Clint Eastwood ve Eli Wallach. 
Rotten Tomatoesun tüm zamanların
en iyi 75 western’i
listesinde
ilk sırada bir Sergio Leone filmi olan
Il buono, il brutto, il cattivo
[İyi, Kötü ve Çirkin] (1966) var;
kaynak: IMDb
Peyderpey
Pazar Western’lerine Veda

Ağustos ayının sonlarına doğru internette haberlere bakarken, TRT’nin western kuşağını yayından kaldırmasıyla ilgili bir haberle karşılaşınca hayli şaşırdım. Babamın her pazar sadık bir biçimde takip ettiği film kuşağının kaldırılması değilse de haberin gazetenin internet sayfasında bu kadar kolay görülebilecek bir yerde paylaşılması ilginç geldi. Daha önceki bir sohbet esnasında aynı kuşağı amcamın benzer bir şekilde takip ettiğini söyleyen kuzenime mesaj attım. Ve daha sonra konuyla ilgili kısmen kişisel bir yazı yazmak niyetiyle günüme devam ettim.

Birkaç gün sonra konunun hem sosyal medyada hem geleneksel platformlarda tahminimden büyük bir yankı uyandırdığını görünce şaşkınlığım ve nostaljik hislerin beslediği hüznüm biraz daha arttı. Özellikle sosyal medyada konu hakkında yorum yapanlar, tıpkı kuzenim ve benim gibi, babalarının western kuşağına olan sadakatinden söz ediyordu. Bilimsel araştırma yapanların tepkilerini göze alarak TRT’nin western kuşağının elli ya da altmış yaş üstü bir erkek kitlesi tarafından takip edildiğini söylemek mümkün. Diğer bir deyişe, aslında kuşağın elle tutulur bir ‘hedef kitlesi’ var. Bu kitlenin ve taleplerinin görünürlüğü ise muhtemelen çok güçlü değil. Nitekim sosyal medyada genellikle izleyiciler değil yakınları —daha da net olmak gerekirse çoğunlukla izleyicilerin çocukları— western kuşağının kaldırılması üzerine yorum yapmış. Elbette izleyici dağılımı konusunda daha sağlıklı bir analiz için derinlemesine araştırma yapmak gerekli.

Günümüzde medya düzeni içinde reytingler, hem izlenme oranları hem de izleyicilerin demografik dağılımını anlamak için esas ölçüt kabul ediliyor. O yüzden reytinglere bakıp western kuşağının kaldırılması konusunda “az izleniyordu” ya da “takip edenler reklam verenler için öncelikli bir grup değil” diye düşünülebilir. Fakat, halihazırda kullanılan reyting sisteminin, örneklem kullanan her araştırma gibi temsil anlamında bazı zayıflıkları var. Geçmişte hem Türkiye’de hem başka ülkelerde, ölçüm sisteminin kurulum ve uygulanmasından kaynaklanan problemler ise sistemin objektifliği konusundaki soruları artırıyor.

Reyting sistemini bu problemlere rağmen esas alırsak, yine bilimsel bir geçerlilik iddiasından uzak bir göz gezdirme sonucu western kuşağı filmlerinin total kategoride ilk otuza girebildiğini söylemek gerek. Sosyal medyada dillendirilen sadık kitlenin reyting ölçümlerinde karşılığı mevcut.

Aslında düşük reytingler de, her zaman bir iptal sebebi değil. Reyting sisteminin önemi konusunda ticari kurumlar ve kamu yayıncılığı yapan kurumlar arasında farklar olabiliyor. Geçtiğimiz yirmi yıl içinde tüm dünyada, kamu yayıncılığı yapan kurumlar artan rekabet nedeniyle modellerini tekrar gözden geçirmek durumunda kaldı. Kamu yayıncılığı modellerinde devam eden —ve zaman zaman ticari modellere yaklaşan— değişiklikler ve bunların dünya genelinde yarattığı tartışmaları bir yana bırakırsak, esas olarak bu tip yayıncılığın her içeriğin çok izlenmesini hedeflemediği söylenebilir. Kamu yayıncılığının en temel amacı ticari girişimin olmadığı durumlarda —ki bu durum pek çok ülkede artık söz konusu değil— ve ticari kâr yaratmayacağı için ticari teşebbüslerin hizmet vermekten kaçındıkları kitlelere yayıncılık hizmeti sunmak. Yine tüm dünyada hizmetin kime verildiği, içeriğin ne olacağı ve bu kararları kimin verdiği konularında, kamu yayıncılığı yapan kurumların muhtelif eleştirilerle karşılaştığını belirtmek gerek.

