binlerce seyirciyi içine alan statta kıyamet kopuyor, yazarın deyişiyle, ortam tamamlanıyor.

İnönü stadında seyrettiğim yegâne maçı hatırlıyorum. Deniz tribünü henüz alçak, ardındaki ağaçların rüzgârla hareket eden tepe dalları gözüküyor, ferah bir deniz havası stadın içine süzülüyor. Kulağımın dibinde futbol kardeşliği yaptığımız saygıdeğer bir akademisyen, delici bakışlarıma aldırmadan, ana avrat küfrediyor. Tribünler avaz avaz, ama dağınık, itiş kakış. Çarşı gene her şeye karşı, ama hedef belirsiz. Ve bir fısıltı başlıyor; “Alen abi geliyor, geldi” diye. O gelince, amigosuna kavuşan seyirci dağınıklıktan çıkıp topyekûn kükremeye başlıyor. Demin gürültü sandığım şey mırıltıymış. Benim de sırtımda 26 numara çubuklu formam, Çarşı tribünü atmosferini dünya gözüyle görüşüm böyle oluyor.

Fla tribünü
(kaynak: organizadasbrasil.com)
ve Beşiktaş Çarşı tribünü
(kaynak: Wikimedia Commons)

Peter Zumthor, mimarinin atmosfer yaratmak olduğunu söyler, bir mekânın gücünü de ‘insana dokunabilmesiyle’ açıklar.2 Atmosferi yaratanlar ne olabilir diye sayar; ses, ışık, renk, sıcaklık, malzemelerin dokusu, insan duyularına hitap eden her şey. Atmosfer, mekânsal özelliklerin, aslında bunların ötesinde hikâyelerle bütünleşmesiyle oluşuyor. Karakter özellikleri, ancak gerçek veya efsane hikâyelerle var olabiliyorlar. Zumthor’un mimarisindeki içedönüklük veya Lina Bo Bardi’nin dışa açık binaları, şüphesiz ki bulundukları coğrafyanın hikâyelerini, insanlarının karakter izlerini taşıyor.

Vals kaplıcaları, plan, Peter Zumthor, (kaynak: worldarchitecture.org)
Vals kaplıcaları (1996), Peter Zumthor (kaynak: worldarchitecture.org)
ve São Paulo Sanat Müzesi (1968),
Lina Bo Bardi
(fotoğraf: Fernando Dall’Acqua,
kaynak: Wikimedia Commons)
2013’teki São Paulo protesto gösterileri
ve São Paulo Sanat Müzesi,
kaynak: rca.ac.uk

Renzo Piano, Atina’daki Stavros Niarchos Vakfı Kültür Merkezi’nde ziyaretçileri bereketli bir Ege bahçesinden geçirip öyle binaya yönlendirmiş. Dev terastan yukarı doğru kademe kademe geçiş, rengiyle, ışığı gölgesiyle, boşluğuyla, rüzgârıyla, şehre hâkimiyetiyle Akropol’e tırmanışı hatırlatıyor. Bu bina, hiçbir Yunan tapınağı taklidi binanın yapamadığını yapmış; biçimlerden bağımsız bir karakter simülasyonu yaratmış. O noktada artık mitolojiyi, ölümüyle yaşamıyla sıradan insan hayatıyla iç içe geçen o masalsı hikâyeleri anmamak neredeyse imkânsız. Gözümün önünde, genç bir kadınken ailesiyle Atina’ya göç etmek durumunda kalan Aydın doğumlu fotoğrafçı Nelly’nin3 Akropol resimleri.

Stavros Niarchos Vakfı
Kültür Merkezi (2016), Atina, Renzo Piano (fotoğraf: İpek Yürekli)
ve Parthenon, Atina
(fotoğraf: Nelly’s, 1930–1935,
Benaki Museum fotoğraf arşivi)

Her ailenin hikâyeleri, hatta kendine ait mitolojisi var. Bir bayram günü, annem, Haşim Dayı ve Çiğdem Yenge Pendik’e bayram ziyaretine gittik. İlk durak kabristan. Çok sevilmiş aile büyükleri tek tek anılırken gözler nemleniyor. Sonra mezar başında uzun bir tartışma başlıyor; aman burada gülmeyelim diye dudak ısırtan komik anılarda tam ne nasıl olmuştu, ay bu taşların üzerine yazılmış tarihler neden uyduruk, kim nasıl gömülmek ister, of bu mezarlığa daha kaç kişi sığışabiliriz. 50 yaşımla grubun genci olarak karanfilleri hakkaniyetli bir şekilde dağıtırken neredeyse kahkaha atıyorum. Gelen geçen pis pis bakıyor.

