İngilizler de her millet gibi ara sıra aşka gelip, “Ya biz ne kadar da şahane bir ülkeyiz” diyerek, haydi bunu cümle âleme gösterelim hevesiyle büyük sergiler, festivaller düzenliyor. Mimarlık tarihine kristal bir saray hediye eden Büyük Sergi’nin yüzüncü yılında Festival of Britain organize ediliyor, yıl 1951.
Britanya Festivali’nin öncelikli amacı, II. Dünya Savaşı’nda 450.000 insanını kaybetmiş ve şehirleri yerle bir olmuş yorgun bir ülkeye moral vermek. Yani aslında cümle alemden çok sıradan insanlar hedefleniyor. Merkezi Londra’da olmak üzere bütün ülkeye yayılan bir sergi sistemi düşünüyorlar. Bu eşitlikçi tavır muhalafetin hiç hoşuna gitmiyor. Hatta Winston Churchill festivali üç boyutlu sosyalizm propagandası olarak tanımlıyor. Ülkeye dağılmış sergiler yanında bir de kıyı kıyı dolaşan sergi gemisi Campania var.
Campania Festival Gemisi kataloğu
Campania bana 1926’da gencecik Türkiye Cumhuriyeti’nin tanıtım amaçlı düzenlediği Akdeniz, Kuzey Denizi, Baltık Denizi kıyılarını dolaşan ve onbinlerce kişi tarafından ziyaret edilen “Karadeniz Seyr-i Türkiye” projesini hatırlattı. Dönemin ticaret bakanı Ali Cenani Bey’in seyyar sergi vapuru fikriyle başlayan proje kapsamında, ülkenin o dönemki mütevazı kaynaklarıyla ürettiklerini, çağdaş dünyanın parçası olma niyetini ve potansiyelini sergilediği Karadeniz gemisi, İngiltere, Avrupa ve Rus şehirlerine uğrar, her limanda büyük ilgiyle karşılanır; Türkiye’den gelmiş iyi eğitimli, kültürlü, heyecanlı bir grup insan ülkelerinin yeni hâlini merak edenlere, yerel yöneticilere, iş ve sanat dünyasının ileri gelenlerine ev sahipliği yapar. İkinci kaptan Süreyya Gürsü, gemideki canlı, neşeli, poizitif ortamı anılarında detaylıca anlatır: “Vakit, gece yarısını geçti. Dans, hâlâ hararetini muhafaza ediyor.”
ve geminin balo salonuna dönüştürülen
kış bahçesi, mimar: Asım Kömürcüoğlu
ve Naci Meltem, 1926
Karadeniz gemisi, memlekete döndüğünde yıllarca iç ve dış hatlarda yolcu gemisi olarak hizmet verdikten sonra 1954’te hurdaya çıkıyor ve sökülüyor. Eski bir savaş gemisi olan Campania ise 1952’de işi biter bitmez aynı kaderi yaşıyor. Gemilerin kaçınılmaz sonu: geri dönüşüm.
Britanya Festivali’nin merkezi, Londra’da, o zamanlar hiç de popüler olmayan bir yerde kurulmuş: Thames nehrinin South Bank olarak anılan güney kıyısında. South Bank o zamanlar mimar Jane Drew’un yorumuyla, “Charles Dickens romanlarındaki sefaleti yaşıyor.” Jane Drew ve kocası Maxwell Fry festival merkezindeki binaların tasarımında görevlendirilen mimarlar arasında. Bölgede festival için yapılan en önemli bina, Robert Matthew ve Leslie Martin tasarımı olan ve halen yoğun olarak kullanılan Royal Festival Hall [Kraliyet Festival Salonu]. Daha projenin başında “halkın yeri” olarak tanımlanan binanın farklı kotlarda farklı yönlere açılan, herkese her daim açık olan fuayesi bu tanımın hakkını veriyor. Projenin Martin’e ait ilk eskizi, “kutu içinde yumurta” çizimi. Bina bu isimle de anılıyor.