Sürpriz bir şekilde karşıma çıkan ve sonrasında yarattığı tartışmalarla beni şaşırtan western kuşağının iptali, beni sadece arz-talep-reyting sistemiyle ticari ve kamu yayıncılığı modelleri arasındaki manifold ilişki üzerine düşündürtmedi. Kendimi bildim bileli pazar sabahları televizyon ekranlarında görmeye alıştığım bu kuşağın yayından kaldırılışı, bazı şeylerin varlığına alışınca yoklukları ihtimali üzerine düşünmediğimi hatırlattı. Hafızam beni yanıltmıyorsa, Red Kit ve Halit Kıvanç ile “Bugün Pazar” programları sonrası yavaş ve belki bir çocuk için fazlasıyla sakin bir pazar gününün habercisi olan bu kuşak, yıllar sonra hâlâ üzerine kuzenimle konuşacak kadar hayatımın bir parçasıymış.

Her şey değişirken, pazar sabahı western kuşağının muhafaza edilmeyeceği kararı çok şaşırtıcı değil tabii. Ama sanırım bende ve internette hislerini dile getirenlerde böyle büyük bir etki yaratması hayli şaşırtıcı.

Belki bu etki, özel televizyonlar öncesi ya da özel televizyonların yeni kurulmaya başladığı yıllarda çocuk olanlar için TRT’nin ve kamu yayıncılığının hayatımızdaki yeri üzerine düşünmek için bir fırsat. TRT 1’de ya da TRT 2’de dublajlı yayımlanan filmlerin TRT 3’te geceleri alt yazı ile yayımlanması. Medya üzerine çalışmaya başlayana kadar sinema tarihi için ne kadar önemli olduklarını bilmeden izlediğim Hollywood klasikleri ile beraber ülkenin pek çok yerinde sinema gösterimine girmesi imkân dahilinde değilken yayımlanan festival filmleri. Benden büyük kuzenlerimin heyecanla takip ettiği sayılı yabancı müzik programları. TRT’nin muhtemelen diğer kamu yayıncılığı yapan kanallarla olan anlaşmaları nedeniyle yayımladığı BBC dizileri. Öğlen TRT 1’de yayımlanan pembe dizi kuşağı —sanırım TRT 2’de daha geç saatlerde benzer bir kuşak vardı. Seynan Levent’li “Akşama Doğru.”

İnternette benim jenerasyonumun çocukluğunu nostaljik özlemle andığı listelerde bolca —bu programlar gibi— TRT programlarının adı geçiyor. Halbuki yayına başlar başlamaz özel televizyonlar daha renkli göründü gözlerimize. Uydu, kablolu televizyon, daha sonra internet derken içeriğe erişmek herkes için değil ama bazılarımız için gitgide kolaylaştı. TRT’nin adı daha az anılır oldu.

