İstanbul’a inerken uçakta anons yapılıyor: “Kıtaları ve medeniyetleri buluşturan kültürü, tarihi ve eşsiz güzellikleriyle dünyanın en çok ziyaret edilen şehirlerinden biri olan İstanbul’a hoş geldiniz.” THY’den faydalı bilgiler. Dünyanın en çok ziyaret edilen şehirlerinden birine geldiğimi öğrendiğim için mutlu oldum tabii, ben de eksik kalmadım diye.
Bu gelişin amacı kırk yıl önceki lise mezuniyetimizin yıldönümünü kutlamak. Memleketin “eşsiz doğal güzelliklerine” yapılacak gezimiz de bu kutlama şenliklerinin parçası. Ben demiyorum, turizm şirketimiz de böyle yazmış programa. Demek gerçekten eşsiz güzeliz. Heyecan dorukta. Önce Antalya’ya uçtuk. Kafa dengim sınıf başkanımızın yanına düştüm, lafa daldık. İnişteki anonsu kaçırdım sanırım; acaba burası ne kadar ziyaret ediliyor, medeniyet, kültür, eşsiz güzellik durumları falan nedir. Önceden biraz bilgi alsaydık.
Farklı şehirlerden, farklı ülkelerden gelenler var. Hatta Serfinaz, olması gereken ameliyatını öne aldı bu geziye katılabilmek için. Herkes eskisinden daha iyi 60’ına yaklaşırken. 80’lerin rüküş gençleriyiz ne de olsa. O zamanlardakinden daha kötü görünmemiz zor.
Minibüse doluşup Antalya’dan yola çıkıyoruz. Önümüzde Batı Toroslar. Murathan Mungan’ın “Göç Yolları” şiirindeki “ateşler yakın doruklarda” dizesinin çağrıştırdığı; tepelerinde haberci ateşleri yakılan, zor geçit veren dik yamaçlı, kayalıklı dağlar imajının tam karşılığı gibidir Toroslar. Antalya’dan Fırat Nehri’ne kadar devam eden bu sıradağların bir kolu da kuzeye Eğirdir Gölü’ne doğru uzanır. Torosları aşıp Eğirdir’e gideceğiz. Ama ilk durak gözlemeci. Birkaç sene önce tesadüfen gidip bayılmıştım bu şirin çay bahçesine. Ama o da ne, tesis büyümüş, büyümek ne kelime azmanlaşmış, on yüz milyon bin kişilik kapasiteye ulaşmış. Bir buçuk yıl önce renovasyon yapmışlar, öyle dediler. “Delirdiniz mi?!” diyemedim. Zaten rehberimiz de söylemişti, bütün meşhurlar buraya geliyormuş. E tamam o zaman.
Rehberimiz enteresan, açık kalplilikle “Aslında rehber değilim” diyor. Sürücü de aslında şoför değilmiş, makine mühendisiymiş. Biz de yolcu değiliz zaten, uzaylı ajanlarız. Biraz güven sarsıcı bir durum, herkes işini bilse keşke. Ama buraları çok severmiş, endişeye mahal yokmuş, akışta kalacakmışız. Kalıyoruz. Ayrıca her yerin, her şeyin sıralamasında en iyi üçe hâkim. Zaten cennet vatanımızdan güzeli yok. Pompei’ye gitmiş, bizim Romalılarımızın şehirleri daha iyiymiş, en iyiymiş, en birinciymiş. Ben inandım, nerdeyse iki bin yıl önceki gündelik hayata dair onca ipucu veren Pompei1 bir şeye benzemiyor kesin. Sürücümüz ise biraz sinirli, suyuna gidiyoruz. Geziye önayak olan arkadaşlarımız bunu da ustalıkla tatlı sert idare ediyor. Bense anında hocaların taktığı öğrenci oluverdim nasıl olduysa. Her zamanki arka sıra yerimi almak en iyisi.
