Hafızasında İnsan: Trees and Other Entanglements
Gölgesindeki Adam
Birkaç hafta önce bir penguen yürüdü. Yürümedi aslında; yönünü şaşırdı. Sürüsünden ayrıldı ve kameranın kadrajında, kimsenin çağırmadığı bir istikamete doğru, beyaz bir hiçliğin içine ilerledi. Bu sahne, Werner Herzog’un Encounters at the End of the World adlı belgeselinden bir kesitti. Ama kesit ait olduğu yerden koptu. “Keşfet”e düştü. Sonra dile düştü. Sonra dilek oldu, kehanet oldu, mem oldu. Herkes o pengueni konuştu.
“Why?”
Bu, Herzog’un kendine özgü Alman aksanıyla, neredeyse varoluşun kendisine yönelttiği bir soruydu. Ama internet sorunun sahibini değil, sorunun nesnesini sahiplendi. Penguen meşhur oldu. Videolar yapıldı. Altına müzikler koyuldu. Politik göndermeler, yalnızlık metaforları, varoluşsal krizler, göç hikâyeleri, depresyon anlatıları… Yerel hesaplardan küresel hesaplara kadar herkes penguene kendi anlamını giydirdi. Penguen(ler) çoğaldı. Ama Herzog görünmedi.
Oysa o penguen kendi başına bir görüntü değildi. O bir bakışın sonucuydu. Bir sabrın, bir bekleyişin, bir merakın sonucuydu. O penguen, Herzog’un dünyayla kurduğu ilişkinin küçük bir cümlesiydi sadece. Biz ise cümleyi aldık, yazarı unuttuk.
Bu yeni bir şey değil aslında. Popüler kültür bağlamı sevmez. Bağlam sorumluluk getirir. Oysa kesit özgürdür. Kesit herkesindir; kimseye ait değildir. Birinin kendini anlatmasına zemin hazırlayan araçtır.
Penguen öldü. Haberler çıktı. Yine paylaşıldı. Bu kez daha yavaş, daha ağır bir tonda. Ölüm her şeyi bir süreliğine ciddileştirdi. Herkes kendi inandığı şekilde uğurladı onu. Kimisi dua etti, kimisi şiir yazdı, kimisi sadece hüzünlü bir müzik ekledi. Sonra bitti.
Penguen ikinci kez kayboldu ama bu kez arkasında bıraktığı soruyla birlikte: Herzog neredeydi?
Belki de bu sorunun cevabı tam olarak burada saklı. Herzog hiçbir zaman görünür olmak isteyen bir yönetmen olmadı. O gösteren biriydi. Kendini değil, baktığını gösteren. Hatta çoğu zaman, bakmanın kendisini gösteren. Onun sineması cevaplarla değil, yönlerle ilgilidir.
Antarktika’ya gittiğinde amacı penguenleri anlatmak değildi. O, insanın dünyadaki yerini anlamaya çalışan bir derviş, seyyah ya da her neye inanıyorsa öyle biri gibiydi. Kamerasıyla bize anlattığı yolda birini gördü. Penguen yol üstünde karşılaştığı bir yabancıydı. Herkesin gittiği yönden farklı yöne giden bir yabancı; kendi sürüsüne de bize de.
Biz nedense yabancıyı kendimiz sandık. Ona öykündük ama kısa süreli kendi konfor alanımızda. Herzog’u ise yabancı bıraktık. Bu belki de onun kaderiydi. Çünkü Herzog’un sineması hiçbir zaman kalabalıklar için olmadı. O, bireysel ve zihinsel bir deneyimdi. Sessiz bir karşılaşmaydı. Gerçekten tanıyanlar onun bir görüntü avcısı değil, bir hakikat arayıcısı olduğunu bilir. Herzog görüntü toplamaz; soru toplar.
“But why?”
Bu soru, penguene sorulmuş gibi görünür ama aslında bize sorulmuştur. Neden sürüden ayrılır bir varlık? Neden kendini yok oluşa götüren bir yönü seçer? Neden?
Belki de bu yüzden o penguen bu kadar sevildi; çünkü herkes kendi yalnızlığını gördü onda. Ama kimse o yalnızlığı fark eden adamı merak etmedi. Oysa asıl mucize penguen değildi; onu fark eden birinin hâlâ var olmasıydı.
dijital kültür, Encounters at the End of the World, film, Hakan Çevik, mem, penguen, sinema, Werner Herzog