Kendi adıma tam ne zaman aklıma düştü bazı şeyler bilmiyorum. Belki televizyon konusunda çalışmak kamu yayıncılığı hakkında düşünmeme neden oldu. Kamu yayıncılığının genel olarak içerik tercih ve kararları —belki en belirgin şekilde haber konusunda ama diğer programları da içine alan şekilde— her zaman tartışmaya açık. Fakat sanırım kültür-sanat programlarını ekseriyetle* kamu yayıncılığıyla ilişkilendirdiğim için, benim ilk önce bu alandaki programların eksikliği dikkatimi çekmeye başladı. Küçük bir kasabada internet henüz gündelik kullanıma girmemişken o programlar —bazıları yabancı içerik ihtiva etse de hepsi değil— belki klişe bir tabir ama gerçekten dünyaya açılan birer pencereydi. Avustralya ile ilgili bir program izlerken “Avustralya’da da İngiltere’deki gibi üniforma giyiyorlar” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Amerikan filmlerindeki kıyafet serbestisinin yanında bu örnekler mavi önlüğe yaka takan beni teselli mi ediyordu acaba?

Şimdi televizyon üzerine yazarken “TRT beni ne kadar etkiledi?” diye düşünmeden edemiyorum. Elbette herkes televizyona benim kadar ilgi duyacak diye bir kaide yok. Ama merak ediyorum. Kaç kişi bazı şeyleri TRT’nin kültür-sanat programlarında gördü? Kaç kişi onlardan etkilendi? Kaçının zevklerini, kaçının benim gibi mesleğini etkiledi bu programlar? Öte yandan kaç kişi hiçbir yakınlık duymadı? İlgilerine, hayallerine, dünyalarına hitap etmedi aynı programlar? Kaç kişi kendisini kamusal yayıncılığın ‘kamusuna’ ait görmedi bu programları izlerken? Acaba bugün kaç kişi benim özlemle hatırladıklarıma omuz silker?

1980’lerin sonundan beri tüm dünyayı etkisi altına alan ekonomik liberalleşme ve ticari amaç güden yayın kuruluşlarının sayısının artması, kamu yayıncılığı ne kadar gerekli sorusunu sıklıkla ortaya sürüyor. Öte yandan internet sayesinde izleyici olarak aracı kurumlara gerek kalmadan daha çok içeriğe erişebiliyoruz artık. Resmi kanallar olduğu gibi korsan yöntemler de mevcut. Tabii unutmamak lazım ki söz konusu erişim herkesin eşit şekilde faydalanabildiği bir şey değil. Bu kamu yararı gözeten her kurumun farkında olup önemsemesi gereken bir konu.

Büyük çerçevedeki ekonomik ve siyasi tüm tartışmaların ötesinde, western kuşağının iptalinin yarattığı tartışmalar, kamu yayıncılığının önemine işaret ediyor. Görünürlüğü yüksek olmayan bir izleyici kitlesinin zevkine hitap eden bu kuşak, kamu yayıncılığı yapan TRT’de yer bulmuş. TRT’nin arzı, bu kitlenin talebine cevap olmuş. Başka kitleler, başka talepler de olabilir. “Her talebe cevap mı verilsin?” ya da “Biraz da daha evvel cevap verilmeyen talepler karşılansın” demek kamu yayıncılığına verilebilecek en büyük zarar. Ama belki “kamu yayıncılığı”nı konuşmak için önce “kamu” olmayı konuşmak lazım. Zira “kamu” kavramının tartışmalı doğası kullanıldığı her durumda anlaşmazlıkları beraberinde getiriyor. Bu kavram, kamu yayıncılığı kadar manifold olduğu için işin içinden çıkmak kolay değil.

Özleyecek olanlar için bazı tematik kanallarda hâlâ western filmleri bulmak mümkün. Günümüz medya sistemine uygun tabirle “segmentasyon” küçük hedef kitlelere özel yayın için yegâne çözüm. Yerel etkenler ötesinde, hem önemi artan bu trend hem de kamu yayıncılığının dünya genelinde yaşadığı sıkıntılar bilinirken TRT’nin western kuşağının sonlanması tahmin edilebilir bir gelişme. Buna rağmen pazar western’lerine veda, bazılarımız için biraz daha hüzün sebebi olacak gibi görünüyor.

* Elbette haber kanalları ve diğer bazı tematik kanallarda, çeşitli kültür-sanat programları mevcut.

kamusal alan, Peyderpey, Şebnem Baran, televizyon