Sagalassos’a geldik. 90’larda başlamıştı kazısı diye hatırlıyorum. İsmini ilk Side Apollon Tapınağı kazısında çalışırken arkeologlar kraliçesi Jale İnan’dan duymuştum. Ailecek arayıp tarayıp bulmuştuk, Toroslar’ın tepesinde bir ulaşılmaz şehirdi. Ağlasun’a yakın. Antalya’ya kıvrıla kıvrıla inen, o midemi ağzıma getiren eski yolun yakınlarında. Ağlasun isminin Sagalassos’tan geldiği aşikâr, benim küçükken zannettiğim gibi ağlamaktan değil yani. Eğirdir ismi de Eğridir’den dönüşmüş, yerlileri eğri olmak istemediği için çevirmişler ismi biraz. Aslı, Bizans dönemindeki Akritori. Eğirdir’i 14. yüzyılın başında kurduğu Hamitoğulları Beyliği’nin başkenti yapan Türkmen beyi Dündar Bey buraya Felekabad ismini vermiş ama anlaşılan pek tutmamış bu kelalaka isim. Bugüne kalan Eğirdir olmuş gene. Eğirdir-Eğridir-Akritori, Ağlasun-Sagalassos gibi ses benzeşmesinden türeyen isimlerin sürekliliğini görmek çok eğlenceli.
Bu bölgede neolitik çağa ait yerleşimlerin izleri var. Sonra MÖ 2000’lerde Luviler çıkıyor piyasaya, Anadolu’nun kadim halklarından. Yer isimlerindeki -ssos ve -anda eki Luvi kökenine işaret ediyor. Hititler Sagalassos’tan Salawasa diye bahsetmiş, bu iki kavim birbiriyle çok haşır neşir. Sonrası bildiğimiz Helen, Roma, Bizans, Selçuklu, beylikler, Osmanlı, Türkiye sıralamasıyla gidiyor. Aynı insanlar kimlik değiştirip duruyor. Birkaç kendini bilmez bilim insanı, Sagalassos’ta bulunan Bizans lahitlerinden aldığı DNA örneklerini bugün bölgede yaşayanlarınkiyle karşılaştırmış. O kadar gelen gidene rağmen yine de büyük oranda eşleşme saptanmış. Bilim de amma acımasız; medeniyetler buluşması güzellemesi iyiydi de Bizanslı çıkmak da neyin nesi şimdi. Hani biz Karaoğlan tarafıydık?
Bölgenin ismi Pisidia. Toroslar’ın tepelerinde yaşayan, bağımsızlığına düşkün, aksi dağ insanlarının memleketi. Büyük İskender MÖ 334’te zar zor ele geçirmiş Sagalassos’u. Buradan çok daha dramatik olan bir başka Pisidia şehri Termessos’a yaklaşamamış bile. Otur oturduğun yerde, ne elâlemin memleketine gidip tırmanıyorsun sarp kayalara, illa bütün dünya benim olsun. Termessoslular yuvarlamıştır Makedon askerlerini kolayca aşağı. Rehberimiz, Büyük İskender’in boyunun bir elli olduğunu bize çıtlatıveriyor arada. Ciddi kaynaklar öyle demiyor ama olsun, güzel bir gizli bilgi.
Ulaşılması zor ise de Sagalassos’un geleni gideni bol olmuş. 1907’de Gertrude Bell’in burada çektiği fotoğrafları gördüm. Günlüğüne de “Tırman tırman bitmiyor ama yukarı çıkınca değdi” yazmış. Bell, Oxford Üniversitesi henüz “Kadınlar çok istiyorsa okusun ama derece veremeyiz, dereceler çok değerli, bizim kıymetlimiz onlar” aşamasındayken, üniversitenin 1879’da kurulan ilk kadın kolejlerinden Lady Margaret Hall’da modern tarih okumuş, sonra da kendini Ortadoğu’ya, özellikle Irak’a adamış. Cesareti, merakı, zekâsı ve bilgisiyle öne çıkan bir İngiliz. Aynı zamanda Osmanlı’nın çöküşü sırasında bölgedeki İngiliz hâkimiyetini güçlendirmek için çalışanlardan biri. Niyeti iyi miydi bilemem. Araplara sevgisi saygısı bir yana, bölgenin bugünkü içinden çıkılamaz durumunda emeği vardır eminim.
