São Paulo, MASP,
Lina Bo Bardi,
fotoğraf: İpek Yürekli
Cuatro Turcos Güney Amerika’da
Salmona / Bo Bardi / Testa

Şanslı bir gezi oldu bu. Gitmeden São Paulo’da Oscar Niemeyer’in Edifício Copan’ındaki bir daireye misafirliğe gitmeyi hayal bile etmemiştim, Bogotá’da Rogelio Salmona’nın binalarından birinde kalmayı hiç beklemediğim gibi.

Salmona, Bogotá’nın tuğla ustası olarak anılıyor. 1929 doğumlu Fransız/İspanyol asıllı Kolombiyalı mimarın bu malzemeyi başka bir seviyeye çıkardığı söylenebilir. Tuğla, içerisi ile dışarısı arasındaki ilişkinin her daim önemsendiği Salmona binalarında, duvarlar gibi, merdivenlerde ve döşemelerde de mükemmel çözülmüş detaylarla kesintisiz olarak kullanılıp yapı bütünlüğüne katkıda bulunuyor. Bu bütünlüğün desteklediği mekân sürekliliği, Bogotá’nın yağmur dışında ekstremlere kaymayan ikliminin de katkısıyla yarı açık alanlarla içeriden dışarıya, avluya, bahçeye, şehre rahatça taşıyor. Yeşille, topoğrafyayla, manzarayla, bakışlarla, sokakla, yerle çok kuvvetli ilişki kuran bir mimarlık bu.

Bizim kaldığımız 60’ların sonlarında yapılmış olan las Torres del Parque toplu konut binaları, bir taraftan şehir merkezine, diğer taraftan şehri boydan boya duvar gibi sınırlayarak tanımlayan dimdik sıradağlar Cordillera’nın* bulunduğu yöne bakarken, bütün şehre hâkim oluyor. Üç blokta çözülmüş yüksek konut binaları arasında kalan herkese açık avlular da tuğla sürekliliğini kesmeyen merdiven ve rampalar yardımıyla farklı kotlardaki sokaklarla buluşuyor, karşılaşmalara imkân veren kamusal alanın parçası oluyorlar. Mimar, niyetinin “kamusal mekânın içinde kamusallığı tetikleyen binalar vasıtasıyla oturanlar arasında bir etkileşim duygusu yaratmak” olduğunu söylemiş. Bu amaca ulaşılmış olmalı ki, daire sakinlerinden biri, “bu apartmanlarda herkes herkesi tanır, burası adeta bir köydür” diyor.

İçeride farklı şekillerde çözülmüş 300 daire mevcut. Dubleks, tripleks olanlar bile fazla büyük olmayan kapasiteleri, kullanışlı odaları ve minimum yer kayıplarıyla, pratik kullanımı amaçlayan mütevazı konutlar olarak ustaca çözülmüşler. Salmona’nın kendisinin de ölene kadar yaşadığı bu dairelerden birinde kalmak, Ikea öncesi pratik yaşam alanlarını deneyimlemek açısından paha biçilmez oldu. Las Torres del Parque, hem daireler arası, hem de şehir ile ilişkiler açısından ilham verici çözümler sunan, yaş alsa da eskimemiş bir toplu konut projesi örneği.

Bogotá’da las Torres del Parque konutları, Rogelio Salmona, 1970 ve
Gabriel García Márquez Kültür Merkezi, Rogelio Salmona, 2007;
Salmona’nın tuğla sanatından örnekler, fotoğraflar: İpek Yürekli

Bir başka eskimeyen örnek olan Copan binası ise, São Paulo’nun 1950’lerde yaşadığı büyümenin parçası olarak şehrin merkezinde yapılmış 1.160 dairelik dev bir toplu konut projesi. Zemin katı herkese açık düşünülen projenin en önemli özelliği, biçimsel bütünlük içindeki kullanıcı çeşitliliği arayışı. Şehir merkezinin marjinalleştiği dönemlerde büyük ölçüde sahipsiz kalmış ve buraya sığınan evsizlere, uyuşturucu bağımlılarına, kanun kaçaklarına ev sahipliği yapmış. Bugün ise küllerinden yeniden doğmuş gibi revaçta ve hayli bakımlı. Dairelerden gözüken uçsuz bucaksız bitmeyen şehir São Paulo manzarası ise nefes kesici. Bir Copan sakininin oturduğu binayı “Latin Amerika’nın en cool binası” olarak adlandırması boşuna değil.

São Paulo’da Edifício Copan,
Oscar Niemeyer, 1966, dışarıdan ve içeriden, fotoğraflar: İpek Yürekli

São Paulo her köşesinde başka bir sürpriz taşıyan tam bir mimarlık cenneti. Şehrin enerjisi başlı başına sarsıcı iken, karşımıza çıkıveren kamusal mekânlar, modern mimarlığın simgesi olmuş yapılar, betonarmenin hakkını veren incelikli binalar heyecan verici. Ama hepsinin içinde, Lina Bo Bardi’nin 1968 yılında kullanıma açılan müze binası her şeyiyle öne çıkıyor.

