Bulunduğum Yerler
Eros

“Dört duvar arası,” “başımızın üzerinde bir dam” vb.; bu ifadeler, her ne kadar ‘iki oda bir sofa’ bir şükretme duygusu ile ilgili görünseler de, aslında, mimarinin insana verdiği gerçek hazzın erotik olduğunu, bir yere ‘başını sokmak,’ ‘sığmak/ sığınmak,’ mekân tarafından kapsanmak ile ilgili olduğunu söylerler bence. Geçtiğimiz Cappadox sergisinde performans sanatçısı Alper Aydın toprağı kazarak kendi bedeninden biraz daha büyük bir çukur açtı, yerden çıkardığı çamurla da başının üzerine bir kubbe inşa ederek bu yapının içine girdi. Birkaç saat kadar kalacaktı içeride, olamadı. Evi yapan çıplak, hava soğuktu. Ayrıca yeni event izleyicileri sanatçıyı bir an önce alkışlamak derdindeydiler. Bu performansı bir tek çocuklar büyülenmiş gibi izlediler. Küçük bir oğlan annesi tarafından aile yemeğine sürüklenirken “of anne yaa gene mi yemek, şunu seyretmek istiyorum” diye söylendi. Küçük bir kız çocuğu sonuna kadar seyretmekle kalmadı, yapının ta dibine kadar giderek içine bakmaya cesaret etti.

Çünkü, bir yer tarafından kapsanmak, hemen çocukluktan başlayarak hissettiğimiz, en erotik gereksinim olabilir. Oyun: Masa altındaki evler! İnsan varoluşunun yok olmaya, toz olmaya varacak erotizminin sahnesi ev. “Dünyada mekân, ahirette iman,” dememişler boşuna. Ayhan Geçgin’in Uzun Yürüyüş romanındaki durmadan yürüyen adam romanın sonunda neredeyse kendi bedeni hacminde bir mağaraya (ya da iki toprak arasındaki boşluğa) sığar ki, bu da bizi bazı nihai düşüncelere sevk edebilir. Ama ben onunla değil, çocukluktan beri hissettiğimiz başka bir şeyle, bir ev duygusuyla ilgiliyim —bulunulan yer. Mutlu evler, mutsuz evler —farklı farklı, fakat benzer deneyimler. “Üç Ayılar” masalındaki anne ayı, baba ayı ve çocuk ayı eve geldiklerinde evde bir değişiklik olduğunu bir tek çocuk ayı sezer: “Aa, tabağımdan biri yemek yemiş!”, “Yatağımda biri yatmış!” Evi geçici olarak işgal etmiş olan kız pencereden atlayıp gitmiştir, geride izlerini bırakarak. Bu demin-orada-olanın-artık-orada-olmayışı hissi belki de hayatla, ölümle, ‘başkası’ ile ilgili en derin sezgimizdir. Eve —dışımız olduğu kadar içimiz de olan eve— tırnaklarını yavaş yavaş geçiren, geçirmesini istediğimiz, tırnaklarının ete geçmesinden çok oradan çıkmasının acı verdiğini hissettiğimiz bir gizli el ki, hemen hemen hayatla aynı şey demek olabilir.

Ev hissiyle ilgili önemli şeyler söylemiş, evlerini tabii ki merak ettiğim adamların evleriyle ilgili üç sahne var aklımda; belki artık yavaş yavaş sonuna geldiğimi hissettiğim ‘bulunduğum yerler’ meselesine de noktayı koyacak. Birisi, evle kafayı bozmuş Marcel Proust. Eve, dolayısıyla bize tırnaklarını geçirmiş bir ‘başkası’nın, bir varlığın ansızın orada olmayışı hissini belki en iyi anlatan bu yazarın Malesherbes Bulvarı’ndaki evini ziyaret etmek öğretici olmuştu. Artık bir banka yerleşmişti bu eve, ama ‘o katı’ tabii ki ziyaretçilere açık tutuyorlardı. Belli sayıda gruplar hâlinde yukarı çıkıp etrafa bakıyordunuz. (Giriş parasına jelatin poşetinde bir madlen dahildi.) Hiçbir iz kalmamıştı bu evde. Sadece Albertine’den değil Marcel’den de. Sırra kadem basmanın son perdesi gibi bir şeydi. Yazarın duvarları mantarla kaplı ünlü yatak odasını tekmil Şehir Müzesi’ne taşımışlardı. Birisinin kellesini seyretmek gibi olacaktı, gitmedim.

Ludwig Wittgenstein’ın kız kardeşi için yaptırdığı, sonunda mimarı beğenmeyip kendisinin tamamladığı söylenen ev ise çok fazla sözcük sarf etmeye karşı olan bu adamın zihninin içi gibidir. Ya da belki, daha doğrusu, ona böyle bir şey yakıştırmamıza izin verir. Gene de, yanlara doğru katlanarak açılan uzun pencerelerin demir doğramaları insana modern mimarideki bazı kes(k)inliklerin ürperticiliğinden çok, Art Nouveau’dan Modern’e, Zweig’in “dünün dünyası” dediği şeyden yeni bir çağa geçen bir zihnin perdeleri imiş hissini verirler. Wittgenstein’ın evi “dünün dünyası”nın erotizminin artık eskidiğini, dantel ve kırlent kokusunun yerini başka bir şeye bıraktığını düşündürür. Neye? Bilmiyorum. Bu evde sevişilir mi, onu da kestirememiştim ama salonunda pekâlâ sohbet edilebilirdi.

Zihni, görüntüler kadar kelimelerle de uyarılan (bu da yeni bir kelime ve korkarım daha erotik bir şey bulununcaya kadar bununla yetineceğiz) biri olarak, Bruno Taut’un İstanbul’da kendisi için yaptığı evin birinci köprüyü geçerken yukarıdan görünen manzarasının beni çocukluktan beri cezbettiğini ve sonunda, yıllar sonra, evin içine girdiğimde sözcükle mekânın birlikte işlediğini söylemeliyim. Taut kelimesi, İngilizcede “gergin” anlamına gelir ve yıllar önce Taut’un evindeki gecenin ‘gergin’ erotizmine de çok uyar. Tadını hınzır aşk-meşk dalaverelerinden alan komedilerdeki gibi bir akşamdı; oraya götürülürken beni götüren kimsenin beni o evde kiracı olarak oturan biriyle tanıştırmaya götürdüğünü bilmiyordum, benim rızam dışında gerçekleşen bu çöpçatanlıktaki tek inanılmaz yan, arabayla eve doğru yaklaşırken geldiğimiz yerin Taut’un evi olduğunu görmekti! Taut’un evindeydim! Büyük salonu, köprünün çaprazlamasına kestiği yekpare camı, evi dışarıdan (çepeçevre?) saran terası iyi hatırlıyorum, bir de erotik ortamın ‘gergin’liğini bütün gece Taut’dan söz ederek nasıl ‘erittiğimi’. (İşin komiği, kelime Almancada bir fiil çekimi olarak tam da bu anlama gelir —“eriyor, çözülüyor”) Geceyi —tabii ki bu rüyayı gerçekleştirecektim— Taut’un evinde geçirdim. Ve sadece İstanbul’da bir Japon pagodası artı başka şeyler —Türk evi? İsviçre dacha’sı? Kubilay Han’ın Xanadu’su? —hayali kurmuş ve gerçekleştirmiş olan Bruno Taut’la birlikte.

Bulunduğum Yerler, ev, Fatih Özgüven, mekân