Murat Karabatur, 2026 ve Gertrude Bell, 1907
Kahire, 19212
Sagalassos’ta yağmur bastırdı, bir tonozun altına sığınsak da sırılsıklam olduk. Daha güzeli şehrin taşları sırılsıklam, pırıl pırıl oldu. Gök gürültüsü, tanrıların gazabı tepemizde. Yukarı agoradaki Antoninler Çeşmesi’nde heykeli olan intikam tanrıçası Nemesis’ten şüpheleniyorum. Nemesis fazla gururlu olanlara, havalara girenlere cezasını verir, hizaya sokar onları.3 Çok şamata yaptık orada, çeşmenin havuzundaki dizi dizi sıralanmış kurbağa yumurtaları rahatsız olmuştur. Çeşmenin yapıldığı Antoninler dönemi, İmparator Hadrian sonrasındaki dört Roma imparatoru dönemini kapsıyor ve korunan istikrar sebebiyle altın dönem olarak geçiyor tarihte. Şehrin aşağı agorasında Hadrian Çeşmesi de var. O restore edildiğinde sanki yukarıdakinden bile görkemli olacak. Biz 117-138 yılları arasında imparatorlukla iştigal eden Hadrian’ı genelde sakalından tanırız. Anadolu’nun her köşesinde heykelleri vardır. Daha önceki imparatorlarda rastlanmayan, sonradan moda olan sakalın sebebi bir yoruma göre cilt lekelerini saklamak, bir başka yoruma göre de Yunan kültürüne meraklı olduğu bilinen Hadrian’ın daha entelektüel görünmek için Yunan filozoflarına özenmesi.4 “Sakalım yok ki sözüm dinlensin, deyişi de Romalılardan miras bize galiba.
Üstümüzden başımızdan sular damlayarak minibüse ulaşıyoruz. Sürücüden bagajı açmasını rica ediyorum. “Olamaz” diyor, “orası bavul dolu.” Sanki bagaja yerleşme niyetindeyim, altı üstü bavuldan kuru bir şeyler alacağız. Oflaya poflaya ikna oldu, diyorum sinirli, hepimiz kurulandık, yola devam.
Çorak dağların arasında mavili, yeşilli, eflatunlu göl gözüktü sonunda, Eğirdir’e vardık. Eğirdir babamın memleketi; yani aslen Luvilerdenim, Pisidialıyım, dağları severim, bağımsızlığıma düşkünüm, aksiyim, DNA testine gerek yok. İçim içime sığmıyor, Arda’yla birlikte tasarladığımız otelde kalacağız, ya bizimkiler beğenmezse… Sürücümüz kalmış daha önce otelde, dudak büküp “Bir numarası yok” dedi. O akşam Eğirdir’de sokakları, çarşıyı, babaannemin mahallesini, kaleyi, kiliseyi ve medreseyi gezemedik ama Ayşegül ile Cem’in cennet bahçesindeki, doya doya kokladığımız, okşadığımız, bakıp iç geçirdiğimiz, hatta üstüne basıp ezip sonra düzelttiğimiz rengârenk güllerin ve cömert misafirperverliğin tadını çıkarttık.