São Paulo Sanat Müzesi veya bilinen kısaltma ismiyle MASP, bulunduğu caddeyi içine çekip meydanlaştırarak, altına ve üstüne yerleşiyor. Müzenin caddenin parçası olmasından çok, caddenin müzenin parçası olması söz konusu. Kalıcı koleksiyonun mimarın tasarımına ait sergilenme şekli, tamamen bu fikrin paralelinde gelişmiş; ziyaretçiler de serginin parçası hâline geliyorlar.

MASP, São Paulo Sanat Müzesi,
Lina Bo Bardi, 1968, meydan,
fotoğraf: İpek Yürekli ve
bir gösteride sokağı içine alışı, 2019 (videodan ekran görüntüsü)

Bo Bardi’nin ikonik cam sergi elemanları kadar etkili bir sergileme yöntemini daha önce görmediğime eminim. 1990’da terk edilen bu tasarıma 2015’te tekrar geri dönülmüş. Şu anda sergiyi gezenler, tesadüfen birlikte gezdikleri diğer ziyaretçilerle beraber sergi alanında hem seyreden hem seyredilen olma rolünü üstleniyorlar yeniden. Hiyerarşisiz şekilde arka arkaya ‘havada uçan’ eserler ise bağlamlarından kopmuş şekilde karşımıza çıkıyor. Eser hakkındaki bilgileri ancak arkasına dönüp baktığımızda okuyabiliyoruz. Sanat eseri açıklamalarına çoğunlukla sinir olan ama sonradan de neyin nesiymiş diye kafasına takan benim gibiler için çok uygun bir yerleştirme biçimi. MASP’ta kalıcı koleksiyondaki —özellikle 2010 sonrası— Brezilya sanatının eleştirel örnekleri kadar, geçici sergide yer alan Brezilyalı öncü kadın ressamlardan Tarsila sergisi de dikkate değerdi. Bu müze kesinlikle dünyamı güzelleştirdi.

Lina Bo Bardi ve MASP için tasarladığı sergileme elemanları, 1968,
kaynak: Gladstone Gallery
MASP kalıcı sergi ve Tarsila sergisini
gezen okul çocukları,
fotoğraflar: İpek Yürekli

Gördüğümüz çok sayıdaki Rio müzesi içinde de Affonso Eduardo Reidy’nin 50’lerde tasarladığı Modern Sanatlar Müzesi MAM’ı unutmak zor. Altındaki gölge meydan, çarpıcı strüktür, nefis döner merdiven, cesur koleksiyon bir yana, yağmurlu bir günde “V” şeklindeki pilotilerin arasında neşe içinde salsa çalışan gençler bu binayı unutulmaz yaptı bizim için. Binanın gölgesi Rio’nun yumuşak, insanı gevşeten sayfiye havasına tam da uyan bir ortam yaratmış.

Rio de Janeiro müzelerinden üçü:
MAM, Affonso Eduardo Reidy, 1952;
Museu de Arte Contemporânea de Niterói, Oscar Niemeyer, 1996;
Museu do Amanhã,
Santiago Calatrava, 2015,
fotoğraflar: İpek Yürekli

Sayfiye havası şehre kumsallardan yayılıyor. Copacabana plajı boyunca Carioca’lar gibi salına salına yürüyoruz. Kulağımızda yandaki kafeden gelen “The Girl from Ipanema” melodisi. Ağzımızda hindistancevizi suyunun tadı. İleride capoeira yapan gençler, savaş dansının bile ne kadar yumuşak yapılabileceğini gösteriyor. Şehrin topoğrafyası inanılmaz; dalgalı okyanus, dik kayalıklı tepeler, uçsuz bucaksız kumsallar. Bize sürekli yürüme isteği veren, şehirle iç içe geçmiş doğanın tadını çıkartma hevesi yanında, ayaklarımızın altındaki mozaik kaldırımlar. Roberto Burle Marx, Calçada Portuguesa denilen tekniği Rio’da şehir kimliği hâline getirmiş. Kaldırım taşları bölge bölge farklılaşan dokularıyla bütün şehri kaplıyor. Okyanus boyunca yürüyoruz.

Güney Amerika’nın yürünesi şehirleri arasında Buenos Aires’in yeri ise bambaşka. Bu geniş kaldırımlı, ağaçlı dümdüz şehirde saatlerce hiç yorulmadan, sıkılmadan yürüyebilir insan. Pirinç kapı zilleri olan özenle inşa edilmiş, yeşil balkonlu yüksek apartmanlı bulvarlar, irili ufaklı binaların bir araya geldiği sokaklar, arada bir anda ortaya çıkan derin parlak renkli cepheler ve tabii bütün Güney Amerika gibi sokakları kaplayan duvar resimlerinin en güzel örnekleri bu yürüyüşü şenlendiriyor.

