binalar ve insanlar
Ejderha Sevebilen Kız
ve Sanat Güneşi
GAZİNO

Bu sene ‘kadınlar çiçektir’ hazırlıkları erkenden başladı. Taksim Meydanı, Gezi Parkı, her yer sabahtan polis barikatıyla doldu. Etrafa bakıp akşam olacakları kısmen tahmin etmek mümkündü tabii ama, böylesine bir after party planlandığını öngörmek benim kapasitemi aşıyor.

Yürüyüşleri engellenip küçücük yere sıkıştırılan feministler inadına sözlerini söyleyip taleplerini haykırdılar. Sözlerin epey bir kısmı —çok affedersiniz— cinsellik ve cinsiyet üzerineydi. Belli ki kadınların terbiyesi epey bir bozulmuştu. Cinsiyet tanımını tuvalet kapılarındaki klasik “etekli kadın - pantolonlu erkek” kalıbından çıkartamayanlar şok içindeydi, gerçekten çok ayıptı ama.

8 Mart 2019, Taksim
Feminist Gece Yürüyüşü

Tuvalet kapısı işaretlerindeki cinsiyet kalıpları hayli net. Ama hayata bu netlik yetmiyor. Üç beş kişi tanıyan her çocuğun erkenden fark ettiği gibi kadınlık ve erkeklik hâlleri kalıplar dışı bir çeşitlilik taşıyor. ‘Kadınsı’ olarak tanımlanabilir erkekler veya ‘erkeksi’ olarak tanımlanabilir kadınlar bu işaretlerde kendilerine yer bulmaya çalışıyorlar. Etekli kadın bu yeri açıyor, ama pantolonlu erkekte tık yok. Cinsiyetçi maço erkek kalıbı hiçbir taviz vermeden bütün dışlayıcılığıyla yerli yerinde duruyor.

Halbuki “erkeksi demek bile kötü” diyor küçük kız. Bir çikolata firması promosyon olarak çocuklara hediye dağıtıyormuş; kızlara saç tokası, erkeklere ejderha oyuncak. Payına düşen tokaya isyan ediyor kız: “Belki biz ejderha seviyoruz.” Aaa, ne münasebet canım, biri şu kıza ne sevmesi gerektiğini öğretsin lütfen. Bir kızın ejderhayı tokaya tercih etmesi normal değil tabii ki. Küçükken bize anormal diye öğretilen onca şeyin ne kadar normal olduğunu anladığımızda epey büyümüştük, ben ve yaşıtlarım. Önce kadınlığın ve erkekliğin tek tip olmadığını görüp şöyle bir rahatlamamız gerekti, sonra LGBTİ parça parça görünür oldu. Ama asıl queer kavramı ile anormalin normalliği tescillendi. Artık gender fluency kavramı var. İsmi öyle olmasa da bu kavrama çok seneler önce Karanlığın Sol Eli’nde rastlayıp büyülenmiştim. Bu varoluşsal bir devrim olmalı. Çünkü insan cinsiyet akışkanlığını içselleştirebilirse, artık her türlü cinsiyetçi kalıba karşı, hatta —bu o kadar temel bir konu ki— her türlü kalıba karşı düpedüz çeliklenmiş hâle gelir herhalde.

Cinsiyet konusundaki bu çeşitlilik kadın kavramıyla birlikte yoluna devam edebilirken cinsiyetçi erkek hâlâ aynı taviz vermez noktada duruyor. Dolayısıyla dışladığı, aşağıladığı, sömürdüğü bütün bu çeşitliliği karşısına alıyor. İşte feminizm bu cinsiyetçilikle savaşan karşı grubun tümünü kapsıyor artık. Tersini düşünenler olsa da, bence feminist yürüyüşler kapsayıcılığın, çeşitliliğin de kutlamaları aslında. Kalıpların yıkılmasının, anormalin normal olmasının hafifliği, bir araya gelişlerdeki coşkuyu ve neşeyi yaratan. Hem kutlama hem isyan hem de bir tür dağıtma hâli.

Maksim Gazinosu’nun 40 yılık müdürü Abdullah Bey’in bir türlü anlamadığı şey, normal hayatlarında ağırbaşlı, içine kapanık olan Türk kadınları nasıl oluyor da Kadınlar Matinesi’ne gelince bu kadar dağıtabiliyor. Halbuki bilmiyor ki, o ağırbaşlı olmaya mecbur edilen Türk kadınları için her şeyin mübah olduğu tek yer Kadınlar Matinesi’dir… Kadınlar Matineleri’nin en gözde sarkıcısı tahmin edileceği gibi Zeki Müren’di. ‘‘Zeki Müren'in çıktığı matinelere her mevkiden, her kültürden kadın gelirdi...’’ diye anlatıyor gidenler.