fotoğraf: İpek Yürekli
Bölgedeki, halkın yeri olma düsturuna yakışan, herkese açık fuayelerden bir diğeri National Theatre’a ait. South Bank’teki Royal Festivall Hall’le başlayan kamusal kültür binaları serisi, 1957’de National Film Theatre, 1967’de Queen Elizabeth Hall, 1968’de Hayward Gallery, 1978’de National Theatre’la devam edip bir brütalist mimarlık sergisi hâline dönüşüyor. Her ne kadar kralın nükleer santrala benzettiği bu binalardan çok insan nefret etse de, hepsi aslına uygun şekilde yenilenip yoğun şekilde kullanılmaya devam ediyor.
mimar: Denys Lasdun, 1978,
fotoğraflar: İpek Yürekli
Britanya Festivali’nin South Bank’deki kutu içindeki yumurta binası dışındaki binalarının geçici olması istenmiş. Jane Drew’u çok heyecanlandıran bu talep, kocası ve ortağı Maxwell Fry’ın hiç hoşuna gitmemiş; “Ne yani mimarlık bu kadar önemsiz bir şey mi” diye düşünmüş. Drew Londra’da, mimarinin geleceğine yönelik, yaratıcılığı tetikleyen, ucu açık ve deneysel bulduğu1 bu işe yoğunlaşırken, Fry İngiliz hükümetinin görevlisi olarak İngiltere’nin Batı Afrika sömürgelerine gidiyor. Gittiği yer –üç buçuk asır boyunca on üç milyondan fazla kölenin gemilere yüklendiği elli köle rıhtımı bulunan– bugünün Gana sınırlarında yer alan Gold Coast sahilleri. Drew’un da bir müddet sonra ona katılmasıyla mimar çift için Afrika günleri başlıyor.
1940’ların sonlarında İngiltere Afrika sömürgelerinde son demlerini yaşarken Drew ve Fry burada başta eğitim binaları olmak üzere bir çok kamusal projeye imza atıyorlar. Amaçları, dünyayı daha iyi hâle getirecek mimarlık idealiyle hayatlara katkı sağlamak. İdealist olmalarına idealistler ama Batı Afrika’da yerlilerin yaşadığı yerden bir tampon bölgeyle ayrılmış beyazlar bölgesinde kalıyorlar ve iş dışı zamanlarını da gene bu bölgedeki, kapısında İngiliz bayrağı dalgalanan Avrupalılar kulübünde geçiriyorlar. Hatta Fry bu kulüpteki bir kart oyununda birisinin Afrikalı aşçısını ödül olarak kazanıyor.2 Ne desem bilemiyorum. Herkesin ideali farklı tabi. “Biz diğerlerinden üstün olduğumuza inanmak üzere yetiştirildik”, diyor Drew dürüstçe.
Jane Drew’a zor kadın diyenler var, ama yani sesi çıkan çoğu kadın için bu denmez mi? Gençliklerinde karşılaştığı Afrikalı mimarlar ise onu sevgiyle anıyor. John Owusu Addo, “çok iyi bir kritik” olduğunu söylüyor. Henry Wellington ise, “çok tatlı ve kibardı, mimarlık konusunda da çok tutkuluydu”, demiş. Daha içe dönük ve soğukkanlı olan Fry ile birbirlerini tamamlıyorlarmış. Drew ve Fry, Afrika projelerinde alışık olmadıkları sert, sıcak ve rutubetli tropik iklime uygun bir mimari arayışına giriyorlar. Temel olarak güneşten korunmak ve hava akımından yararlanmak üzerine ortaya koydukları pasif iklimlendirme prensiplerini de Tropik Modernizm adı altında topluyorlar.
