Chernobyl, 2019, © HBO,
kaynak: IMDb
Peyderpey
Çernobil

HBO’nun mini dizisi Çernobil’in son bölümü geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Çernobil’deki nükleer enerji santralinde gerçekleşen patlama sonrasında olanları anlatan dizi hem Türkiye’de hem de dünyada büyük bir ilgi gördü. Dizi Türkiye’de Digitürk tarafından yayımlandığı için olsa gerek son bölüm sosyal medya platformlarında hayli konuşuldu.

Aslında Çernobil dizisinin konu olarak Türkiye’de ilgi çekmesi pek şaşırtıcı değil. Ülkedeki güncel nükleer enerji tartışmaları bu ilginin tek sebebi olarak gösterilemez. Dizide değinilmese de Türkiye, bu faciadan etkilenen ülkelerden biri. Olay gerçekleştiğinde dönem yetkililerinin halkı rahatlatmak için televizyonda çay içmesi kadar Karadeniz bölgesinde —özellikle 1990’larda— sayıca artış gösteren kanser vakaları toplumsal hafızamızda çoktan yer etmiş durumda.

Övgüleri duyup —çok büyük bir beklenti içinde olmadan— diziyi izlemeye başladığımda, biraz da bu yüzden facianın kendi hafızamdaki yerini şöyle bir gözden geçirdim. İlkokul öğretmenimin elektrik santrallerinden söz ederken nükleer enerji konusunda faciaya değindiği hayal meyal aklımda. Bir de sanırım patlamanın yıl dönümlerinden birinde bölgede kanser olan çocuklarla ilgili bir haber izlemiştim. Haberlerde mutat olduğu üzere kamera hastanedeki çocuk hastaları gösterirken dış ses Karadeniz bölgesindeki benzer vakalara değinmişti. Kafamda “görüntü Ukrayna’da mı, yoksa Türkiye’de Karadeniz şehirlerinden birinde mi çekildi?” diye bir karışıklık olduğunu hatırlıyorum. O görüntüler benim için Çernobil denince akla gelen imgeyi oluşturmuş oldu: Hasta çocuklar.

Sanırım çocukken başına kötü şeyler gelen çocukları görmenin en önemli etkisi, dünyadaki dertlerin sadece yetişkinlere özgü olmadığını açıkça göstermesi oluyor. Çernobil bir süre enerji kaynakları ünitelerinde kısaca adına değinilen bir olay olarak hayatımda kaldı. Ortaokul arkadaşlarımdan birini kanserden kaybettiğimizde ise, yetişkinler aralarında konuşurken bir diğer arkadaşımızın hemşire olan annesinin “Ne yazık ki bu yaş grubunda daha sık görmeye başladık. Çernobil’den dolayı olduğunu düşünüyoruz” dediğini duymuştum.

Patlamanın Türkiye’nin geneline etkisi gözlemlenirken Doğu Karadeniz’e bakıldığında durum çok daha vahim. Başta kanser nedeniyle 2005 yılında hayatını kaybeden Kâzım Koyuncu olmak üzere, Doğu Karadenizli sanatçılar ve sivil toplum örgütleri uzun yıllar boyunca hem geçmişteki ihmallerin hem de artan kanser vakalarının araştırılması gerektiğine dair talepleri görünür kılmaya uğraştılar. Tabii bunlar olurken ülkede nükleer enerji santrali planları ve planlara karşı eleştiriler de devam ediyordu. “Çernobil bir istisna, nükleer enerji en temiz enerjidir” söylemine 2011’de bir darbe daha geldi. Japonya’daki Fukuşima faciası Sovyetler’in çöken sisteminin eksiklikleri ile açıklanamayacak yeni bir felaket olarak hafızalarda yer etti.

Chernobyl, 2019, © HBO,
kaynak: IMDb

Bu yakınlarda yayımlanan dizi ise sadece nükleer enerji hakkında değil, Sovyetler Birliği’nin çöküşü hakkında da tartışmalara sebep oldu. Dizinin doğruları ve yanlışları üzerine hem Türkiye’de hem de dünyada bolca yazıldı.1 Kostüm, dekor ve aksanlar gerçeğe uygun mu? Olaylar gerçekten yaşandığı gibi mi aktarılıyor? Dizi üstü kapalı bir komünizm eleştirisi mi?2 Karakterler karikatürize mi edilmiş? Dizinin popülerliği nükleer enerjiye karşı küresel bir kamuoyu yaratabilir mi? En çok konuşulan konular bunlar olsa da, dizi kaza süreci ve sonrasında yetkililerin davranışları, bürokrasi ve iktidar ilişkisi üzerine pek çok soru ve sorgulamayı mümkün kılıyor.

Dizinin yazarı Craig Mazin’in şimdiye kadar Scary Movie ve The Hangover serileri filmlerinde yazarlık yaptığı düşünülünce Çernobil çok farklı bir proje olarak ayrışıyor. Röportajlarından Mazin’in konuya şahsi bir ilgi duyduğu anlaşılıyor. Craig Mazin ile ilgili ilginç bir detay ise, muhafazakâr ABD senatörlerinden —ve geçmişte başkan adayı olarak adı geçen siyasetçilerden— Ted Cruz’un Princeton’da oda arkadaşı olması. Mazin, Twitter’da Cruz’la sürekli dalga geçiyor ve dizinin popülerliği yazarın tanınırlığını artırmışken hiç de duracağa benzemiyor.

