Taş Kafalar

Oxford, gerçek olan ile olmayanın sokaklarda itiş kakış bir arada olduğu yer; […] nehirden gelen sisin eski bina taşlarında çözücü ve canlandırıcı bir etkisinin olduğu yer, bu sayede geceleri Magdalen Koleji gargoyle’larının aşağı süzülüp Wykeham’ınkilerle kavgaya tutuştuğu veya köprülerin altında balık tuttuğu veya sadece kaş göz yapıp yüz ifadelerini değiştirdiği yer; Oxford, pencerelerin başka dünyalara açıldığı yer…1

Bu şehir taş kafalarla dolu. Başımızı şöyle bir kaldırsak eski üniversite binalarının hepsinde sıra sıra dizilmiş kafaları görebiliriz. O kadar tuhafları var ki aralarda, bunları yontan taş ustaları ne yedi ne içti de böyle şeyler yaptı diye merak ediyor insan.

Çok seneler önce arkadaşım Banu, ta biz ortaokuldayken İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne eskiz yapmaya gitmiş. Çıkışta kapıdaki görevliye İskender büstü posterini göstererek, “Kimin büstüydü bu?” diye sormuş. Cevap: “Taş kafalardan biri işte.” Biz bu yüzden bütün taştan oyulmuş büstleri taş kafa olarak biliriz, öyle öğrendik. Oxford’un eski bina cephelerine yapışmış taş kafalar iki türlü. Tamamen yapısal olan gargoyle’lar binalarda suyu atmak için çörten olarak koyulmuş. İsimleri Fransızca gırtlak anlamına gelen ve suyun akarken çıkardığı gar gar gar sesini hatırlatan gargouille kelimesinden geliyormuş. Benzerlerini memlekette Roma mimarisinden biliriz. Tabii onlar bu kadar deli bozuk değildir, en fazla aslan başı falan. Çörten olmayanlar ise grotesque’ler, tamamen dekoratif olarak, binaları süslemek için yapılmış.2 Böyle süse can kurban, her geçilen sokakta bambaşka hikâyeler bir arada.

Oxford Üniversitesi taş kafalarından biri: İnsan yiyen mutlu bir canavar

Taş kafaların önemli kısmını canavarlar oluşturuyor. Üniversitenin dine uzanan geçmişinin izleri olsa gerek bunlar. Ne de olsa dinler korkunun işlevselliğini tepe tepe kullanan kurumlar olmuş her zaman. İnsanları hizaya sokmak için iblislerden, yaratıklardan yardım almışlar bol bol. Hep korkulması gereken bir öteki, alt edilmesi gereken bir canavar var dışarda, bizim dışımızda. Biz kimsek…

Biz canavarlarız […] varlığımız size yabancı olduğu için mi, fethedilmesi, terbiye edilmesi, evcilleştirilmesi gereken bir şeyi temsil ediyor?3

Yoksa doğrudan kötü ruhlara, kem gözlere karşı uyarılar mı bunlar, nazar boncuğu gibi? Güncellemek gerekirse; politik amaçlara, paranın etkisine, ırkçılığa, eşitsizliğe, sömürüye, yalana dolana, sahtekârlığa karşı uyarılar. Eğer güce biat etmeyen akademik özgürlüğün, tarafsızlığın, özerkliğin ifadesi olan akademik korunaklı alanın [scholastic sanctuary] bu tür musibetlerden korunmasıysa amaç, canavarlar her üniversitenin kapısına bacasına lazım elbet.

Canavarlar

Sonra ne olduysa bu kafalar dil çıkararak, yüzlerini yamultarak, tepetaklak durarak komik olmaya başlamış. Kötülükle alay ederek onu alt etmek mi acaba amaç? İnsanlığın ilerleyişinde dâhilik kadar önemli olan delilik mi yontulmuş taşlara? Ya da sadece taş ustaları akademisyenlerin ciddiyetinden sıkılıp “Şu binaları abuk sabuk süsleyelim biraz” mı demiş; öğrencileri şaşırtarak dogmalardan kurtarmak için küçük hatırlatmalar mı koymuşlar her köşeye?

Komik kafalar

Hep soru, hep soru buralar. Benim bilemediğim, anlayamadığım çok şey çıkıyor karşıma; hikâyeler, efsaneler, karakterler. Belki kimse bilmiyordur, ustanın en sevdiği hikâyenin bir izidir.

