Odin:
Kopenhag’da Üç Gün

Hoş geldin Yule!* Gözümüz aydın! Seni bu sene Kopenhag’da karşıladık. Açık seçik görüldüğü ve kendilerinin de söylediği gibi içmeyi pek çok seven Danimarkalılarla kadeh kaldırıp iyi dileklerde bulunduk. Çünkü bugün yeni başlangıçların kutsandığı kış gündönümü.

Dünya üzerinde binyıllardır kutlanan bir bayram bu. Tektanrılı dinlerin çok öncesinden gelen, Noel’in, Hanuka’nın, yılbaşı kutlamalarının en derinlerinde yatan, kadim kültürlerin ışığın dönüşünü kutladıkları bir bayram. Narlı, şiirli Şeb-i Yelda’dan Stonehenge’deki pagan şölenlerine, eski Roma’da köleliğin bile yok sayıldığı Saturnalia’dan bugünlere süregelmiş bir kutlama.

Kısa ve karanlık kış günlerinin bezdirdiği kuzey ülkelerinde kış gündönümünün coşkuyla karşılanması hiç şaşırtıcı değil tabii. Viking mitolojisine göre “her şeyin babası” tanrı Odin kış ortasındaki Yule döneminde sekiz ayaklı atı Sleipnir’e atlayıp gökyüzündeki “vahşi av”ına çıktığı sırada fırsat buldukça dünyadaki kötüleri cezalandırıp iyileri ödüllendirir. Sleipnir’i beslemek için çizmelerin içine saman bırakan çocuklara hediyeler dağıtmayı ihmal etmezken, diğer yandan yarattığı fırtınalarla göğü yerle bir eder. Ölümlüler için vahşi av sırasında tek başına dışarlarda dolanmak pek de tekin değildir. Bu sebeple Yule kutlamaları, insanın hem içine döndüğü hem de yakınlarıyla bağlarını derinleştirdiği bir bayram. Medeni dünyanın hem birey olup hem de bir arada toplum olabilme dileğinin bir yansıması. “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” hasreti şüphesiz ki evrensel.

Kopenhag’a gelmeden biraz Kierkegaard’ın birey ve özgürlükler üzerine yazdıklarını okumaya çalıştım. Endişeyi özgür olmanın getirdiği bir baş dönmesi, bir anlamda özgürlüğün yan etkisi olarak gören Søren Kierkegaard, 19. yüzyılın ilk yarısında Kopenhag’da yaşamış. Kitaplarını her biri farklı ve birbirinden ilginç takma isimlerle imzalamış. Bir yoruma göre amacı, insanların okuduklarını onun yazdığını bilerek yorumlamasındansa, kendi bağımsız değerlendirmelerine izin vermelerini sağlamakmış. Fikirleri varoluşçuluğun temeli olarak görülen bu hüzünlü filozof insan hayatının tamamen bireysel tercihlerden oluştuğunu iddia ediyor. Ama özellikle de bu seçme şansının bireyi özgürleştirdiği kadar ona ihtimalleri ve sonuçlarını düşündürterek korku ve endişe verdiği üzerinde duruyor.

Bireysel tercihlerin, yapılan seçimlerin, sorumluluk yarattığı gerçeği nedense bizim “düşün düşün … işin” deyişini benimseyen toplumumuzda göz ardı edilen bir konu. Her şeye hakkımız olsun ama sorumluluğumuz olmasın isteriz, ne endişeleneceğiz hiç yoktan. Gene de pek mutluluk ve huzur içinde yaşadığımız söylenemezken, endişe içindeki Kierkegaardcı Danimarkalılar dünyanın en mutlu toplumu sayılıyorlar. Öyle ki, bildiğimiz keyif ve huzur ortamı hygge’yi yeniden keşfedip dünyaya pazarlamışlar. Kuzey mimarlığında, kullanılan malzemeden seçilen ışığa, yaratılan ortamların çoğunda hissedilen bir etkisi var bunun.