Sonra Çiğdem Sokak’a gidiyoruz. Yanımdaki üç eski Pendiklinin çocukluk ve gençlik yıllarını geçirdikleri sokak. Bisikletlerine atlayıp dağ bayır dolaştıkları, kayalıklardan denize atlayıp, yüzüp avarelik yaptıkları zamanlar, 50-60 yıl önceleri, herkesin birbirini tanıdığı bir Pendik. Bizim sokağın ismi değişti mi, krizimiz var. Çünkü bu isim, Çiğdem Yenge doğduğunda onun şerefine öyle konmuş; o kadar küçükmüş yani o zamanlar Pendik. Belediye ‘hadi gene sokak ismi değiştirelim illetine' o zaman mı tutulmuştu, sokak mı yeniydi bilmem. Sonuçta, sokak için bir çiçek ismi aranırken, yeni doğan bebeğin ismini verelim demişler. Bir savaş kahramanının, devlet büyüğünün, başarılı bir şahsiyetin değil, bir bebeğin ismi! Şimdi ise, bu ismi Ilıman Sokak yapmak istiyorlarmış. Ilıman da kim ya?

Bugünün Pendik’ine bakarken o zamanları hayal edebilmek zor. İnsanı üzen, değişimden çok, yeni yapılandaki sıradanlık, özensizlik, hikâyesizlik. Pendik veya herhangi bir Anadolu şehri, kasabası, görüntüde hiçbir fark yok. Eskiden vızır vızır bisiklete binilen bu yer neden şimdi yayaya, bisikletliye bu kadar düşman ki? Marinadaki kebapçılar niye denizin üstünde yükselen, ahşap döşemenin gıcırtısı, aşağıdaki suyun şıpırtısı, serinliği ve yansımalarıyla şenlenen meşhur Pendik gazinolarının tadını veremiyor? En erken çocukluk anılarımdan biri, uzun aile sofrasının en dibindeki çocuk masasında kuzenlerimin, kardeşlerimin patateslerini aşırırken, bütün bunları hissettiğim kalender bayram yemekleridir. Eski resimlerle, anlatılanları, tek tük anılarla birleştiriyorum; kadın erkek neşeyle, hüzünle, afiyetle kullanılan şu basit strüktürlü, sade teraslardan daha keyifli bir ortam, dolayısıyla daha iyi bir mimari tasarım düşünemiyorum.

Eski Pendik gazinoları
ve 1960’dan bir gazino ilanı
(her masada bir sarışın),
kaynak: pendikguide.com

Zumthor haklı, mimarlık insanla, yaşamla, hikâyeyle bütünleşen ortamı yaratmaktır, mimar için ortam özelliklerini anlamaya çalışmak elzemdir. Yerini bulan tasarıma da, uygun isme de böyle ulaşılıyor. Yoksa, herhangi bir sokağa Ilıman, herhangi bir stada Arena dersin, ne var ki? Ben, mesela, Beşiktaş olsaydım, Şeref Bey4 ismini bugüne taşımayı tercih ederdim, hem geçmişe vefa, hem de denize kaçan toplar hatırına.

Çırağan Sarayı yerinde Şeref Bey Stadı, denize kaçan topları toplayan sandalcılar,
kaynak: geocaching.com
Eski ve yeni Pendik sahili,
kaynak: pendikguide.com, gezilecekyerler.com

1. Matt Alagiah, “Derby Day at the Maracana”, Rio de Janeiro, die Gestalten Verlag, Berlin, 2016.

2. Peter Zumthor, Atmosphӓren, Birkhӓuser, Basel, 2003.

3. Elli Sougioultzoglou-Seraidari (3 Kasım 1899, Aydın–8 Ağustos 1998, Atina). Daha çok Nelly’s olarak tanınan Rum/Yunanlı kadın fotoğrafçı. Almanya’nın Dresden kentinde fotoğrafçılık okumuştur. II. Dünya Savaşı öncesi Yunanistan’da çektiği Yunan idealizmini yansıtan fotoğraflarıyla ünlüdür. 1939–1966 yılları arasında New York’ta yaşamıştır.

4. Şeref Bey, bilinen bir diğer ismiyle Ahmed Şerafettin Bey (1894, Valideçeşme Beşiktaş–13 Haziran 1933, Beşiktaş). Türk futbolcu, teknik direktör ve futbol hakemi. Beşiktaş’ın futbol şubesinin kurucusu olup, Beşiktaş futbol takımının ilk kaptanı ve teknik direktörüdür. Beşiktaş’a bir stadyum kazandırmak için çok büyük çabalar sarf etmiştir. Beşiktaş’a kazandırmak istediği stadı göremese de, 1940 yılında stadın inşası tamamlandı. Beşiktaşlılar bu stada, onu hayatı pahasına kulübe kazandıran Şeref Bey’in anısına Şeref Stadı adını verdiler. Stadyumda, 1947’de İnönü Stadyumu açılana kadar pek çok lig maçı ve yabancı maçlar oynandı. 1947’den sonra Beşiktaş kulübünün antrenman sahası olarak kullanılan statta, amatör küme maçları da oynandı.

futbol, hikâye, İpek Yürekli, mimarlık, mimarlık nedir ki?, stadyum