Fatih Akın, Paramparça
[Aus dem Nichts / In the Fade]
(2017), kaynak: IMDb
Peyderpey
Paramparça

“En az benim kadar Almandı.” Fatih Akın’ın yeni filmi Paramparça’yı [Aus dem Nichts], filmi izledikten sonra uzun süre aklımdan çıkmayan bu cümle ile anlatmak mümkün. “Sarı saçlı ve mavi gözlü bir Alman” olan Katja’nın hayatını (Diane Kruger), en az onun kadar Alman olan bir başkası ansızın yerle bir ediyor. Eşi Nuri (Numan Acar) ve oğlu Rocco (Rafael Santana) göçmenlerin yoğun olduğu bir mahalledeki patlama sonucu ölüyorlar. Akın’ın Altın Küre ödüllü filmi, Katja’nın bundan sonra başından geçenleri anlatıyor.

Katja, kocasının ve oğlunun katillerinin bulunmasını isterken izleyiciler de ırkçılığın nasıl işlediğini yakında görme şansı ediniyor. Nuri’nin hem etnik ve dini kökeni hem de daha önce uyuşturucu satıcılığından ceza alması nedeniyle polis bombalama eylemini siyaset ya da mafya bağlantılı bir saldırı olarak değerlendiriyor. Bombanın patladığı gün gördüğü ve daha sonra polise tarif ettiği şüphelinin televizyonda “Doğu Avrupa asıllı” olarak tasvir edilmesi üzerine “en az benim kadar Almandı” diyen Katja, kısa sürede olayın bir nazi saldırısı olduğuna kanaat getiriyor.

Paramparça, Diane Kruger,
Numan Acar, Rafael Santana,
kaynak: IMDb

Fakat polisin buna inanması çok kolay olmuyor. Filmin ilk bölümü —Akın, tıpkı Christopher Nolan’ın Dunkirk’te yaptığı gibi, filmi üç bölüme ayırmış— Katja’nın yaşadığı şok, eşinin ve kendi ailesinin acısına ortak olamamasından kaynaklanan gerginlik ve polisle mücadelesini konu alırken ikinci kısımda uzun ve sancılı bir mahkeme sürecine tanık oluyoruz. Fatih Akın’ın neo-nazi hareketi ile beraber Avrupa’da artan ırkçılık ve göçmen karşıtlığını çok güçlü ve yalın bir dille eleştirdiği filmin ana karakterinin Katja olması, filmi konu üzerine yapılan pek çok filmden ayırıyor. Almanya’da ırkçılığın nasıl işlediğini, ebeveyni ya da kendisi başka bir ülkeden göç etmemiş bir Almanın gözünden görüyoruz. Katja, kocasına uygun görülen muamelenin hedefi oluyor, sisteme karşı hareket ettikçe. Böylelikle Fatih Akın, Katja ile beraber adım adım gösteriyor ırkçılığın hayatın her alanıyla nasıl bütünleştiğini.

Wolfgang Petersen’in Truva [Troy] (2004) filmi için Helen olarak seçtiği Diane Kruger’ın performansı tanık olunan yolculuğu daha da sarsıcı hâle getirmiş. Kruger, Avrupa sinemasında tanına bir yüz. Danimarka-İsveç ortak yapımı Bron/Broen’in uyarlaması olan The Bridge ile Kruger’ın Amerika Birleşik Devletleri’ndeki tanınırlığı da arttı. Her performansını izlemiş olmamakla beraber, daha önce gördüklerimden çok ama çok farklı seviyede bir oyunculuk gösterdiğini düşünüyorum filmin ana karakterini canlandıran oyuncunun. Kruger’ı anadilinde bir karakteri canlandırırken ilk kez izlediğim için —Kruger ilk kez Almanca çekilen bir filmde oynamış— belki başka dillerde hepimiz farklı insanlar oluyoruz diyenler haklı diye düşündüm. Eleştirmenlerin başarısında hemfikir olduğu oyuncu, söz konusu performansıyla 2017 Cannes Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü kazandı.

Paramparça,
Denis Moschitto, Diane Kruger,
kaynak: IMDb

Akın aslında öyküyü ilk yazdığında filmde Katja’nın arkadaşı ve avukatı Danilo’yu canlandıran Denis Moschitto’yu ana karakter yapmayı düşünmüş. Fakat, daha sonra Kruger’le devam etme kararı almış. Filmin jeneriğinde de belirtildiği gibi, 2000–2007 yılları arasında göçmenleri hedef alan, neo-nazi NSU’nun arkasında [Nationalsozialistischer Untergrund] olduğu ve 2011’e dek çözülemeyen gerçek olaylardan esinlenmiş.

Konunun gerçekliği ve ciddiyeti, yönetmenin öyküyü kurgulamasında ve uygulamasında belirgin bir biçimde etkili olmuş. Paramparça, Akın’ın izleyiciler ve eleştirmenler tarafından beğenilen kendine özgü tarzının kakofonisinden çok uzak, dingin ve sarsıcı bir sükûneti olan bir film. Filmin, mahkeme sürecinin anlatıldığı ikinci bölümü takip eden ve Yunanistan’da geçen son bölümünde bu değişik his iyice güçleniyor. Akın, söyleşilerinde de belirttiği gibi, hikâyenin saldırganlarına çok az zaman ayırmış. Kurgusal dünyasında neo-nazilere ne söz hakkı ne de fazla görünürlük vermiş.