Küçük yeğenim kaldıkları hostel’in yataklarını Japonya’daki uyuma kapsüllerine benzetiyor. “Sen nerden biliyorsun bakiyim onları?” diye sormuyorum. Zamane çocukları işte, her şeyi bilirler. Ergenlik çağındaki ablası ise son İngiliz seçimlerinde İşçi Partisi’nin uğradığı hezimetin esas sebebinin, izlenen politikanın sıradan insanlardan uzaklaşıp fazla entelektüel düzeyde kalması olduğunu açıklıyor bize. Dünyadaki gelir dağılımı eşitsizliği gibi kültür dağılımı eşitsizliği de had safhada.

Kaldıkları yer, Kopenhag’ın merkezinde son zamanlarda yenilenmiş brüt beton ve korten karışımı bir bina. Ranza tipi yataklar, herkese açık mutfak, rahat, sade ve şık kuzey mobilyaları, ortak yaşamı destekleyen her türlü donanım ile nispeten makul fiyatlarla, paylaşmaya ve kendi çöpünü toplamaya yatkın her yaştan insana hizmet veriliyor burada. Tabii gençler ağırlıkta ama Avrupa’nın pahalılığından bezmiş yaşını başını almış gezginlere, çocuklu ailelere de rastlanıyor. Önceki gün Tietgen öğrenci yurdunu görüp büyülendikten sonra kafamdaki kuzey mimarisi fikrimi kuvvetlendiriyor bu hostel. Bugünün mimarisine yön veren paylaşma, rastlaşma, karşılaşma imkânlarının mimariye dönüşümünü görüyoruz her yerde.

Tietgen Yurdu,
Lundgaard & Tranberg, 2006
Sekiz Evleri, BIG, 2010

Kopenhag’ın mimarlık oyun alanı hâline gelmiş yeni mahallelerindeki konut projeleri kafamı karıştırıyor. Özenle tasarlanmış lüks konutlar mı bunlar, yoksa küçücük yaşama alanlarıyla, sürekli karşılaşmayı zorlayan iç içe düzenlemeleriyle sosyal konutlar mı karar veremiyorum. Buralarda ‘komşuma gıcığım’ balkonlarıyla ‘komşumu seviyorum’ balkonları yan yana. Sekiz Evleri’nin sarmalında avare avare yürüyüp insanların evinin dibinden fütursuzca geçerken bir kapıdan koşa koşa çıkan çocuk yandaki eve dalıveriyor. Yapılmak istenen de bu sanırım. “Komşu komşunun külüne muhtaçtır” anlayışından zamanla herkesin birbirine girdiği yazlık sitelere dönüşme tehlikesi de var tabii ki.

VM Evleri, BIG & JDS, 2005
Komşuma gıcığım ve
komşumu seviyorum balkonları

Uzun senelerdir kuzey ülkelerinde yaşayanlar bu komşuluk sevgisini pek de inandırıcı bulmuyorlar. Ama zaten mimarlık sorunların üzerine gitmek, onları çözmeyi denemek değilse nedir. Ayrıca burası biraz farklı olabilir. Diğer İskandinavlar Danimarkalılara Akdenizli muamelesi yapıyor. Başka hangi kuzey ülkesinde girdiğin dükkânda hemen sohbete başlar ve çay ikram ederler? Sanırsın Kapalıçarşı esnafı. Hep hygge kafası bunlar.

Hygge adım başı karşıma çıkıyor. Mesela gece yattığım odanın karşısındaki binanın çatı penceresinde görünüyor. Soğuk havanın içindeki camları buğulanmış sıcak ışıklı küçücük bir pencere, içeride mumlar yakılmış. Sonra Tivoli’nin içindeki rüya kasabasında. Sokakta satılan bademlerin tadında, içilen gløgg’ların neşesinde, bodrum kat barlarının sıcaklığında. Büyükanne ve dedelerinin elini tutup kilisedeki Noel ayinine giden çocukların taranmış saçlarında, bayramlık kıyafetlerinde. Işıklı vitrinlerin önüne park edilmiş pusetlerde. Yağmurda çamurda itişip kakışmadan rahat rahat sıra bekleyenlerde, ıslık çalarak bisiklete binenlerde. Gülümseyerek hâl hatır soranlarda.