Bilmediğim hikâye sahnelerinden bazıları: koltukaltı yavrusu, yedi genç kadın,

kayıkla gidenler

Canavarların, yaratıkların yanında araya karışmış normal insan kafaları da yapılmış bol bol, bazıları sanki oturup ciddi ciddi poz vermiş. O kolejin bir hocası mıydı bu, sevilen biri miydi, tam tersi nefret edilen mi? Yoksa taş ustasının bir arkadaşı falan mı sadece? Kendisi de olabilir tabii. O kadar saçmalığın arasında “Aman bunu yapma!” mı diyecekler? Araya kaynamıştır. Korku, dehşet, kıskançlık, alay, neşe, şaşırma, huzur, öfke ifadeleri yanında yargılayıcı bakışlar yukardan bizi takip ediyor. İnsanların bazıları kaba saba, terbiyesiz, ahlaksızca işler yapıyor; ortalıkta tuvaletini yapmak gibi veya içki içip sarhoş olmak, oburluk, açgözlülük, dedikodu, fitne fücur gibi günahlar peşindeler. Kimisi ise erdem sahibi, dua ediyor, okuyor, yazıyor, hasadıyla uğraşıyor, yük taşıyor, işlerinde güçlerindeler. Sokaktan geçerken bak bak sorgula kendini.

İyiler kötüler: insanlar

Oxford taş kafalarının tarihi ortaçağa kadar gitse de birçoğu 1960’lardaki yenilemeler sırasında yapılmış. Michael Groser o dönem çalışan heykeltraş ustaların en tanınmışı. Önceleri 14. yüzyıl grotesklerini taklit etmeye çalıştığını ve pek de başarılı olamadığını söylüyor Groser. Ama tamamen kendi tasarımlarını üretince, bunların beğenildiğini ve üniversitede hiçbir kısıtlama olmadan tam bir serbestlikle çalıştığını anlatıyor.

1969’da St Edmonds Hall Kütüphanesi’ne dönüştürülen St Peter-in-the-East kilise binasının kulesi de Groser’ın işi olan taş kafalarla çevrelenmiş. Bu kafalar, kütüphanenin yapılışında katkısı olanların portreleri aslında. Taş ustası Gerard Tuckwell de var aralarında; kütüphaneci Jeffrey Hackney, elinde para keseleriyle mali işlerden sorumlu Reginald Alton, dekan Graham Midgley ve hemen yanıbaşında çok sevdiği köpeği Fred de. Detayları görmek için dürbünle gezmek lazım. Grosner, taş kafaları yaparken en önemli konunun, uzaktan ve aşağıdan bakışa göre düşünmek olduğunu ve günün farklı zamanlarındaki güneşin durumuna göre oluşacak gölgelerin ifadeye olan etkisini de hesaba katmak gerektiğini söylüyor.

St Edmonds Hall Kütüphanesinin kulesi ve aşağıdan bakışın gücü

Taş ustalığı ve heykeltraşlık bir tür taşın içine sıkışmış heykelleri ortaya çıkartmak. Ne kadar zor, bir o kadar ilham verici. Bir çentiğin bütün ifadeyi değiştirmesi, bu kadar sert bir malzemenin bu kadar duygu aktarması, farklı açılardan bakınca bambaşka şeyler göstermesi, özellikle dış mekânda duranların zamanla değişmesi bende heykellerin insanlarla ilişki kuran canlı varlıklar olduğu hissini yaratıyor. Hep aynı yerde buluştuğumuz şehirdeki arkadaşlarımız gibiler. Bizim mahallemizin kütüphanesinin arkasında da bir heykel bahçesi var. Hava güzelse kitabını alıp yeşillerin ve heykellerin arasında saatlerce okuma şansı veriyor insana. Ne parklar kadar ayakaltı ne de ev bahçesi kadar sıkışık.

Bir zamanlar Bozcaada’nın orta yerinde küçücük bir halk kütüphanesi vardı. Parkın kenarındaki o şahane binayı hangi akla hizmetse pastane yaptılar. Halbuki her mahallede, ilçede halk kütüphanesi olması bambaşka bir misyon. Hiçbir şeyi olmayan çocukların, gençlerin, meraklı herkesin sadece bir kütüphane kartıyla başka dünyalara açılmasını simgeliyor halk kütüphaneleri. Mahallelinin, eğitim şansı olmamış insanların büyük kütüphanelerde, eğitim kurumlarında kapıldığı dışarıda kalma hissi, bilgi ve bilmişlik korkusu olmadan gelebildikleri, ait olabildikleri bir yeri simgeliyor.

Oxford kütüphanesi bol bir yer. Mahalle ve şehir kütüphaneleri bir yana, Oxford Üniversitesi’nin ilki 1320 yılında açılmış olan irili ufaklı yüzden fazla kütüphanesi var. Bunlar arasında yirmi üç kütüphanenin bir araya gelişinden oluşan ve üniversitenin ana kütüphanesi sayılan Bodleian Kütüphaneleri en büyükleri. Bu grubun en yeni parçası, aslı 1940’larda yapılmış olsa da 2015’te biten yenileme sonrası yeniden açılan Weston Kütüphanesi binası. En eski parçası ise 400 küsur yaşındaki eski Bodleian Kütüphanesi binası. Bu binanın avlulara ve sokağa bakan bütün cepheleri birbirinden alakasız taş kafalar ve hayvanlarla kaplı.