Hatta filmde katillerden birinin babası (Ulrich Tukur) Nuri’nin ve Rocco’nun ölümünün müsebbibi olan çiften daha fazla konuşuyor. Katja’nın süreç boyunca karşılaştığı insanlarla ve kendi ailesi ile diyaloğuna baktıkça, Akın’ın Almanya’daki ırkçılık sorununa nesiller arası bir farklılık boyutu kattığını söylemek mümkün. Yönetmen, davanın sonucunu etkileyen bir tanıkla ırkçılığın Avrupa’da Almanya’nın da ötesinde çok büyük bir sorun olduğuna işaret ediyor.

Tüm bu kompleks katmanları, hayatının neredeyse tamamını eşi ve çocuğuna adayan bir kadının, onları kaybettikten sonra yaşadığı şok, acı, boşluk ve kızgınlıkla beraber yavaş yavaş görüyoruz. Filmin pek ipucu vermek istemediğim üçüncü bölümü, Katja’nın bu sancılarının hikâyenin sonunu nasıl şekillendirdiği üzere. Yunanistan’da geçen son bölümde, Katja’nın kendisini apansızın içinde bulduğu kabustan çıkışını izliyoruz.

Filmin Amerika Birleşik Devletleri’nde gösterildiği adı olan In the Fade, aynı zamanda bir Queens of the Stone Age şarkısının da adı. Yukarıda değinilen Village Voice röportajında Akın, filmin Almanca adının tam bir İngilizce karşılığının olmadığını ve bu yüzden filmin müziklerini yapan Queens of the Stone Age grubunun solisti Josh Homme’un şarkısının adını seçtiğini söylemiş.1 Filmin Türkçe ismi de, benzer bir şekilde Akın’ın sözlerine dayanarak “hiçbir şeyden,” “yok yere,” veya “aniden” olarak tercüme edilebilecek Almanca ismini referans almamış. Filmin Türkiye’de adı Aus dem Nichts referansına bağlı kalınmadan Paramparça olarak seçilmiş. Eşini ve oğlunu bir bombalı saldırı sonucunda kaybeden Katja’nın durumunu anlatmak için yerinde ve çarpıcı bir tercih olmuş. Fakat, yönetmenin ve tüm Almanca bilen okurların hoşgörüsüne sığınarak paylaşacağım şahsi tercihim, Almanca isme biraz da olsa yaklaşmaya çalışan, “Hiçlikte” olurdu. Çünkü sevdiklerini kaybeden ana karakterin ruhsal olarak içinde bulunduğu hiçlik duygusunun fiziksel tezahürünün ne olacağı üzerine kurulmuş bir film aslında Fatih Akın’ın filmi. Bu soru beraberinde sadece Katja karakteri için değil, yaşananların tanıkları ve filmin izleyicileri için de etik sorular barındırıyor.

Bu nedenle Akın’ın, Almanya’daki saldırılardan yola çıkarak, dünyanın pek çok yerinde izlenebilecek küresellikte bir film yaptığını düşünüyorum. Filmin, ana akım Hollywood sinemasının kabul edeceği bir anlatım stili var. O nedenle, Akademi Ödülleri’nde Yabancı Dilde Film dalında aday gösterilmemesine şaşırdım.2 Hollywood sineması ile Avrupa sinemasını zorlamadan melezlemiş yönetmen. Bence iyi yazılmış, iyi yönetilmiş ve Diane Kruger’ın çok iyi bir performans sergilediği bir proje Paramparça. Fakat, Fatih Akın söyleşi ve röportajlarda zaten ödülden ziyade amacının neo-naziler ile ilgili bir öykü yazıp konu üzerine konuşulmasını teşvik etmek olduğunu söylemiş.

Paramparça, film afişi,
kaynak: IMDb

Akademi Ödülleri’ne gitmese bile filmin yönetmeni ve yazarı olan Akın’ın çabası karşılık bulmuşa benziyor. Irkçılık konusuna farklı yerden yaklaşan Paramparça 2000–2007 yılları arasında gerçekleşen neo-nazi saldırılarını, dava hâlâ sürerken, sadece Almanya değil dünya kamuoyunun da gündemine sokuyor. Bazen insanlık en önemli sorunlarıyla yüzleşmek istemiyor, ama Fatih Akın’ın o önemli sorunlardan biri olan ırkçılığı, takdir edilmesi gereken bir netlikte ve —yılgınlıktan kaynaklanmadığını umduğum— bir sakinlikle anlattığını söylemek lazım. Soranlara gönül rahatlığıyla en beğendiğim Fatih Akın filmi olduğunu söyleyeceğim filmin çok etkileyici bulduğum çığlık atan sükûnetinin, yönetmenin bundan sonraki çalışmalarına yansımalarını da heyecanla bekliyorum.

1. Orjinal metin: “You cannot really translate it. Not with the same impact. If you translated directly, it would be something like “From Nothing,” or “Out of Nothing,” or “Out of the Blue.” But “Aus dem Nichts” in German is something that has an impact.”

2. Filmle ilgili bazı eleştiriler için bkz.: The New York Times ve The Wrap.

Fatih Akın, film, Paramparça [Aus dem Nichts / In the Fade], Peyderpey, sinema, Şebnem Baran