Kadınlar… Bütün baskıları kaldırmış, bütün yasaklara isyan etmiş, bütün tıpaları atmış, şartsız, kayıtsız, pervasız, o sahnedekine, yalnız ona dönmüş. Sanki dünyada o an, sadece o beyaz smokinli genç adam var. Hayatlarında sadece tahayyül ettikleri, filmlerde seyrettikleri, o şaşaalı, şehvetli, yasak hayatı, burada, onunla yaşıyorlar.1

Zeki Müren ve kadınlar matineleri, 1960’lar, kaynak: @eski_istanbullu

Benim hatırladığım tek gazino, tam da Taksim Meydanı’na yaraşır tuhaflıkta bir cephesi olan Maksim Gazinosu. Aslında meydana bakan süslü cephe, öndeki 1914 tarihinde yapılmış olan Majik Sineması binasına ait, ama arkada kalan gazino binasının öne uzanan daracık girişi de bu cepheye yapıştığı için gazinoyla özdeşleşmiş. Şimdi her iki binanın yerine yapılan otel açılmak üzere. Senelerdir yaya kaldırımını kapatan inşaat panoları sonunda kaldırıldı, pasta kreması gibi bembeyaz neoklasik bir bina cephesi çıktı içinden. Arkasında çok katlı yeni bir bina saklı.

Taksim Meydanı’nda
‘Maksim Gazinosu cephesi’, 2019
(fotoğraf: İpek Yürekli)
ve 1960’lar ve 1970’ler

“Ama güzel oldu” diyor kapıdaki görevli, “haziranda açılıyor, bekleriz.” Ay hadi inşallah. Eski cepheyle yeni ek arasındaki boşlukta teraslı bir lokanta olacakmış. Şöyle bir kapıdan bakınca gördüğüm, inşaat öncesi en son —İstanbul’daki her büyükçe boşluğun kaçınılmaz makus kaderi olarak— otopark hâline getirilen büyük salonun eski görkeminden eser kalmadığı.

Maksim Gazinosu içi 2008 ve
Seyyal Taner cüretkâr kıyafetleriyle sahnede, 1970’ler

Taksim’deki Maksim Gazinosu’nun cephesinin tamamlayıcısı ışıklı dev yazılardı; katı bir hiyerarşiye göre boyutlandırılmış ve sıralanmış solist isimleri. Bu yazılar, henüz dini tavsiyelerden ‘çorba köfte’ye değişik içerikle hayatımızın parçası hâline gelmiş dijital yazılı cephelerin şehri kaplamadığı günlerde, meydanı çevreleyen binalar arasında şüphesiz dikkat çekiciydi. Maksim’in diğer gazinolara göre çok daha kaliteli olduğu, girişte kırmızı halılı merdivenden inilip büyük salona gelindiği, gösteri sırasında yemek gürültülerinin kesildiği, yazılardaki hiyerarşinin sahneye de —fasıl, uvertürler, dansöz, assolist sıralaması şeklinde— yansıdığı anlatılanlar arasında.2

Maksim Gazinosu ile
sinema/tiyatro girişleri yan yana
1950’ler ve 1970’ler

Meyhanenin alafrangası diye anılan gazinolar 1960’ların ve 70’lerin İstanbul gece hayatının önemli bir parçası. Karanlık işlerle ilişkilerinin su yüzüne çıkması ve zamanla maço erkek kültürünün iyice baskın hâle gelmesiyle cazibesini kaybetse de başlangıçta kadın erkek birlikte müzik dinlenip eğlenilen popüler yerler.

Maksim gazinosu ilk olarak 1921’de Amerika kökenli Frederick Thomas tarafından gece kulübü olarak açılıyor.

Osmanlı ve Türkiye’ye hem eğlence hayatını hem de Jazz kültürünü getirmiş olan Thomas, New York Times gazetesinin 8 Temmuz 1928 tarihli sayısında “Jazz’ın Sultanı” olarak anılır. Cumhuriyet öncesinde Osmanlı sosyetesi ve işgal güçlerinin uğrak yeri olan Maksim, Cumhuriyet sonrasında Türkiye Cumhuriyeti’nin modernleşme çabalarının bir halkası olarak batı kültürünü yeni İstanbul sosyetesine getiren en önemli mekanlarının başında yer alır…Thomas’ın ardından Maksim bir çöküş dönemi yaşar… 1950’lerin sonunda artık bir batakhaneden farksız hale düşünceye kadar karanlığa gömülür… Yıl 1959 olduğunda Maksim’in ve tüm gazinoların kralı olacak bir isim çıkar ortaya. Fahrettin Aslan, …Maksim’i sil baştan yeniden yaratır. Yeni dekor, yeni ışıklar, yeni sahne programları, yeni ses sistemleri, yeni bir eğlence anlayışı... Maksim küllerinden doğmaya hazırdır artık.

Türk filmlerindeki kötü gazino patronu tiplemeleri bir yana, Maksim Gazinosu patronu ile ilgili nahoş iddialar muhtelif. Sanatçılar için ‘baba’ figürü olması ‘sever de döver de’ anlayışıyla taçlandırılıyor.