mimarlar: İpek Yürekli ve Arda İnceoğlu, fotoğraf: Ali Osman Yavuz
kartallı sütun başlığı, 1301, Eğirdir
Ertesi sabah erkenden Isparta’daki gül bahçelerine gidip gül toplamamız ve sonra bizim için yerlere serilmiş gül yapraklarında yuvarlanıp onları havalara atmamız gerekiyor. Bu saçmalıkla çok ama çok eğleniyoruz. Aramızdan hırslı olanlar bir taneyle yetinmeyip iki üç torba gül topluyor. Zaten bizim ekip gayretkeş çıktı; toplanan yaprakları eve dönünce reçel yapanı var, kurutanı, suyunu çıkartanı var. Isparta’nın gül memleketi hâline gelmesinin hikâyesini dinliyoruz. 19. yüzyıl sonunda Bulgaristan’dan gizlice getirilen bir fidanla başlıyor her şey. Bizanslı keşişlerin Çin’den ipekböceği kaçırması benzeri bir hikâye. Sonra yapılan işi, kilolarca gülden bir gram yağ çıkarıldığını dinliyoruz. Bizim hırslı arkadaş bu işi kârlı bulmuyor, “Hiç efektif değil” diye kestirip atıyor. Hikâyeyi anlatanı aldı bir düşünce.
ve Serfinaz Turhan
Minibüsümüz toplanan güllerden bayık bayık kokuyor artık, gülsuyu kokusuna gelemeyenler mayıştık. Rehberimiz Denizli’deki en iyi lokantayı biliyor neyse ki, oraya gidiyoruz. Sonra da bölgenin en iyi oteline yerleşeceğiz zaten. “En iyi olmasa da en iyi üçe girer” diyor mütevazı bir yaklaşımla.
Biraz da Frigya görelim. Frigyalılar Pisidialılara göre daha uyumlu, daha mülayim insanlar olarak biliniyor. Coğrafya kaderdir; dağlardan ovaya indik artık, bir gevşedik. Bereketli topraklar ile bin yıllardır yapılan dokuma üretimi ve zenginlik bir arada. Laodicea, Hierapolis gibi bölgenin önemli antik şehirlerinden biri. Kazısı da Kültür Bakanlığı’nın Turizm Bakanlığı’na dönüştürülmesinden sonra sıkça rastladığımız telaşlı arkeolojik faaliyet örneklerinden. Sütunlu caddedeki boyları tutmayan sütunlar dizisini rehberimiz, “Burası eklektik bir şehirdi” diye açıklıyor. Şehrin önemi ilk kiliselerden birine sahip olmasından geliyor. Anadolu’da kaç tane ilk kilise gördüm bilmiyorum. Galiba Antakya’daki Aziz Petrus en ilk olanı. Buradaki de ilk birkaça girer herhalde.
Şehrin girişinde liseden yeni mezun olan kızlı erkekli bir grup gençle tanışıyoruz. Müzik, şarkılar, selfiler, bol kıkırdama eşliğinde neşeyle kutluyorlar taze mezuniyeti. Birbirimize bakınca karşılıklı zaman kayması yaşıyoruz sanki; onlar henüz zamanın uçtuğunu bilmiyor, biz biliyoruz ve ayrıca “Aaa hiç yaşımızı göstermiyoruz” tabii ki.
Romalı filozof Çiçero MÖ 44 yılında yazdığı “Yaşlılık Üzerine” başlıklı yazıda, yaşlanmak kaçınılmaz olduğu için üzülünecek bir şey olmadığını söyler. Ama yaşlanmaya nasıl tepki vereceği insanın kendi zihninin elindedir. Bir de biz kadınlar için menopoz sonrası kafayı yiyen hormonlarının elbette. Sonuçta kadın veya erkek, birimizin sıcakta tutan çarpıntısı, ötekimizin bükülemeyen dizi falan gibi durumlar hiçbirimizin gezi neşesini bozamaz.