Svetlana Alexievich’in Voices From Chernobyl kitabındaki tanık ifadelerinden faydalanan dizinin yönetmeni ise İsveçli yönetmen Johan Renck. Başrollerde ise, Stellan Skarsgård (Boris Shcherbina), Jared Harris (Valery Legasov) and Emily Watson (Ulana Khomyuk) gibi, performansları hep yüksek olan oyuncular var.

Stellan Skarsgård, Emily Watson
ve Jared Harris,
Chernobyl

Genel olarak oyuncu performansları başarılı. Watson’un ve Harris’in canlandırdığı uzmanlar, dizinin önemli bir kısmında yetkilileri durumun ciddiyetine ikna etmeye çalışırken bürokrat ve siyasetçilerin umursamazlıkları ile karşı karşıya kalıyorlar. Bu ikna süreci sonrasında ise, zararın asgaride tutulma çabalarına tanık oluyoruz.

Bazı detaylarla ilgili eleştiriler olsa da, bence Renck’in görsel tercihleri izleyiciyi kendine çeken gerçekçi bir atmosfer yaratmış. Dizinin bir belgesel olmadığını kabul ederek izlemeye başladığım için, hikâyenin akışı adına tercih edilen bazı kısa yollar da —az sayıda karakterin olayın önemli bütün aşamalarında konuya dahil olmaları gibi— beni rahatsız etmedi.

Skarsgård’ın canlandırdığı Boris Shcherbina’nın bilim insanı Valery Legasov’un (Jared Harris), bölgeyi tahliye etme ısrarına karşı çıkarken aldığı telefonla fikrinin değişmesi beni en etkileyen sahne oldu. Shcherbina’ya gelen telefon, dünyanın patlamayı öğrendiği haberini verirken Almanya’da çocukların dışarıya çıkarılmadığı bilgisini de paylaşıyordu. Pencereden şehrin sokaklarındaki çocukları gören Shcherbina’nın durumun vahametini anladığı yüzündeki dehşet ifadesinden anlaşılıyordu. Patlamadan kilometrelerce uzakta devletler çocuklarını korumaya çalışıyorken biz ne yapıyoruz? Böylesine büyük bir felaket karşısında aklı ve vicdanı olan her karar merciinin ilk düşüneceği soru aslında dizinin ana ekseninde yer alıyor.

Stellan Skarsgård, Chernobyl

Patlamaya ne veya kim sebep oldu? Facianın etkileri azaltılabilir miydi? Siyasetçi-bürokrat-bilim insanı üçgeninde karar mekanizmaları daha farklı işleyebilir miydi? Otoriteye karşı gelme korkusu ya da dış güçlere zayıf görünme endişesi nelere mal oldu? Kazaya ilk müdahale edenleri, bölgede yaşayan halkı ve daha sonraki aşamalarda çalıştırılan işçileri korumak mümkün müydü? Ya da diziyi yukarıda bahsettiğim bir komünizm ya da otoriter rejim eleştirisi olarak görmek mi lazım? Söz konusu eleştiri yanlı ve eksik mi?

Diziyi izledikçe bu sorular benim için netliğini kaybetti. Elbette anlatılan her hikâye bir tarafın perspektifinden anlatılıyor ve kendi evreninden stereotipler içeriyor. Dizi bende art niyetli bir propaganda izlenimi yaratmadı. Sistemin ya da çarkın bir dişlisi olan bireylerin suçlanıp eleştirilmesinden ziyade tüm felaketler karşısında bazı insanları diğerlerinden ayıran özellikleri gösteren klasik bir öykü aslında Çernobil. Savaş filmlerinde de sıkça gördüğümüz cinsten. İktidarımız ya da canımız tehlikeye girdiğinde bazılarımızın yapıp bazılarımızın yapmamayı tercih ettikleriyle ilgili. Savaşta tanımadığı insanları koruyanlar olduğu gibi komşularını vuranlar da oluyor. Çernobil’de de olan bu. Bazısı pek çok insanın ve hatta gelecek nesillerin hayatını tehlikeye atan durumu görmüyor, bazısı görmek istemiyor. Bazıları görüp koltuk sevdası ya da can korkusu ile ses etmiyor, bazıları ses edenleri susturmaya çalışıyor. Bazıları da öyküde bilim insanlarını temsil eden Legasov ve Khomyuk karakterleri3 gibi risklere rağmen bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Zaman geçiyor, savaşlar başlayıp bitiyor, sistemler çöküyor ama insanı insandan ayıran bazı tercihler baki kalıyor. Sinema ve televizyon böyle tercihleri bize göstermekte ortalamanın üstünde başarılı olunca Çernobil gibi çok konuşulan örnekler karşımıza çıkıyor.

1. Tartışmaları özetleyen güzel bir yazı: “What HBO’s ‘Chernobyl’ Got Right, and What It Got Terribly Wrong

2. Böyle düşünenlere, sistem eleştirilerini karşılaştırmak için FX dizisi The Americans ilginç başka bir örnek olabilir.

3. Gerçekte olaya müdahil olan birkaç bilim insanının öykülerini birleştiren bir karakter Khomyuk.

Çernobil, dizi, Peyderpey, Şebnem Baran, televizyon