Hikâyenin birinde dönemin cumhurbaşkanı gazinoya gelecektir. Maço patron queer assolistini uyarır; devlete saygıda kusur etmeyecek, sahnede öyle abuk sabuk kıyafetler giymeyecek, smokinden şaşmayacaktır. Assolist kafasının dikine bir insan olarak inadına gladyatör kıyafetiyle sahneye çıkar, o yetmez cumhurbaşkanının masasına oturup onunla sohbet de eder. Patron küplere biner ve gecenin sonunda assolisti tokatlar. Böylece devlet, maço, queer kahramanlarının yer aldığı bu hikâyenin sonunda assolist ile gazinonun yolları ayrılır.

Bu minvalde tekme tokat ilerleyen gazino kültürü öncesi ve sonrası Taksim’den dört fotoğraf var önümde; devlet, cinsiyet, şehir ilişkilerini gösteren.

Birinci fotoğraf 1940’larda çekilmiş. İstanbul’un sekülerleşme planı olarak adlandırılan Prost planı sonrası, Topçu Kışlası’nın izlerinin silinmesiyle sivilleştirilmiş Taksim Meydanı’na açılan Gezi Parkı’nda, devletin teşvikiyle evlerinden çıkıp kamusal alanları kullanan kadınların sağlıklı, temiz aileleriyle oluşturduğu nezih tablo.

İkinci fotoğraf 1987 tarihli bir gazete kupürünü gösteriyor. Devletin yasaklarına, baskılarına isyan eden LGBTİ bireylerin açlık grevi yapması haberi bu. Mekân, o dönem ‘anormal’, hastalıklı kabul edilen LGBTİ bireylerin sosyalleşme alanı hâline gelmiş olan ‘kurtarılmış bölge’ Gezi Parkı’nın merdivenleri.

Üçüncü fotoğraf 2013’ten, yüzüne gaz sıkılan kırmızılı kadın fotoğrafı. Gezi Parkı’nda cumhuriyet tarihinin gelmiş geçmiş en büyük ve en kapsayıcı sivil protestosu başlıyor. Kadın erkek eşitliğine inanmadığını gururla söyleyen devlet yöneticilerinin cinsiyetçi söylemleri ana sebepler arasında. Seneler önce kadınların sokaklara çıkmasını teşvik eden devlet artık içeri girmelerini tavsiye ediyor. Kadın hareketi ve LGBTİ hareketi direnişin ön saflarında yer alıyor.

Dördüncü fotoğraf ise bugünün Taksim’inde çekilmiş, polis kalkanlarına karşı direnen feminist kadınlar.

Aynı mekânda aralıklı çekilmiş bu dört fotoğrafı,3 meydan ve park üzerinden kamusal alanlardaki cinsiyet politikaları ile devletin bu konuda gücünü kullanış veya kullanmayış şeklini örneklemek için seçtim. Her meydan gibi bir güç sembolü olan Taksim Meydanı, sayısız gösteri ve sayısız engellemeyle, yeniden yeniden düzenlemelerin ağırlaştırdığı yüküyle, darmaduman çirkinliğiyle, din ve devlet binalarından bağımsız sivil ve kapsayıcı hâliyle hep gönlümü çelmiştir.

Anlaşılan o ki, bir yanda yükselen cami ve diğer yanda park meydan ilişkisini kesen polis otoparkıyla artık bu sivilliğe bir süreliğine veda vaktidir. Feminist gece yürüyüşünün gece duruşu hâline getirilmesine şaşmamalı. Her türlü sömürüye —avaz avaz şarkılar söyleyip neşeyle dans ederek— karşı olduklarını gösteren genç yaşlı binlerce kadını kapana kıstırıp, gazladıktan sonra, derme çatma festival yerindeki türlü saçmalık satışı da, 187 bin laleyi meydana getirmek de artık gönül almaya yetmez.

Zaten 14 Şubatseverlerin aksine 8 Martseverlerin tercihleri hayli net, pankartta yazdığı gibi; “gülün sende kalsın gülüm, bana eşitlik lazım.”

8 Mart 2019 fotoğrafları:
İpek Yürekli

1. Nezihe Araz, kadınlar matinesinde Zeki Müren dinleyen kadınları böyle anlatıyor; İşte Benim Zeki Müren sergisinden.

2. Dilek Yürekli’ye teşekkürlerimle.

3. İlk iki fotoğrafın seçimine Mayıs 2018’de Boğaziçi Üniversitesi’nde yapılan Şehrin Doğası Sempozyumu’nda Cana Bilsel ve Cenk Özbay’ın arka arkaya gelen sunumları ilham vermiştir.

binalar ve insanlar, gazino, Gezi, İpek Yürekli, kent, LGBTİ, Maksim Gazinosu, mimarlık, queer, şehir, Taksim, toplumsal cinsiyet