binalar ve insanlar
Mütevazı Erkekler
ve İsyankâr Kadınlar
CAMİ

Tabiatın her bahar, sanki arada hiçbir şey olmamış gibi, yeniden çiçeklerle, yeşillerle, böceklerle, arılarla coşması kadar teselli edici ne olabilir hayatta?

Hayatın devam edişinin sevinci içindeki bir bahar sabahı gittim oraya. Uzayıp giden kırlara bakarak iniyor insan aşağıya. “Ezber bozan cami” dedikleri bu binanın en güzel yeri, yaklaşırken inilen, topoğrafyaya oturmuş taş basamaklar. Mimarının dediğine göre, İslam felsefesindeki tevazudan yola çıkılarak yapılmış, tevazu simgesi bir yapı imiş bu. Ama sonra şu işe bakın, şaşırtıcı bir şey olmuş ve bina bir anda çok meşhur hâle gelmiş. Eminim istemeden olmuştur. Cami mimarisi tanıtımında tevazu gibi kavramlara vurgu yapılması oldukça iğreti duruyor.

İsim yapmış mimarlar alçakgönüllülükleri ile değil de daha çok ‘ego’ları ile tanınırlar. Kullandıkları dil, tavır ve giyim tarzı ile adeta varlıklarını bulundukları mekâna nakşederler. “Mimar kendi imajını tasarlamalı mı?” sorusu boşuna değil. Tasarlayanın zamanla tasarlanmışa dönüşme hâli, çok sıkıcı da olsa, doğal olmalı. Ama tasarladığına duyduğu sınırsız hayranlıkta bir tuhaflık var. Onu da tabiata kafa tutan yaratıcılık için harcanan emeğe, değiştirme gücü için gereken cesarete verelim. Sonuçta mimarlık doğası gereği iddialı bir iş.

Bu yapının çok da heyecan verici olduğunu düşünmüyorum. Araziye oturuş, binaya yaklaşım, malzeme kullanımı, günbegün daha çok sitenin doluştuğu kır peyzajına bakış ve bu peyzajın parçası olmaya çalışan hâl, zorlama da olsa yerli yerinde. Ara mekânların taş dokusu ve ışığı, ama en çok da yer döşemesi etkileyici.

Sancaklar Camisi, duvarlar,
minare ve basamaklar
Sancaklar Camisi,
ara mekânlar

“…Aralarından süzülündüğünde yatay duvarların, beden ve bakış deneyimi açısından, alanın hem zamansal hem de mekânsal algısını uzattığı fark ediliyor. Bu algı manipülasyonu, zemin kaplamasının parçalı artikülasyonuyla güçleniyor… Beton plakaların altında yükselen kaba yonu ince sıralı taş duvar blokları dingin, yavaşlatılmış bir atmosferi yoğunlaştırıyor… Kapıdan geçer geçmez zihne vurulan ilk imge, bütün mekânı kat eden ve kıble duvarı olduğu kavranan çıplak, brüt beton yüzeyin üzerinde kayan ışık/gölge blokları: Gün/güneş ışığının düşey yöndeki beton kalıp izleriyle kesişerek ortaya çıkardığı perdemsi görsellik, yapay aydınlatma ile de güçlendirilmiş bu eğik yüzeyi bir temaşa ekranı olarak tanımlıyor…”

“…ziyaretçiyi dünyevi düzlemden kopartan farklı aydınlatma tercihi, sorgulama ve bilinç ile ilgili en güçlü metafor. İç mekânda yüksek kontrastta renkler eriyor ve akromatik bir algı oluşturuyor. Renklerin yerini alan derin gölgeler, grinin pek çok tonunu yansıtıcı ve emici yüzeyler sayesinde formların konturları ya eriyor ya da kıble duvarına yaklaştıkça keskinleşiyor…”

Sancaklar Camisi, kadınlar bölümüne
ve kadınlar bölümünden bakış

Peki içeri girince içini sıkıntı basan bir tek ben miyim? Ezilmiş kubbe simülasyonu, karanlık içindeki teatral aydınlatma ve kibar renkler; hepsi bir yana, en çok kadınlar için ayrılmış şu ayakkabılık bölümü önündeki düdük kadar yer bende derin bir üzüntü hissi yaratıyor. Bir ibadet yerini erkekler ferahfeza kullanabilirken, kadınların neden bir köşede sıkışması gerekiyor, halen anlayamıyorum. İkna edici bir sebebi olmadığı hâlde, mekânın illaki ayrılması gerekiyorsa, neden iki eşit parçaya bölünemiyor da ya arkada ya kenarda birtakım köşeler kadınlara lütfen veriliyor hâlâ? Bu camide de aynı, net olarak kenara itilmişiz. Kısaca bu minvalde benim açımdan herhangi bir ‘ezber bozan’ yenilik yok.