Bir yandan Danish Girl filminin renklerini arıyorum her yerde; ağaçlarda, parklarda, denizin grisinde, gökyüzünün kapalılığında, bina cephelerinde, smørrebrød tabaklarında, mobilyalarda. Sadeliğe, soğuğa ve kışa yakışan ‘ara’ renkler.

Meşhur Bron/Broen’u geçip Malmö’ye varınca aynı renkleri bulamıyor insan. Hava, tasarım zenginliği içindeki dirilikten kasvetli bir soğuğa dönüşüyor köprüyü geçince. Önemli bir fark olarak bisiklete binenler azalıyor. Kopenhag’da ise banka yöneticisinden stajyere, hatta bakanlara başbakanlara kadar herkesin bisiklet kullanması, tescillenmiş en düşük gelir eşitsizliğine sahip toplumlardan biri olma özelliğinin sokaktaki yansıması gibi.

Altı milyona varmayan nüfusuyla Danimarka, şu aralar çoğu ülke gibi göçmenlerle ve göçmen karşıtı ırkçılıkla ne yapacağını bilemiyor. Birkaç nesil sonra göçmen kökenlilerin çoğunluğa geçeceği varsayımları milliyetçilerin tüylerini diken diken ederken ve göçmen politikaları giderek sertleşirken, diğer yandan entegrasyonun hayli başarılı olduğu da iddia edilmekte. İkinci Dünya Savaşı sırasında Danimarkalı Musevilerin %90’ının Nazilerden kurtulmuş olması tesadüf değil. Kopenhaglı sıradan insanların bireysel çabalarının büyük bir kurtarma operasyonuna dönüşmesi tarih boyu çok sık da karşılaşmadığımız sivil kahramanlık hikâyelerinden biri. Bu toplumun ırkçılığa esir düşeceğini sanmıyorum.

Sonuçta çete savaşlarına bulaşmayan yeni göçmenlerin, bireysel seçimlerinin sonuçlarını her daim sorgulamaları kaçınılmaz olsa da, soğuk ve karanlık dışında fazla da şikâyetleri yok gibi. Danimarka’ya gelip çalışmaya başlayan herkes için bedava Danca kurslarına katılım imkânı sağlanması, yeni çocuk sahibi olanlara ileriye dönük rahat seçim yapabilmeleri için bulundukları bölgedeki bütün devlet okullarıyla ve yuvalarla görüşme davetiyesi gönderilmesi, regl olan kadınlar için ayda iki gün ücretli izin verilmesi gibi küçük gündelik detayları duyunca karanlık ve soğuk bir kıştan şikâyet etmek biraz anlamsızlaşıyor. Ayrıca Dünya Bankası’nın araştırmasına göre Danimarka dünyada erkek ve kadınlara yasal olarak eşit ekonomik haklar veren altı nadide ülkeden biriymiş. Bu İskandinav ülkelerindeki cinsiyetler arası eşitliğin köklerini Viking geçmişlerinde bulanlar var. Buralar hep böyle miydi bilemem ama toplumun bugünkü mutluluğunun temeli de zenginlikten çok, esas bu eşitliğe dayanıyor olmalı.

Odin’in çocukları uzun kış gecelerinde zil zurna sarhoş olup sokaklarda kol kola dans ederek eğlenmeyi sonuna kadar hak ediyorlar.

Kanser Sağlık Merkezi, NORD, 2011
Dağ Konutları, BIG & JDS, 2008
{Tüm fotoğraflar: İpek Yürekli}

* Kış gündönümünde Susan Cooper’ın “The Shortest Day” şiirini bana da gönderen Nuray Saatçioğlu’na teşekkürler!

İpek Yürekli, İskandinav mitolojisi, kent, Kopenhag, mimarlık, şehir