İnsanın mutluluk veya mutsuzluğunun elinde olmayan koşullardan bağımsız olduğunu iddia eden stoacı filozofların bence en inandırıcısı bu topraklardan. 55 senesinde Hierapolis’te bir köle doğar. Doğumunda verilen ismini bilmiyoruz bile, ama sonradan filozof Epiktetos olarak anılacaktır. Felsefesi kendini bilmeye, duygu ve düşüncelere hâkim olmaya dayanır. Azat edilene kadar köle olarak yaşayan Epiktetos acıyı, açlığı, aşağılanmayı bilir. “Bedenimiz hapsedilse bile zihnimiz bizim hâkimiyetimizdedir” derken soyut bir fikirden değil, kendi yaşam pratiğinden bahseder.5 Uygulaması zor bir öğreti. Epiktetos’tan bahsetmişken kardeşim Zeynep’ten bir Eğirdir anısı: Bir yaz gecesi yıldızlara bakarlarken babam ona nasihat ediyor: “Sana kendi çaban olmadan verilmiş hiçbir şeyle gurur duyma, ne fazla sevin ne fazla yerin, Epiktetos’u dinle.” Sonra da “Parayla, pulla, ırkla, milliyetle, güzellikle övünülmez” gibilerinden bir şeyler demiş. Ya da Zeynep gelgitli ergen kafasıyla dinlediklerinden bunu hatırlıyor. Eşsiz güzellikleri kastetmemiştir bence. Gururla, övünmekle uzaktan yakından alakası olmayan kardeşimin bu nasihati hak etmek için ne densizlik yaptığı da meçhul ayrıca.
kaynak: Wikimedia Commons
Hierapolis’te bir rüya gibi olan eski hâlinden eser kalmamış Kleopatra havuzuna da gittik. Pek sıradan bir yer olmuş. Halbuki ağaçların, çiçeklerin suya karıştığı, berrak suyun altındaki antik taşlar arasında yüzülen, ışık gölge oyunlarıyla dolu acayip bir yerdi. Bir kitapta resmini görmesem hayaldi diyeceğim, o kadar farklı şimdi. Ama bir bilen arkadaşım dedi ki eskiden de çoluk çocuk çiş yapılan bir havuzmuş; girmek akıl kârı değilmiş, hayıflanmaya gerek yokmuş. Kleopatra’nın çişli havuzunun esas Kleopatra’yla ilgisi yoktur herhalde. İskenderiye’den kalkıp Pamukkale’ye havuza mı gelecek? Belli de olmaz, şu antik insanlar hep dolaşıp durur. Hele Kleopatra’nın arkadaşları Romalıların yapmadığı yol, birbirine bağlamadığı yer yok. Dağın zirvesine yerleş, kurtulamazsın onlardan.
Grubun çoğunluğu, ezelden beri sağlık için kullanılan termal havuzlara, şifalı çamurlara batıp çıkarken biz iki kafadar Karahayıt meydanında, “kuyruklu frakını 35 derece sıcağa rağmen giymiş Atatürk’ü çevreleyen İyon sütunlarından çıkan dev aydınlatma direği” enstalasyonuna karşı mis gibi çaylarımızı yudumladık. Çarpıcı şehir heykelleri klasmanında Isparta, girişindeki “gül tutan kesik ellerin havada uçuşu” heykeliyle ilk ikiye girer.
Yola çıkmadan “Mutlaka Buldan’a da gitmeliyiz” demiştim. Otuz sene önce gördüğümde dağın yamacına yaslanmış küçük bir kasabaydı. Daha yaklaşırken dokuma tezgâhlarının tıkır tıkır sesi yankılanıyordu yolda. Her evde bir tezgâh tıkırdarken sanki bin yılların sürekliliğini görüyordu insan. Ballandıra ballandıra anlatırken toz duman özensiz inşaatlarla dolu bir yere geldik; Buldan imiş. “Aman iyi ki burayı da kaçırmadık!” diye dalga geçtiler benimle. Neyse yukarılara yürüdükçe kasaba güzelleşti, Buldan bezleri ortaya çıktı, güler yüzlü güzel insanlarla tanıştık. Hem yukarılar esiyor. Parkta çay ve taze sütlü simit eşliğinde keyif yaparken ileriki masada darbukalı müzik başlıyor. On-on beş kişilik bir hanımlar grubu çalıp söylüyor. Aralarından dayanamayıp kalkıp oynayanlar var, biz eksik kalacak değiliz ya. Öğretmeye çalışıyorlar ama ritmimiz bozuk, müzik eşliğinde mutlulukla debeleniyoruz.