Batı Afrika okulu projesinin maketi üzerinde çalışırlarken, 1945
ayrılmış sayısında çıkan
Gordon Cullen çizimi, 19533
Tropik Modernizm, Batı Afrika’da sömürge mimarlığı olarak başlasa da 1957’de Gana’nın bağımsızlığını kazanması sonrasında yeni cumhuriyetin simgesi hâline geliyor. İlk Gana başbakanı Kwame Nkrumah modern mimarlığın ilericiliğini yeni Gana için çok uygun görüyor. Bunu okuyunca bizdeki erken cumhuriyet döneminin simge modern yapılarını ve özellikle Seyfi Arkan mimarlığını hatırlamamak zor. Bu arada 1950’lerde Londra’daki Architectural Association, Maxwell Fry önderliğinde bir Tropik Mimarlık bölümü kuruyor ve Kumasi’de kurulan Kwame Nkrumah Bilim ve Teknoloji Üniversitesi KNUST’un Mimarlık Fakültesi’nin gelişmesine de katkı sağlıyor. Bu fakülte 1960’larda Tropiklerin Bauhaus’u olarak anılıyor. Tropik Modernizm Afrikalı genç mimarların benimsediği ve uyguladığı bir yaklaşım hâline geliyor.
mimar: John Owusu Addo ve Nikso Ciko,
Kumasi, 1967
Nkrumah’ın bağımsızlık sonrası en büyük amacı özgür Afrika’yı birleştirmek. Bu amaçla yapılan ilk büyük konferans için seçtiği yer, ironik bir şekilde İngiliz sömürgesinin son yıllarında yapılan bir Drew ve Fry binası: Accra Sosyal Merkezi. Nkrumah binadan da mimarlardan da memnun kalmış olmalı ki Gana Ulusal Müze projesi için de Drew ve Fry’ı davet ediyor. Onlar da bu binayı ortakları Denys Lasdun ve Lindsey Drake ile birlikte Tropik Modernizm prensiplerine uygun olarak geliştiriyorlar.
mimar: Jane Drew, Maxwell Fry,
Lindsay Drake, Denys Lasdun, Accra, 1957
Lasdun, daha önce bahsi geçen ve benim çok bayıldığım National Theatre’ın mimarı olduğu gibi, hayatta gördüğüm en ilginç üniversite yurt binalarından olan Norwich’deki East Anglia Üniversitesi’nin Norfolk Terrace Halls binasının da, Londra’da University College of London (UCL) kampüsü içinden geçerken insanın gözünü yakalayıveren Institute of Education binasının da tasarımcısı. Kendisine brütalist mimarlık ustası diyebiliriz. Yeraltından bir anda yükselmiş veya bir yerlerden kopmuş gelmiş binalar. Yeryüzünün doğal bir uzantısı olmak ile uzaydan gelmek arası bir gerilim.
East Anglia University, Norwich, 1968
Tate Britain’da karşıma çıkan Christopher Wood’un –henüz inşaatı bitmemiş Villa Savoye’un terasındaki zebra resmi–, Zebra ve Paraşüt bambaşka niyetlerle çizilmiş olsa da brütalist mimarinin yarattığı gerilimi çok güzel anlatıyor bence. Bambaşka niyetler derken, aslında niyetten habersiziz ama bu resimdeki nesneler arası alakasızlık Wood’un sürreal resme geçişi olarak yorumlanmış genellikle. Bana çok da gerçekçi geldi resim. Hayat ve de mimarlık tam da böyle alakasız şeylerin bir araya gelişi değil mi? Ama o zebra üst kattaki terasa nasıl çıktı bilmem, belki arkadaki paraşütle atlamıştır. Belki de binayı zebranın etrafına inşa etmişlerdir. Her şeyin mantıklı bir açıklaması var.
Villa Savoye’un terasında turistler, 2019, mimar: Le Corbusier ve Pierre Jeanneret, Poissy, 1931, fotoğraflar: İpek Yürekli
İngilizler Batı Afrika’da Tropik Modernizm’i geliştirdiklerinde, yerel mimarlıktan feyz alabilecekleri pek de bir şey olmadığını iddia ediyor. Zaten Afrikalıları da ilkel buluyorlar. Halbuki Avrupalılar farkında olmasa da bölgenin tarihinde büyük uygarlıklar var, dolayısıyla yere ve iklime uygun mimarlık kültürleri de mutlaka olmalı. 300-1200 yılları arasında altın zengini Gana İmparatorluğu, zamanının önemli uygarlıklarından biri olarak biliniyor. 12. ve 17. yüzyıllar arasında var olan Mali Uygarlığı ise hem ticaret hem eğitim konularında çok ileri. Sahra çölünün kıyısındaki çölün kraliçesi namlı Timbuktu şehri 12. yüzyılda kurulan dünyanın ilk üniversitelerinden birine ev sahipliği yapıyor.4 Timbuktu Üniversitesi, çağdaşları gibi din ve felsefe eğitimi veren medreselerle başlamış olsa da zamanla coğrafya, astronomi, tıp ve tarih konularını da bünyesine alıyor. Bir dönem bulunduğu şehrin en önemli gelir kaynağı kitap satışları oluyor. Sömürgeci Avrupalıların varsaydığının aksine Afrika’da 1. yüzyıldan itibaren yazı sistemleri kullanılıyor zaten.