Hayvanlar âlemi: baykuş
ve tavşan kapmış köpek ile kurt

Hayvanlar, gargoyle ve grotesque’lerin canavarlardan sonraki en popüler konularından biri. Aslanlar, kurtlar, tilkiler bir yana, daha mülayim yengeç, balık, fare, kurbağa, maymun, tavşan, tavuk, envaiçeşit kuş gördüklerim arasında. Şuradaki de minnoş bir kedi mi yoksa ben iyice kafayı mı yedim, her yerde kedi mi görüyorum? Ben de bu yaştan sonra kedici mi oldum yoksa? Ne kadar dirense de insan, kedilere biraz yakın durunca, etki alanlarına girmemek, özgür ruhlarının cazibesine kapılmamak zor galiba.

Türkan bize uğramayalı bir haftayı geçti. Aslında minik kızımız bizi ufak ufak terk edeli epey olmuştu zaten. Sadece yemek yemeye geliyordu, biraz sohbet mırlama, biraz gönül almalık sürünme, karnını doyurduktan sonra bir afra bir tafra, Viggo’ya “Bu salak hâlâ burada mı!” bakışı atıp gidiyordu.

İstanbul’da dört sene önce karlı bir gece minicikken gelmişti bize. Her daim azıcık gıcık ama pek de tatlıydı; meraklı, oyuncu ve cingöz. Önceleri kaplan Viggo’ya saygıda kusur etmedi. Ne de minnoştu kerata, insanın boynuna koynuna sokuluverir yumuşacık, yatağın baş köşesinde. Gene de gözü hep dışarıdaydı; kapıdan bacadan nerden bulursa kaçma meraklısı. Cihangir’in canavar martılarına, sokağın sahibi kabadayı kedilere yem olacak diye korktuk hep. Buraya gelince, etraf daha sakin, bizimkiler evde tıkılmasın dedik. Türkan bayıldı bu özgürlüğe, bir müddet sonra geceleri gelmez oldu. Bir iki kere dayak yedi, nöbetçi veterinerlere taşındık ama sonra sokaktaki yerini sağlamlaştırdı belli ki. Sabah geldiğinde mau mau mau mır mır bana anlatıyordu uzun uzun neler neler yaptığını. Yemeğini yiyip yatakta güzelce dinlenip gene dışarı. Sonra biraz azaldı muhabbetimiz. “Ya Viggo ya ben” demeye başladı. Biraz ayıp etti, bozulduk. Ama “Evlat işte, ergenliktir, geçer” dedik. Eve lokanta gibi gelip yiyip gitmeye başladı. Sokulup gırlayarak elimi yüzümü temizleme işini bile azalttı. Beceriksiz miydim, kendi kendime temizlenmeyi öğrenememiştim hâlâ. Her gün mutlaka bir merhaba deyip hâl hatır sorsa da dışarıda neler olup bittiğini daha az anlatır oldu. Ağzından kerpetenle laf alınıyordu.

Gencecik bir Türkan ve gece hayatından yorgun düşmüş ergen Türkan

Nerelere gidiyor bu deli kız diye AirTag’li bir tasma takmıştık. Aklım çıkıyordu ara ara bakınca, geçmediği yol yok. Çok uğradığı yerleri mimledik, gittik hanımefendinin yeni insanlarıyla tanışalım diye. “Aaa Bella sizin kediniz mi?” dediler. Bak sen şuna, ismini de değiştirmiş. Bize ilk geldiğindeki veteriner ziyaretinde yarattığı facia sonrası “İsmi Cadı olsun” demişlerdi, “Olmaz” demiştim. Kim bilir daha kaç ismi oldu! Bütün mahalleyle arkadaş.

Artık gelmiyor küçük cadım, kalbim kırık. Sokakta rastlaşsak, beni görünce bir anda donup, yargılayıcı bakışlarıyla gözlerini aça aça “Ne işin var senin burada?” dese gene, hiç olmazsa bir buruk selamlaşsak keşke.

{Tüm fotoğraflar: İpek Yürekli}

1. Philip Pullman, Lyra’s Oxford, David Fickling Books, 2003. (“Oxford, where the real and the unreal jostle in the streets; […] where the river mists have a solvent and vivifying effect on the stone of ancient buildings, so that the gargoyles of Magdalen College climb down at night and fight with those from Wykeham, or fish under the bridges, or simply change their expressions overnight; Oxford, where windows open into other worlds…”)

2. Chris Andrews, Oxford Gargoyles and Grotesques, Chris Andrews Publications, 2024.

3. Sarah Lynne Bowman, “The Ladies of the Troubled Tides”, Conversations on Creativity Vol.1: Monstrosity, The Oxford-Uppsala Culture & Creativity Research Cluster, 2025.

hayvan, heykel (yontu), İpek Yürekli, kütüphane, Oxford, taş, yapı