binalar ve insanlar
Bekleşenler
ve Yardımsever
Güvenlik Görevlisi
HAVAALANI

Filmde, uçağın içindeki Zeki Müren, oturduğu koltuktan pilota mükemmel diksiyonuyla seslenir: “Durdurun uçağı, iniyoruz!” Lafını dinletemeyince güzelim Türkan Şoray ile birlikte paraşütle uçaktan atlayıverirler. Terminalden uçağa yürüyerek gidilen, merdivenlerde bir durup dönerek, hemen ilerde bekleyenlere el sallayarak vedalaşılan zamanlar. 1966 yapımı olan bu film, sayısız stereotipten sayısız absürde savrularak bizi boyuttan boyuta geçiriyor.

Düğün Gecesi, 1966,
yönetmen: Osman F. Seden; duyuru, kaynak:
Geçmiş Gazete
Düğün Gecesinden kareler

Ursula K. Le Guin Uçuştan Uçuşa [Changing Planes] kitabının başında rötarlarla, aktarmalarla, güvenlik histerisiyle, uçuş gerginliğiyle artık bir işkence hâline dönüşen havaalanı deneyiminin ancak farklı boyutlara geçişlerle çekilir hâle geldiğini anlatır. Bence havaalanları çekilmez değil, aksine çok çekicidir; tam da yok-yer olma karakterleriyle bu geçişleri tetiklemeleri sayesinde olağanüstü yerlerdir. Yok-yer olarak tanımlanabilen marketler, otoparklar, otel odaları gibi havaalanları da gerçek-hayal ilişkisini, ait olma hissini belirsizleştiren, ama zihni özgürleştiren ortamlar sunar bize.

Gözlerini gökyüzüne dikerek “one day i fly awaay” diye şarkılar mırıldanan ve sonra da dediğini yapan eski bir arkadaşımın hatırlattığı gibi, umutlanmak için de güzel bir yerdir havaalanı. Hele uluslararası olanlar, hiçbir ülkede olmamanın getirdiği Araf durumlarıyla insanın yükünü hafifletir, hem de bunca kuralın, kontrolün orta yerinde.

Eski Yeşilköy Havalimanı,
kaynak: degisti.com

İstanbul’un ilk uluslararası havaalanı yakınlarda bize vedaya hazırlanıyor. İşlemezmiş gibi gözüken ama bir şekilde işleyen sistemiyle, vızır vızır araçla dolu, otobüslerin birbirini solladığı hareketli apron’uyla, metrodan çabucak ulaşılabilmesiyle, çıkışta bizi karşılayan sigara kokulu memleket havası ve memleket trafiğiyle, köhne mekânlarıyla ve özellikle yedi düvelden gelen-giden-geçen yolcu çeşitliliğiyle benim için özlenecek bir yer. Ben de buradaki beklemelerden nasibimi bolca aldım. Karlı bir havaalanı gününü bir kenara yazmışım bile:

Pistin ışıkları yandı, bembeyaz karın içinde sarı noktalar çok güzel görünüyor. Etrafta terkedilmiş hâlde duran onlarca uçak var. Manzaram güzel doğrusu. 225 numaralı körüğün kapısında bekliyorum. Sekiz saattir falan. Artık bacaklarımı uzattım, dışardaki ıssızlığı seyrediyorum.

Fotoğraf: İpek Yürekli

Birkaç saat önce, piste bakan boylu boyunca uzanmış cam cepheden görünen aynı yer pek hareketliydi halbuki. Pilotlarla hostesler bavullarını sürüklemeye çalışarak karlara bata çıka, düşe kalka uçağa gittiklerinde, birkaç saat içerde durup, herhalde kokpitte çoraplarını kuruttuktan sonra yine bata çıka geri döndüklerinde. Yolcu bavulları serseri mayın gibi oradan oraya dolaştırılıp sonra karın üstüne ortalık yere atıldığında. Adamın biri bildiğin sopalı süpürgeyle uçağın yolunu gayretkeş bir şekilde temizlemeye çalışırken. Hatta sonra, ayağıyla birikmiş karları azimle kenarlara iteklerken (beklediğim gibi kendini kara atıp melek yapmadı ama). Etraf pek eğlenceliydi, fosforlu turuncu, sarı yelekli görevliler neşe içinde kartopu oynarlarken. Bu alan görevlilerinin ne yapacağı da belli olmuyor; bir uçaktan inenleri linç etmeye kalkıyorlar, bir çocuklar gibi şenler.

Bütün bunlar olurken lapa lapa kar yağıyordu, sis basmıştı. Ama dışarısı ana baba günüydü. İçerideki görevliler ise pek iddialıydılar. “Bu uçak kesinkes kalkar yeaa” diyorlardı. Şimdiyse hava açtı, kar durdu, ama in cin top oynuyor. Bir zamanlama hatası olabilir mi? Terkedildik. THY’den kimse yok artık piyasada. Son olanlar da ser verip sır vermiyordu zaten. Aralarında şakalaşıp duruyorlardı, oldukça şen şakrak bir şirket bu. Sonra sessizce yok oldular. Bekleyen yolcular internetten öğrendikleri bilgileri birbirleriyle paylaşıyorlar sağ olsunlar. “Beşte kalkıyormuş” diyorlar. “Yok yok altıymış,” “ben on iki diye duydum.” Güvenlik görevlisi, “sekizmiş galiba” diyor. Bizimle konuşan bir tek o var zaten. Her lafın başına “ben THY görevlisi değilim ama…” diye başlamak zorunda kalıyor. Mesaisi biter giderse yandık.