Kıtanın iliğini kurutan, sömürgelerden de önce, daha doğrusu sömürgeciliğin de yolunu açan yüzyıllar süren köle ticareti. Afrika her yerde olduğu gibi, iyiliğin, kötülüğün birlikte yürüdüğü bir yer iken dengeler alt üst oluyor. Avrupalılar köle ticaretiyle birlikte kıta boyunca Afrikalıları birbirine düşüren acımasız bir köle avı başlatıyor.5 Bunun sonunda uygarlıklar yıkılıyor, vahşet kazanıyor. Sömürgeci ülkeler bu yıkım sonrası kıtanın üstüne rahatça çöküyor.
İngiltere’nin batı kıyısında bir liman kenti olan Bristol’ın merkezindeki Colston Caddesi’nin orta yerinde heykelini kaybetmiş koca bir boş kaide duruyor. Dört bir yanına levhalar konmuş: 1636-1721 yılları arasında yaşamış Edward Colston’un ne kadar şahane, cömert, hayırsever bir adam olduğunu anlatan gözyaşartıcı yazılar ve rölyefler. Şu anda yerinde olmayan Colston heykeli 1895’te dikilmiş. Kaideye daha yakın zamanlarda sonradan eklenmiş bir levha daha var. Meğerse adamın yaptığı bütün o yardımların parası köle ticaretinden gelmemiş miymiş? Daha önemlisi köle ticareti yoksa kötü birşey miymiş? Bu haksızlığa tahammül edemeyenler 2020 yılında heykeli alaşağı edivermişler, yuvarlaya yuvarlaya cumburlop rıhtımdan suya. Layığını bulmuş Colston efendinin itibarı.
Peki bu heykeli dikenler etrafa cömertçe saçılan paranın köle ticaretinden geldiğini bilmiyor muydu sanki? Yapılan eziyetlerin, işkencelerin, sönen hayatların, acımasız sömürü düzeninin farkında değiller miydi? Elbette farkındalardı. Colston 1680’de köle ticaretinin tekeli hâline gelen African Company’ye giriyor, 1689’da ise şirketin en yetkili yöneticisi hâline geliyor. (6) Gizli saklı bir şey yok yani. Bu duruma veya benzerlerine karşı durup durmamak, daha da önemlisi bile bile faillere saygı duyup duymamak tercih meselesi sadece. Bir gün insanlık paraya ve güce saygı duymaktan vazgeçip adil olana saygı duymayı tercih eder mutlaka.
Başkalarının hakkını yiyerek cömert olmak, namım yürüsün demek, hele de saygı görmek pek rahat. Ama gün gelir, birileri durun bakalım der; o vakte kadar sürer bu saltanat. Buna inanayım ben en iyisi.
1. Cathy Newman, Bloody Brilliant Women: The Pioneers, Revolutionaries and Geniuses Your History Teacher Forgot to Mention, William Collins, 2019.
2. Age.
3. Christopher Turner, Tropical Modernism: Architecture and Independence, V&A Publishing, 2024.
4. Raimondo Luraghi, Sömürgecilik Tarihi, E Yayınları, 2019 (1975).
5. Max Siollun, What Britain Did to Nigeria: A Short History of Conquest and Rule, Hurst & Company, 2024
6. Nigel Sadler, The Legacy of Slavery in Britain, Amberley, 2018.
brütalizm, İpek Yürekli, Jane Drew, kölelik, Maxwell Fry, mimarlık, South Bank, sömürgecilik, Tropik Modernizm