Ne zaman bir camiye girsem aklıma geçmişte bir gün rastladığım, Sultanahmet Camisi’ndeki bir mevlitten sonra, yeniyetme cami görevlilerinin “eyvah kadınlar her yere dağılıyor” diye bağrışarak, sakince camiyi inceleyen kadınların peşinden telaşla oraya buraya koşuşturması geliyor hep. “Pis böcekler her yere yayılıyor, şu köşeye sıkışıversinler işte” paniği, gülmek ile ağlamak arası bir his yaratıyor insanda. Tevazu ve hoşgörü her köşeye hâkim.

8 Mart 2018 feminist gece yürüyüşü, fotoğraf: Dokuz8News,
kaynak: 5Harfliler

Bir mekânda erkek baskınlığı yok edilmeden, orada tevazu olduğuna inanmam zor sanırım. Ne de olsa erkeklerin de alçakgönüllülüğü malum. Her girdikleri ortamda bir hiyerarşi yaratmaya meraklıdırlar. Bu hiyerarşiden kurtulmak, herkes için özgürleşmek demek. İşte o yüzden son ayların en özgürleştirici faaliyeti, 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü’ne katılmak oldu. Çok renkli, çok eğlenceli, çok neşeli ve çok kadın bir geceydi. Ölü taklidi yapmaktansa yağmur altında şarkılar söyleyerek, sırılsıklam dans ederek yürümeyi seçen bu kadınların bütün yürüyüşlerinde, el emeği göz nuru hazırlayıp getirdikleri posterlerin, diğer gösterilerde kolay kolay rastlanmayan yaratıcılığı her zaman insanın içini açıyor. Tek tük erkekler de var arada. Yanımda bir tanesi kız arkadaşının koluna sarılmış, “beni sakın bırakma, korkuyorum” diyor.

Korkmasına gerek yok tabii, sayısız örnekle sabit; herhangi bir kadın erkek çatışması varsa, en başta devlet mutlaka erkekleri korur. Kadınlara, olmaz ama, olur da silah zoruyla defalarca tecavüze uğrarlarsa veya biri kemerle boğazlarını sıkarsa falan, sessiz olup karşılık vermemeleri gerektiği öğütlenir yargı tarafından. ‘Aşk’ına karşılık bulamayıp mecburen katil olan ‘kalbi kırık’ erkekler ise, hâkim karşısında süklüm püklüm durup ceza indirimini kapıverirler. Kadın erkek topyekûn mücadele gerektiren bir haksızlık durumu. Ne yazık ki, temelde benzer haksızlıklarla karşılaşmak için bu kadar uçlara gitmek gerekmiyor.

Doğruları eğrileri göstermeye, konuşmaya, anlatmaya, açıklamaya doyamayan, her şeyi her zaman en iyi bilen erkekler, birçok alanda olduğu gibi, mimarlık ortamında da baskınlar. “Sanat ve tasarım okullarında nüfus çoğunluğunu oluşturan kız öğrenciler, mezun olduktan sonra nereye kayboluyor olabilirler?” sorusunu soran Kibele Yarman gibi meraklanmamak mümkün değil; mesleğin içinde bunca kadın varken mimarlık neden çoğunlukla erkek isimleriyle anılır? Daha yetenekli oldukları için değil herhalde. Kadınların çoğunun hayat gailesi içinde darmaduman edilmesi, sebeplerden biri olmalı. Çünkü, tabiatın teselli edici sürekliliği gibi, günlük hayatın devamı sorumluluğunu da kadınlar üstlenir genelde. “Çocuk bakmak için iş hayatına ara vermesi gerekenin kadın olduğunu mu düşünüyoruz?” gibi basit sorularla olayı netleştiren Neslihan Şık durumu şöyle özetlemiş:

“…kadın mimarlar, adlarının anılması ve büyük ya da önemli işler alabilmek için erkek meslektaşlarından farklı olarak, çok ama çok yetenekli olduklarını ispatlamalılar; müşterinin —ve iş arkadaşlarının ya da patronun— güvenini kazanmak için daha fazla çalışmalı, hiç hata yapmamalılar. Üstelik yetenekli olmaları gereken alan sadece meslekleri de değil…”

Gece yürüyüşünde “Hiç öpme kendim uyandım” diyen Pamuk Prenses’in yanındaki ‘isyankâr’ kadının taşıdığı “Tabuları Yıkarım, Bulaşıklara Karışmam” posterinin çağrıştırdığı gibi; mimarlıkta tabu yıkmaktan, ezber bozmaktan bahsedeceksek, kubbelerden, biçimlerden değil de, işe bulaşıklardan başlamakta fayda var.

İstiklal Caddesi’nde 8 Mart
feminist gece yürüyüşü
{Aksi belirtilmedikçe tüm fotoğraflar: İpek Yürekli}

binalar ve insanlar, cami, cinsiyetçilik, İpek Yürekli, kadın, kadın hakları, mimarlık, Sancaklar Camisi, tasarımda kadın, toplumsal cinsiyet