Yardımsever güvenlik görevlisi, kahramanımız (fotoğraf: İpek Yürekli)

Uçak kalksa ve bir ihtimal gitsek bavullarımıza kavuşma ihtimalimiz var mı acaba? Karlarda yuvarlanıp etrafa saçıldıklarını görünce şüpheye kapılıyor insan tabii. Aramızda çok iyimser yolcular da var. Londra’da hemşirelik stajı yapmaya giden genç kız, “geç de olsa kalkar, di mi?” diye soruyor gülümseyerek. Dışardaki kartopu savaşını seyrederken emin olamıyorum pek. Alana gelirken erkek arkadaşıyla anne babasının zoraki tanışmasının hikâyesini dinliyorum. Annesi çocuğu pek efendi bulmuş, babası da sohbet bile etmiş. Yani iyimserliği boşuna değil, güne mutlu başlamış. Bazı yabancı yolcular huysuz ama, “THY bu krizi hiç idare edemedi,” “inanılmaz ama” falan diye soğuk soğuk söyleniyorlar. Etrafta THY görevlisi olsaydı hemen “pis kıskançlar” diye ağızlarının payını verirdi. Ama yok.

Dertlenmeye gerek kalmadı. Gene yolcunun biri anons yaptı; uçak iptal edilmiş. Hatta bütün uçaklar iptal edilmiş. Özellikle saatlerdir uçakların içinde bekleyenler için kötü haber. Kahve içerken yanımda Ankara’dan gelip Zürih’e bir iş anlaşması yapmak için gitmeye çalışan bir adam vardı, iki gündür alandaymış. Telefonlarından bu anlaşmanın bütün detaylarına hâkim oldum. Bir İsviçre tren yapım firması ile bir Türk firmasının mutlu izdivacı söz konusu. Bazı pürüzler var elbet ama avukatlar halledecektir onları. Adamın telefonda İsviçreliler için söylediği “bunlar çok korkaktır, sözleşmede yazılı olana uyarlar” lafı ne de tatlı. Vay enayiler.

Fotoğraf: İpek Yürekli

Bir de aslında Türkiye’ye gelme niyeti olmayan ama transit geçerken buraya çakılıp kalanlar var. İşte onlar tam yandı. Hemen önümdeki Romen aile artık ‘tırlatmış’ olan kızlarını oyalamak için çırpınıyor. Örgütlü bir çocuk isyanı çok yakın olabilir: Her köşeden çatlak sesler yükselmekte, aileler parçalanmanın eşiğinde. Bu arada telefonları şarj edebilmek için zar zor bulunan prizlerin bile elektriği kesik. Ayrıca bizim en büyük ve şahane alanımızda isterseniz mücevher veya lüks kıyafet alabilirsiniz, ama kusura bakmayın öyle diş fırçası, diş macunu, baş ağrısı ilacı falan gibi uyduruk şeyleri bulamazsınız. Ne o öyle, fakir miyiz biz? Fırçalamayın dişlerinizi, yüzünüze havyar maskesi yapın onun yerine.

Bütün bu perişan yolcu grubu panik içinde koşturuyor. Temizlik görevlileri yanımdakileri transit masalarına yönlendiriyor, gazete satıcısı bavulumu nereden alacağımı anlatıyor, yabancılar her gördüklerine “ne olur İngilizce de anlatın” diye yalvarıyorlar. Kendimi yeniden pasaport kuyruğunda buluyorum. Yorgun ve sinirli bir insan topluluğu arasında itiş kakış içinde bu sefer ters yönde geçiyorum. Şimdi de bavulların peşine düşmek lazım. Binlerce bavul ya karların dibinde bir yerde ya da alanın kuytu bir köşesinde. Ağlayanlar, bağıranlar, bavulunu isteyenler, hemen şimdi isteyenler. İçinde bebeğinin eşyaları, ilaçları olanlar, laptop’u veya önemli iş evrakları kalanlar. Üzücü bir durum. Neyse ki bizi teselli ettiler; bavullar önce bizsiz de olsa, gidecekleri yere bağımsız kişilikler olarak gideceklermiş, orada alınmazlarsa, biz yokuz ya alınmazlarmış zaten, doğal olarak İstanbul’a geri geleceklermiş, sonra da evlere dağılacaklarmış. Peki diyorum.

Yüzlerce kişinin dizildiği otel kuyruğunun yanından ıslık çalarak süzülüp, çıkışa doğru koşuyorum.

Bavulum birkaç gün dolaşıp eve geri geldi. Çünkü dünyada herhalde kuralları en sıkı uygulanan sistemlerden biri olan havacılık sistemi halen işliyordu. İstanbul’un yeni havaalanını tanıtan reklam filminde ise Türkiye “kuralları kim koyuyor?” gibi şanssız bir sloganla, diklenen ergen havasında dünyaya havacılık kurallarına da uyma niyetinde olmadığını müjdeliyor. Zaten yapım süreci boyunca binbir çeşidini gördüğümüz kuralsızlık hâli, bilinçli bir tercihmiş meğer. İnsanın içi heyecanla ürperiyor tabii.

Eski havaalanına gelince, bambaşka bir yere dönüşme potansiyeliyle bize veda ederken, yenisinden rol çalıp esas heyecanı giderayak o yaratıyor. Bu potansiyeli ne kadar değerlendirebileceğimiz meçhul olsa da umutlanıyor insan. Hoşça kal IST, uçak merdiveninde dönüp sana el sallıyoruz.

‘Hadi bakalım kapatıyoruz havalimanını,’ son selfie’ler! (fotoğraf: @tugbaerim)

binalar ve insanlar, havaalanı, İpek Yürekli, kar, mimarlık, yok-yer