“1932 TANRI KORUSUN” ve
Çal yolunda keçi çobanı ile keçileri.
Ve son durak, Çal bölgesi bağları. Gittiğimiz Kuzubağ bir memlekete dönüş hikâyesi. Her detayı düşünülmüş, alışılmadık şekilde içiyle, dışıyla, işleyişiyle bütünü özenle uygulanmış, insanı çok mutlu eden bir yer. Duvardaki Çal asıllı ressam İbrahim Çallı’nın gözümüzün içine muhabbetle bakıp kadeh kaldıran “Rasim Hayri Cingi”6 portresi ise en bayıldığım incelik oldu. Tabloya bakıp gülümseyerek karşılık vermemek mümkün değil. Daha güzel bir bitiş düşünülemezdi.
Kuzubağ’dan detay
Çal, Denizli, mimari tasarım: Deniz Çağlar Duman Mimarlık, peyzaj tasarımı:
DS Mimarlık, fotoğraf: Tom Fellows, 2022
Gezi sonunda rehberimizi ve sürücümüzü coşkuyla alkışlıyoruz, üzmeyelim adamları. Benim için kesinlikle en eşsiz güzellikteki gezilerden biri oldu bu. Minibüsün arka grubu olarak tespit ettiğimiz gibi, atalarımızı haklı çıkarttık; “Gönül ne kahve ister ne kahvehane / Gönül muhabbet ister, kahve bahane”. Hayat gailesinden uzak, kırk yıl öncesinin dünyaya yeni atılan kaygısız gençleriydik sanki. Hesapsız kitapsız bir ilişki aramızdaki. Zamanın bazı şeyleri bu kadar kolayca değiştirip bazılarına hiç dokunamaması; tabiatın, dağların, taşların, yerlerin, yolların, isimlerin, insanların, karakterlerin, ilişkilerin aslının esasının sürekli kalabilmesi ne tuhaf. Ve büyüleyici.
Gerçek dünyaya dönüş zaman aldı. Ara ara gezi resimlerine bakıyorum, içim bir hoş oluyor. O sırada arka planda açık televizyondaki programda spiker anlatıyor: “İnanılmaz güzellikteki bu şehrimiz…” Tamam tamam, hepimiz inanılmazlığımıza, eşsizliğimize, en iyi, en güzel, en birinci olmamıza ikna olduk. Epiktetos’a kulak veren yok etrafta. Bu gururla Nemesis’in lanetine uğramazsak ilk üçe gireriz en azından.
{fotoğraflar aksi belirtilmedikçe: İpek Yürekli}1. Mary Beard, Pompeii, Profile Books, 2010.
2. İngilizlerin Ortadoğu’nun başına çoraplar örerkenki hâllerinden bir enstantaneyi gösteren bu ikonik resmi ilk Raimondo Luraghi’nin Sömürgeciliğin Tarihi kitabında görmüştüm.
3. Azra Erhat, Mitoloji Sözlüğü, Remzi Kitabevi, 1993.
4. Mary Beard, SPQR: A History of Ancient Rome, Profile Books, 2016.
5. Nigel Warburton, A Little History of Philosophy, Yale University Press, 2012.
6. Cumhuriyetin erken dönem müteahhitlerinden.
antik şehir, Eğirdir, Epiktetos, gezi, Hierapolis, İpek Yürekli, Sagalassos, Toroslar, yaşlılık