Bütün bu şehirsel kalite arasında, şehir merkezinin kalabalık, yoğun bir köşesinde karşımıza çıkan tuhaf bir bina bizi başka bir dünyaya götürüyor. Clorindo Testa’nın 1950’lerin sonunda tasarladığı banka binası bu. Testa da —Bo Bardi gibi— İtalyan asıllı, ama daha çok başka gezegenden gelmiş gibi gözüküyor yaptıkları. Tasarladığı binaların cephelerinde ressamlığının izlerini görmek mümkün. Banka binasının yukarıdan sarkan beton duvarları, delik deşik beton cephesi yapı malzemesi konusundaki beklenti ve önyargıları altüst eder nitelikte. Betonarme taşıyıcı iskelet, binayı dışardan boylu boyunca kuşatırken, kaldırımların kesiştiği köşede yukarı çekilerek görkemli bir giriş boşluğu yaratıyor.

Buenos Aires’te banka binası,
Clorindo Testa, 1966, köşedeki sürpriz, fotoğraflar: İpek Yürekli

Ne yazık ki binanın içini gezemiyoruz, hevesimizi bir başka Testa yapısı olan Ulusal Kütüphane’ye saklıyoruz. Bu bina ise dışa kapalı olmak bir yana, gençlerin sığınak yeri gibi, tıklım tıklım kullanılıyor. Kamusal bir bina olarak hakkı veriliyor kesinlikle. Binanın tamamlanışı 1992’yi bulsa da, 1962’de —yani Jorge Luis Borges’in kütüphanenin başında olduğu dönemde— tasarlanmış olması bizim gibi Borges müritleri için bir başka tüyler ürpertici nokta. Kütüphanenin şehre açılan geniş terasını oturup sohbet edenler, kitap okuyanlar, mate veya içki içenler, öpüşen sevgililer, gülüşüp eğlenen gruplar, kuytu köşelerdeki beton banklara uzanıp uyuyan evsizler kullanıyor.

Buenos Aires’te Ulusal Kütüphane,
Clorindo Testa, 1992,
fotoğraflar: İpek Yürekli
Borges Sokağı’nın köşesindeki
duvar resminde Jorge Luis Borges,
fotoğraf: İpek Yürekli

Büyük şehirlerin her kuytusu gibi, Rio’da Lapa sukemerlerinin kuytusu da evsizlerin sığındığı yerlerden. Hemen karşısında eski bir dökümhane binası, gençlik merkezi gibi de çalışan Fundição Progresso isimli kültür merkezine dönüştürülmüş. İçerde tiyatro salonu, spor salonu, ahşap atölyeleri, seralar var ve her birinde neşe içinde çalışan gençler. Böyle yenilemelere gezi boyunca sıkça rastlıyoruz.

Bütün gittiğimiz Güney Amerika şehirlerinde karşımıza mimarların kamu yararı için ürettikleri, çocuklara, gençlere, kadınlara, kırılgan gruplara yönelik sosyal projeler çıktı. Özellikle Medellín’de yamaçların tepelerindeki gecekondu mahalleleri comuna’larda kamu yönetiminin ve sivil inisiyatiflerin yaptırdığı iyi mimar elinden çıkma hastane, okul, gençlik merkezi, kütüphane projelerini, ücra mahallelerin merkeze rahatça ulaşmasını sağlayan toplu taşıma sistemlerinin özenli istasyonlarını içimiz mutlulukla, umutla taşarak gezdik. Görünen o ki, insanlığın gelir, eğitim, fırsat eşitsizliğiyle sonu gelmez mücadelesinde buralı mimarlar üstlerine düşeni en iyi şekilde yapmaya çalışıyorlar.

Rio’da Fundição Progresso ve
Medellín’in yeni kamusal binalarından ikisi; Institución Educativa la Candelaria, 2010 ve Parque Explora, Alejandro Echeverri, 2008, fotoğraflar: İpek Yürekli

1950’ler ve 60’larda yeni bir dünya arayışıyla harikalar yaratan Güney Amerika mimarlığı, yeniden varoluş sebebini bulmuş gözüküyor bu kıtada.

* Kolombiya’da And Dağları’nın üçe bölünmesiyle oluşan kolların her birini oluşturan sıradağlar.

Bogotá, Buenos Aires, Clorindo Testa, İpek Yürekli, kent, Lina Bo Bardi, mimarlık, Rio de Janeiro, Rogelio Salmona, São Paulo, şehir